B Ö L Ü M -XIII-

4996 Words
Çoğu zaman kendimi keşke demekten alıkoyamıyordum. Keşke onu o zaman değil de şimdi yapsaydım. Keşke ona değer vermeseydim. Keşke bu kadar düşünceli olmasaydım. Keşke vurulduğunda üzülmek yerine kıçımı dönüp yatağıma hiçbir şey olmamış gibi yatsaydım. Keşke dememek için keşke diyordum. “Kardeşim!” O ne, o. Yeniliyor mu? “Almıla! Benim istediklerim neden kaç saattir gelmiyor! İlla abin bağırıp çağırsın mı?” Gözlerimi eşelediğim kağıtların üstünden çekip yukarı diktim. Ellerimle yüzümü Derin bir oylama sesiyle kapattım. Aradan geçen iki haftayla sınavıma beş gün kalmıştı. Ve beni öyle telaşa sokuyordu ki bu durum abimin bağırışı bile beni korkuyla tetikliyor kalbimin hızlıca atmasını sağlıyordu. Gözlerimi kapattığım gibi açıp önümde test kitabı yerine kafamı daha çok kurcalayan abimden aşırdığım belgeleri inceliyordum. Geçen bu iki haftalık süreçte abim yarasına aldırış etmeden işe gitmek istemiş ancak annemin izin vermeyişiyle evde kalarak iki haftalık süreci burnumdan getirmişti. O yüzden keşkelerim orhun yazıtları gibi uzamış boyumu aşmıştı. Oturduğum sandalyeden hızlıca kalkıp abimin odasına, kapıyı çalmadan ahıra girer gibi girdim. "Höst, lan! Çalsana kapıyı." İki elinde tutmuş olduğu telefonu fırlatamadan yakalamıştım. Ağzımı kocaman açıp, “Anne! Abimin elinde telefon var...” Ses tellerimi yırtarcasına bağırırken abim yarasına elini koyup ayağa kalktı. Son günlerde tek başına tuvalete bile gidebiliyordu. Fakat bu durumu bize karşı kullandığı da oluyordu. “Seni varya...” parmağını sallayarak üstüme gelmeye çalışması yatağın ayaklığına ayağını vurmasıyla tökezletti. “Nee... Asıl seni var yaaa... Senin yüzünden dışarıya çıkamıyorum ben. Yalan attığını zorla beni evde tuttuğunu bilmiyor muyum sanki?” Elini sallayarak kaşlarını çattı. “Biliyorsun ve bildiğin halde benimle inatlaşmaya devam ediyorsun öyle mi?” “Ya ben bir şey yapmadım kiii!” Elini yatağın ayak başlığına koyup destek alarak ayağını ovdu. “Kes! Kes... Bir de yapmadım diyor. Evde kal aklın başına gelsin.” Abimin bu ani değişimiyle beynime pıhtı atmış gibi kıpkırmızı oldum. Sanıyordum ki birazdan Kerim diye biri bu dünyadan öteki dünyaya geliş yapacaktı. “Abiii... Bak benim sabrımı taşırma. İstesem şimdi çıkarım dışarı. Sırf sen tam iyileşmedin diye bu yardımı ediyorum. Yoksa çıkıp gezmesini ben de bilirim.” “Tamam, tamam... Şimdi beni yatağa götür.” Ona dikkatli baktığımı gördü. “Gel bir şey yapmayacağım.” Yerimden milim oynamadım. “Valla bir şey yapmayacağım kızım. Görünürde de yedi yirmi dört kardeşini dövüyor sanacak.” Kahkaha atarak yanına gittim. Kolunu boynuma dolayıp ağırlığını tam vermeden zaten dibinde olduğum yatağa oturttum. Tam geri çekileceğim sıra kafamı koluyla sıkıştırıp kaçmamam için baskı uyguladı. Abimin kollarının arasında sıkışıp kalırken çekiştirmemle daha fazla asıldı boynuma. “Senin oran buran acıyordu hanii. Yalancı.” Bu kadar sıkıştırmanın yeterli olduğunu düşünerek kolunu ayırıp yüzümü döndürerek burnumu iki parmağının arasına alıp sıkıştırdı. “Abi’ye yalancı denilmez.” Kafamı çekiştirip, “Yalancısın işte... Yalansa doğru de?” Kahkaha atarak kolunu omzuma atıp kendine çekti. Gözlerimle abimi süzdüm iyice. “Bakma kız öyle... Taliplerimin önüne geçeceksin diye korkuyorum.” Kıkırdadım bu dediğine. “Sana benden başka kim bakar be. Çoraplarını bile ben katlıyorum.” “Katlayacaksın tabi. Sen benim arkamı toplayan kardeşimsin.” Parmağımı yüzüne doğru sallayıp, “Bak...” dememe kalmadan odaya üçüncü ve benden sonraki kurbanın girmesiyle abim aç kurtlar gibi abartılı şekilde yutkunup yatağa çıkan Ayla’yı, kolunu tuttuğu gibi aramıza aldı. “Abii, bıraaaaaaak benii!” “Odama iki güzel yemek girmiş, karnımı doyurmadan asla bırakmam.” Üçümüzde kocaman attığımız gülücüklerle beraber öğleyi akşam yapmış, abime geçmiş olsun demeye gelen arkadaşlarını, tanıdık aileleri bir güzel ağırlayıp göndermiştik. Şimdiyse masaya oturmuş akşam yemeğimizi yiyorduk. Masada konuşulan türlü gündemler masayı toplayıp çayları getirene kadar konu olmuştu. Hepimiz çayımızdan birer yudum aldıktan sonra abim hızlı hızlı salladığı bacağıyla az önce bardağını bıraktığı sehpaya vurarak çayın hafif dökülmesine sebep oldu. Annem, ”Oğlum, dikkat etsene biraz...” diye konuştu. Hastaneden çıktığından beri bir agresifliği üzerindeydi. En çok da bana yansıtıyordu bu tavrını. “Yanlışlıkla çarptım.” Anneme değil telefona bakarak söylenmesi annemin kaşlarını derince çatmasına neden olmuştu. Babam aradaki gerilimi yok etmek istercesine araya girdi. “Yarın mı çalışmaya başlayacaksın?” Abim yine başını kaldırmadan cevap verince, “Kerim!” diye tiz sesiyle bağıran annemle başını direkt telefonundan kaldırıp anneme baktı. “Ne oldu?” “Baban bir şey soruyor, telefonu bir kenara mı bıraksan da cevap mı versen. Ha oğlum?” Abim telefonunda son kez parmaklarını oynatıp babama kafasını kaldırdı. “Yok. Yarın bir işim var. Pazartesi iş başı yapacağım. Çok bile kaldım evde.” Babam anlık abime ters baksa da kafasını salladı sadece. “Yarın ne işin var? Almıla’nın doğum gününü kutlayacağız dedik ya.” Merakla abime baktım. Bir haftadır bunu konuşuyordu annemle Selma teyze. Bir daha yirmi iki yaşına gelmeyecekmişim. En güzel yaş yirmi iki imiş! Her yaş bana göre özeldi. “İşim uzun sayılır. Gelemeyebilirim.” Yüzümün düşmemesi için güldüm abime bakarak. “Sen gelme zaten. Aybars gelir.” Onu kıskandırmanın tek adresini bildiğimden alayla güldüm. Benim gülümseme mi yarıda kesen onun da bana karşı gülmesi oldu. “Onunla gidiyorum zaten. Yani kız kardeşim, biz yokuz.” Yüzüm istemeden düşerken omuz silktim. Hem bana ne ki. İkisi de aynıydı. Aynı kaptan su içmişlerdi sonuçta. Soğuyan çayımı sehpanın üzerindeki tepsiye koyup ayağa kalktım. “İyi geceler canım ailem.” Deyip abime baktım. “Sen hariç. Sana bol kötü geceler.” Annemle babamın yanaklarına kocaman öpücükler kondurup abime dil çıkartarak odama çıktım. Odamdan içeri girdiğim gibi üstüme geceliklerimi geçirip yatak örtüsünü açarak içine girdim. Örtünün buz gibi kumaşı çıplak ayaklarıma değdi. Kafamı yastığa koyup gözlerimi kapattım ve kapattığım gibi telefonuma gelen bildirim sesiyle gözlerimi açmadan telefonu mu komodinin üzerinden alıp parmak iziyle ekranı açtım. Sert parlak ışığın gözlerimi kamaştırmasıyla direkt ekranı kıstım. Gözlerim kör olmuş gibiydi. Bildirim çubuğunu aşağı indirdim. Gelen mesajın Aybars’tan olduğunu görünce doğrulup kafamı yumuşak bazanın başlığına yasladım. Aybars, Cihad olmayandan üç mesaj. Uyudun mu? (23.35) Işığın az önce açıktı. İyi geceler. (23.40) Heyecanımı dizginlemeye çalışıp derin bir nefes içime çekip cevap verdim. Uyumaya çalışıyordum. (23.41) Çevrimiçi yazısıyla telefonu örtünün üstüne atıp tırnaklarımı kemirmeye başladım. Görüldü. Yazıyor... Uyu o zaman. Uykunu bölmüş gibi olmuş. Rahatsız etmeyeyim seni. Heyecanım hızla inen balon gibi sönerken sinirlendim. Böldün zaten böleceğin kadar... Neyse bir şey demiyorsan yatıyorum. Aferin Almıla! Aferin. Hiç belli etmedin. Aynen... Yarın doğum günün olduğunu da söyle tam olsun. Öyle olmaz sonuçta! Görüldü. Yazıyor... :)) Allah rahatlık versin. İçimden küfürler yağdırırken güldüğü gözümün önüne geldi. Derin hülyalara dalmamaya çalıştım. Sana da! Pardon. Nokta Yazıyor... Son bir umut tırnaklarımın etlerini ve dudaklarımın derisini kavradım. Görüldü. “Siktir ya...” diye dudaklarımın arasından fısıldadım. Geri zekalı. Görüldü atmıştı. Çevrimiçi olduğunu görünce direkt çıktım. Saate baktığımda tam on ikiye denk gelirken arkadaşlarımla olan grubumuza hızla girdim. En son Cuma günü konuşmuştuk. Hiç bildirim yoktu. Üzülmedim... Bir tanecik bile mesaj yoktu. Üzülmek mi? Asla. Telefonu kapatıp bırakacağım zaman bildirim sesiyle hemen açtım. Beni seviyorsa mesaj atmıştır, Allah’ım. Bildirim çubuğunu indirdim. Banka! Banka! Banka! Doğum gününüz kutlu olsun, Almıla Gök. Bugüne özel, Bankanız bireysel kredi kartınıza %5 indirim var! Kazanmak için harcamadan önce DG yazıp cevaplayın. Kampanya SMS reddi için, SMST4> MERSİS: 03452774203. Telefonu uçak moduna aldım. Hatta yetmedi. Arkadaşlarımın adını rehberimde isimleriyle kaydettim. Yetmedi. Telefonumu komple kapatıp şifonyerin üzerine koydum. Bankadan bile mesaj gelmiş en yakınlarımdan mesaj gelmemişti. Yazıktı. Gerçekten yazık. Sağa döndüm, sola döndüm. Gram uyku girmemişti gözüme. Yatakta debelenmem sayesinde uyku ağırca vücudumda dolandı ve etkisini gösterdi. Kimsenin umurunda değildim. Salaksın kanka. Dudaklarımı büzdüm. Regl olma sen. Çekemiyorum. İçimdeki ses bile benden vazgeçmişti. ??? “Kızım, giyinmemişsin.” Annemin odama aniden dalmasıyla yataktan kalktım. Elini beline koydu. “Daha yataktan kalkmamış ki, giyinsin!” Koşarak adım yanıma geldi. Hızlıca yatağın ters tarafına kayıp ortamıza yatağı aldım. “Tamam... Kalktım anne!” “Kaç saattir giyeceğim diye cevap veriyorsun. Sen beni mi oynatıyorsun?” Gözlerimi kocaman açtım, elimi ağzımla kapatarak. “Hayır tabiki de. Sadece bugün yataktan çıkasım yok.” Bana saldırmayacağını anladığımda yatağıma gidip oturdum. Annem yanıma gelip elinin tersiyle alnımı yokladı. “Ateşin yok. Kaldır boğazını.” Kaldırdım. Eliyle yoklayıp cıkladı. “Hasta da değilsin.” “Değilim anne. Yorgun hissediyorum kendimi. “ “Ee, perdeyi camı açmazsan tabi yorgun hissedersin. Kalk... Kalk... Kalk!” Yatağın üzerine vurup camı perdeyi açtı. Annemin, on beş yaşındaki bir çocuğun ruhunu emmiş gibi davranıyordu. Aslında bu her gün böyleydi. Ben niye kendimi yetmiş beş yaşındaki amcalar gibi hissediyordum? Annemin uyutmayacağını anlayınca oflayıp yataktan kalktığım gibi banyoya girdim. İhtiyaçlarımı giderip elimi yüzümü yıkayıp odama girdim. Annem gitmişti. Toplanmamış yatağım bana göz kırmış çağırırken annemin bağıran sesiyle dudaklarımı büküp yatağımı topladım. Ben bugün hiç yataktan çıkmayacaktım ama. Aklıma telefonum gelirken dün gece ki konuşmalar da zihnimde yer etti. Biraz daha çöktüm. Geceliklerimi bile çıkartacak halim olmadığından dağınık kızıl saçlarım ve krem sürmediğimden belli olan çillerimle aşağıya merdivenleri seke seke indim. Mutfaktan tıkırtı seslerini duyunca annemin orada olduğundan emin olarak mutfağa girdim. Yüzüme soğuk su çarpsam da fayda etmeyen uykumla ağzım iki yarıya açıldı. “Birileri hâla uyanamamış.” Açık kalan ağzımı elimle kapatıp kapanan gözlerimi açtım. Karşımda tabureye oturan Aybars’la göz göze geldim. Gerçekten bu halimle beni kaçıncı görüşüydü? Neremi düzeltmem gerekiyor diye düşünürken onu umursamadığım aklıma gelince gözlerimi çekip bana seslenen Selma teyzemin yanına gittim. “Hoş geldin Selmoşum.” Dedim sarılarak. Elini sırtıma koyup kafamı göğsüne bastırdı. “Oy benim güzel kızım büyümüş mü!” Dedi inanamıyorum der gibi. Güldüm. “Büyüdüm galiba.” Sarıldığı gibi ayrıldı. “Büyüdün, büyüdün. Nice yaşların olsun boncuk gözlüm benim.” Göz pınarlarım sanırım dolmuştu. “Hep beraber inşaAllah. “ Annem ikimize de gülerek baktı ama yanımızdakinden tek bir söz çıkmadı. Üzülmedim yine. Ona bakmamaya çalışarak, “Sen niye gelmiştin acaba?” Dedim. Hiç çaktırmıyorsun, Almıla. Aynen, aynen... Kaşlarını kaldırdı. “Abini almaya geldim.” Yüzümü buruşturdum. “Al, al... Bir sen iki o. İllallah ettiriyorsunuz. Yapışık ikiz gibi.” Masanın uzun kısmında ikisi otururken ben kısa yerinde oturuyordum. Benim duyabileceğim bir şekilde yaklaştı. “Ben daha çok kardeşiyle öyle olmak istiyorum..” Suratımı buruşturup parmağımla göğsünü itekledim. “Terbiyesiz.” Dudağı alaylı biçimde yukarı kıvrıldı. “Niyetim sadece yapışkanı sağlam mı, değil mi diye kontrol etmekti.” Kafamı sağ omuzuma doğru çevirerek, “Tövbe, tövbe...” dedim. Kulağımın dibinde kısık kıkırtısını duydum ama bakmadım. Doğum günümü bir tek Selma teyzem kutlamıştı. Yanımdaki varlığa umursamadığımı belirtmek için Selma teyzeye baktım. “Selma teyze...” dedim bana bakması için. “Ha, mavişim.” “İlk tanıştığımız günü anlatsana.” Aybars yüksek sesli kahkaha atınca sorduğum soruya pişman olup somurttum. Böyle çekilmiyordu. Evet ama sinirliyken daha da çekilmez oluyordu. “Anlatma bence annem...” Dedi annesine bakarak. Elimi belime yerleştirdim. “Nedenmiş o?” Yeni incelediğim üstüyle kısa kollu açık yeşil tişörtünü gördüm. Dirseğini masaya yaslayıp çenesini avucuna yerleştirdi. “Çünkü o zaman da aynıydın. Dağılmış kızıl bir saç. Çillerinden ve koca gözlerinden gözükmeyen yüzün. Şimdi çapaklı ama...” Parmağımla çaktırmadan temizledim. Tamam... İnandık. He he... “Ve tabi bu kafayı taşıyan beş yaşında küçük bir beden. Ama şu an ki ortak noktanız olan geceliğin. Sadece rengi sarı değildi.” “Hangi renkti?” “Cırtlak pembe.” Yuh, dedim içimden. Ben bile bilmiyordum hangi renk olduğunu. Hatta o yaşlarımı hayâl meyâl hatırlıyordum. Şaşkınlığımı gizleyemediğimden bakışlarımı çekememiştim. Kollarını masadan çekip tişörtünü düzeltip arkasına yaslandı gözlerini kaçırarak. Ona ayak uydurarak anneme sitemle döndüm. “Anne cırtlak pembe ne ya!” “Çok beğeniyordum o pijamanı. Sana da yakışıyordu.” “Elif'im hatırlıyor musun altı yaşına girdiği günü?” Dedi birden Selma teyze kahkaha atarak. Öyle gülmüştü ki yanakları kırmızı elmayı andırıyordu. Onlara ayak uydurarak merakla kulak kesildim. “Hatırlamam mı?” Dedi annem Selma teyzeye el şakası yaparak. Elini indirip bir ölçü gösterdi. “Şu kadardı ama az canımıza okumadı.” “Ama ben hatırlamıyorum ki...” Dedim dudak bükerek. “Neden olduğunu söylersem üstüme atlamandan korkuyorum.” Aybars’ın yanıtıyla alnımı kırıştırdım. “Cevap bile vermem.” “Tamam o zaman...” Ayağımla bacağına vurup annemle Selma teyzenin gülüşmelerinin kaynağına ortak oldum yanımda kızarık yüze bakmayarak. Cevap vermeyeceğim söylemiştim. “Koçboynuzu vereyim güzelim. Öyle daha çabuk kırarsın bak.” Gözüne baktım. “Sus istersen.” Bugün bir rahatlık gelmişti ona sanki. Onun huyu bana, benim huyum Aybars'a geçmişti. “Susalım bakalım.” Kafamı sağa sola salladım. Ayarlarımla oynuyordu. Benim de hazır ol da bekleyen adımlarım gevşeyiveriyordu ya zaten. “Eee, hadi anlatın bana da. Meraktan çatlayacağım!” Annem, “Beş yaşında seni bir yıl önceden ana sınıfına yazdıralım demiştik. İlk başlarda ağladın falan ama sonra alıştın. O aylardan biri de doğum gününe denk gelmişti. Sınıfında ki tüm çocuklarına benim yarın doğum günüm hediye almadan gelirseniz babamın kocaman silahı var onunla sizi vurur demişsin.” Durup kahkaha atınca istemsizce ben de güldüm. “Ciddi olamazsınız?” Ağzım açık vaziyette bakıyordum masadakilere. Hiç böyle bir anı aklıma gelmiyordu. “Daha bu ne ki... Doğum gününde okula gitmek için öyle heyecanlıydın ki biz de bu heyecanını sandık ki arkadaşlarınla ilk kez kutlayacaksın. Meğer herkesi tehdit etmişsin...” “Ee, bu durumu kim anlattı size?” dedim. Annem gözüyle beni işaret etti. “Sen söyledin.” “Bu kadar bana bile fazla bence. Nasıl ele vermişim kendimi...” Yanımdaki şahıs güldü. Hatta kahkaha attı. “Bozuk saat bile günde iki defa doğruyu gösterirmiş ya, tanıdık geldi mi?” Elimle rahatsız olduğum dağınık saçlarımı geriye attım. Ben hâlâ neden gidip üstüme başıma çeki düzen vermiyordum ki? Ağzımı açıp, “Ha. Ha. Ha!” Dedim yüzüne bakarak. Rezil. Otur yerine... “Sen kendini komik mi sanıyorsun?” Kolunu masanın üzerine koydu. Sırtı sopa gibi düzeldi. Tam ağzını açmış bana cevap verecekken abimin sesiyle sırtını taburenin sırt kısmına yasladı. “Hoş geldin Selma teyze.” Diye selam verdi. Kafamı çevirdiğim gibi ilk dikkati mi çeken giyindiği kıyafet olmuştu. Yüzeysel bakış açısıyla bacaklarını saran kirli krem renginde pantolon üzerine ise beyaz tişört ve pantolonun renginde gömlek giyinmişti. Bu gömlek benim geçen sene doğum gününde aldığım gömlek miydi? Galiba. Sesli bir ıslık çaldım. “Hayırdır?” Eliyle gömleğinin yakalarını düzeltti. “Nasıl olmuşum sen onu söyle. İyi olmuş mu?” Annem, “Yakışıklı oğlum benim.” Diyerek klasik çocuğunu öven anne psikolojisine girmişti bile. “Güzel olmuşsun da... Nereye böyle?” Elini saçlarına daldırıp sağa taradı. “Cihad’la ortak arkadaşımızın veda gecesine gideceğiz.” Derin, hüznün içime işleyişini hissedince zorla yüzümü düşürmemeye çalıştım. Beraber gidiyorlarmış. Duyduk ya... Sağır değiliz! Veda gecesiymiş... Kızlar da olur ki şimdi... Kafamdaki düşünceleri süpürge gibi temizledim. Benim aldığım ve giyinmiş olduğu gömleğine düşürdüm gözlerimi. “Benim aldığımı giymişsin.” Sırıtarak kafasını önüne eğip baktı. “Özeneyim az dedim. Sonuçta bir daha olmaz böyle şeyler...” Benim üzerimi değiştirip kendime çeki düzen vermem gerekiyordu. Hem de en acilindendi. Arkadaşlarıma da mesaj atardım bir kafe de buluşur, konuşurduk. Sandalyeden yavaşça kalktım. Elimle kendimi gösterme ihtiyacı hissettim. “Üzerimi değiştireyim ben de. Uyuyamayacağım belli ki.” Ayağa kalktığım gibi abimin yanından geçip arkamdaki tüm gözlerin eşliğinde odama çıktım. Telefonumu hemen elime alıp tuşa basıp açılmasını bekledim. Dün gece kapattığım aklıma gelince heyecan sardı. Şimdi mesaj gelme olasılığı dün geceye göre daha fazlaydı. Şifreyi girip ana ekranın açılmasıyla mesaj kutumda üç mesaj olduğunu gördüm. Onun bankadan ya da telefon hattından geldiğini anlamam uzun sürmemişti. Bildirim çubuğunu aşağı indirdiğim gibi gruptan gelen mesajlara bastım. Bir Baltaya sap olamayanlar: Eylül: Bugün ne yapıyoruz? (09.12) Eylül: Uyanmadınız mı ya hâlâ? (09.30) Burak: Daha yeni uyandım. Burak: Ben galiba bugün evde yatacağım. Hiç hava alasım yok. Boğarım seni Burak. O almak istemediğin havalı kökten keserim. Eylül: Ben de beraber bir gezelim falan diyordum. Haftalar zaten günden güne soğuyor çıkıp tadını çıkaralım. Afet: Gşsjydpn hskse Burak: hahahhaaa... Uyanamamış daha. Siz: Günaydın. Siz: Ne yapıyorsunuz? Burak: Uyumaya çalışıyorum knka. Sen? Kimsenin haberi yok gibiydi sanki. Bildirim çubuğunu aşağı indirip tarihe baktım. 20.05.2019 Doğruydu. Siz: Ben de yeni uyandım. Üstümü giyeceğim. Siz: Tüm gün uyuyacak mısın? Çenen çıksın Almıla... Burak: Öyle görünüyor, niye? Aynı anda yazmaya başlayan Afet ve Eylül ile Burak’ın mesajı geçmesin diye cevap verdim. Siz: Bir şey unutmadınız mı? Pes.. Afet: Yoo. Bir şey mi oldu ki? Birinin bir şeyi mi kutlancaktı? Eylül: Hayır. Burak: Afet. Tebrik ediyorum seni knka. Burak kişisi Afet adlı kişisi gruptan çıkardı. Eylül kişisi Afet kişisini gruba ekledi. Siz: Delirdiniz iyice ama siz. Siz: Şimdi güzelce giyiniyorum. Yarım saatiniz var Göksu’da buluşuyoruz. Telefonu elimden bıraktığım gibi mesajlar arka arkaya düşünce önemli bir şey olabilir diyerek elime aldım. Burak: Hayır! Afet: Güzel giyme. Sonra giyersin. Eylül: Afet sus artık! Eylül: Sen de otur oturduğun yere Almıla. Kal işte evde. Hiç çıkmıyorsun da bugün mü çıkasın geldi. Dudağım yukarı kalkıp kenarlarını aşağı indirdi. Siz: Uyuyacağım ben. Siz: Rahatsız etmeyin. Konuşmadan çıkıp telefonumu sessize alarak kapattım. Kendimi sorgulamadan önce duyduğum motor sesiyle balkonun kapısını açıp çıktım. Abimle Aybars’ın birbiriyle gülerek konuşmalarını izlerken arabaya binip gittiklerini gördüm. Son zamanlarda kimseyi de kırmamıştım ki kırdığım kişi sayısı bir elin parmağını geçmemiştir. Dağınık paspal halimle yatak örtüsünü kaldırıp içine girdim. Kırılmıştım. Sevgiyi hissetmediğim zamanlar yok olmak istiyordum. Şimdi de hissetmediğimden kayboldum çarşafların arasında. Gözlerimi kapattım. Uyudum. ... “Almıla...” Kulağıma değen sesler sayesinde uykumdan çekildim. Gözlerimi araladım. Gözümü açtığım gibi üstümde tanıdık üç kişiyi görmeyi beklemiyordum. Gözlerimi birkaç kez kırpıştırıp araladım tekrar. “Ne yapıyorsunuz be başımda dikilmiş?” dedim yeni uyanan boğuk sesimle mırıldanarak. “Kızım, kaç dakikadır kaldırmaya çalışıyoruz. Kış uykusuna mı yattın?” Dedi Burak beni kolumdan tutup kaldırarak. Yataktan doğrulup başımı arkama yasladım. “Saat kaçta?” “18.30... Niye?” Eylül’e kafamı çevirip açılan gözlerimle tersçe baktım. “Sordum! Eylül. Oldu mu?” “Ay tamam. Bir şey demedim.” Yatağımdan kalkıp eline aldığı yeni gördüğüm beyaz karton paketi bana uzattı. “Giyin hemen bunları. Hazır ol. Aşağıda bekliyoruz seni.” Kucağıma bıraktığı paketi alıp arkasına önüne baktım. Kaşlarımı kaldırdım. “Bu ne?” Üçü de bana uzunca bir off çekti. “Kızım bir şeyi de kurcalama. Aaaa. Giy diyorsak giy bir bildiğimiz var.” Eliyle yeri gösterdi. Kafamı eğip bakınca, ayakkabı kutusu olduğunu anlamam hızlı oldu. “Şunları da giymeyi unutma.” Aklımda dolanan gerçekle pis pis sırıttım. Bunlar bana sürpriz mi hazırlamıştı yoksa? Dün mesaj atmamaları... Bugün ki konuşmalar... Afet’in her zamanki hali dediğim ağzından laf kaçırmamak için girdiği halleri. “Tamam, çıkın siz. Giyinip geliyorum.” Onları kış kışlayıp yataktan hızlıca çıktım. Elimdeki paketi yırtarcasına açtığımda karşımda beyaz parlak kumaş bir elbise karşıladı beni. Doğruca yatağımı düzeltip paketten çıkardığım elbiseyi yatağın üstüne koydum ve odamın kapısının yanında ki yere koyulmuş ayakkabı kutusunu elime alarak yatağın üstüne koydum. Elbise o kadar güzeldi ki beyaz tenimi mükemmel bir şekilde ortaya çıkaracağını biliyordum. Ayakkabı kutusunu açtığım gibi pump model yüksek topuklu, elbisenin renginde ayakkabıları kutudan çıkarttım. Heyecanım her saniye kalbimin gümlemesiyle atarken elbiseye bir kez daha baktım. Tek bir toz tanesinin bile değip kirleteceği kadar beyazdı. Kolları el bileğine kadar varaklı ve sıkı tutan gümüş düğmeleriyle mevcuttu. Göğüs kısmı ise üzerime giyince belli olacaktı. Kendimi direkt olarak banyoya atıp güzelce sıcak suyun altına sokup vücudumu keseledim. Güzel kokularla kısa duşumu duş kabinin içinde bitirerek havluya sarınıp çıktım. Küçük damlacıkları havluyla yok edip üzerime beyaz iç çamaşırı giyinip beyaz tenli olmamdan dolayı kırmızılaşan bacaklarıma ten renginde pürüzsüz külotlu çorabı dikkatle geçen yaz lazer yaptırdığım uzun bacaklarımdan geçirdim. Bir tane vardı ve yırtılma ihtimalini göz önünde bulundurarak yavaş giyinmiştim. Baş parmağımın pat diye ince çoraptan çıkıp merhaba demesini istemezdim. Havluya sardığım saçlarımın nemini alarak havluyu sandalyenin üstüne attım. Direkt elbiseyi elime alarak görünmez ince fermuarını açıp eteklerinden tutarak başımdan geçirdim. Kollarımı içine sokarak aşağı doğru çekiştirip belime oturmasını sağladım. Açık olan fermuarı çektim. Boyu tam da istediğim gibi dizlerimin bir tık altındaydı. Aynanın önüne geçip kendimi süzdüm. Göğsü açık kare yaka simetri kesimdi. Omuzları sanki vücudumun her zerresini biliyormuş gibi dikilmiş tam oturmuştu ve kolları... Öyle güzeldi ki elbiseye hayran kalmıştım. Ayakkabıları ayağıma geçirdikten sonra hafif açık nude renklerde makyajımı yaptım. Dudaklarıma parlak en açık kahve tonda likit ruj sürerek uzun nemli saçlarıma yumuşatmak için banyoya girip lavabonun cam bölmesini açarak krem aldım. İyice yedirip saçlarıma hacim ve dalgalı olmasına izin vererek kalın başlıklı maşamla da sabitledim. Yüzümü kapatmaması için de önleri ellerimle kıvırarak arkada ince altın tokayla tutturdum. Göğsüm kat be kat şişip indi. Ellerim heyecanın getirisiyle titredi. Nefes almayı dahi unutmaya başlamıştım. Dolabımın yanındaki aynaya giderek bir kez daha eksik bir şey var mı diye kontrol ettikten sonra asla yanımdan ayırmadığım küçük sırt çantamı elime alıp içine telefonu mu ve parfümü mü attım. Hazırdım. Elimi açık göğsüme bastırıp derin nefes aldım. Kapattılar kapıyı açıp dışarı çıkarken topuklu ayakkabının zemine vuran sesi tokmak gibi beynimi deliyordu. Dudaklarımı birbirine bastırırken çantama daha çok asıldım. Ayaklarım beni sesin kaynağına götürdü. Annemin, Burak’ın, Eylül’ün, Afet’in ve hâlâ burada olan Selma teyzenin karşısına çıktım. Hepsi beni duygu dolu gözlerle süzdü. Sarıldı. Annem göz yaşlarını bile tutamadı. Sanki evleniyoruz dediğimde, sus kız diye kızıp tekrar sarıldı. Ve gördüğüm kadarıyla arkadaşlarımda hazırlanmıştı. Hepsi benim doğum günüm için çok şık olmuşlardı. Evet... Bugün benim doğum günümdü. Hepsi banaydı. Burak, açık mavi gömleğiyle altına giyindiği krem rengindeki pantolonla kombin yaparken Eylül ve Afet elbise giyinmiş rengini ise haki yeşil ve siyahtan kullanmışlardı. Güzel fiziklerini ortaya çıkaran elbiseyle onlara gülümsedim. “Çok güzel olmuşsunuz.” Dediğimde Burak’ın sahte homurtusuyla kıkırdadım. “Ve sen çok yakışıklı olmuşsun.” “Asıl sen kendine bak kızım. Gelin gibi olmuşsun. Güzel elbise seçmiş.” Eylül beni meraklandırırken, “Biri mi seçmiş elbiseyi?” dedim. Üçü birbirine bakıp, Burak’ın benim koluma girip dışarıya sürüklemesiyle geçiştirmişlerdi. Ben de pek üstünde duracak gibi de değildim. Arabasıyla gelen Burak’ın kapıyı açıp beni öne oturttu. Hemen emniyet kemerini bağlayıp çantamı önüme aldım. Şoför koltuğuna yerleşen Burak’la kızlarda arkaya geçti. Araba çalışıp bilmediğim konumda ilerledi. “Nereye gidiyoruz Allah aşkına? Bir bilgi verseniz mi artık!” Eylül başını iki koltuğun arasındaki boşluktan çıkardı. “Bekle çok uzak değil zaten. Sabret. Bayılacaksın.” Heyecanım Eylül’ün dedikleriyle arttı. “Galiba görmeden bayılacağım.” Diye mırıldandım. Yanımda bulunan Burak içli içli güldü. Beni ise afakanlar bastı. Terledim. Yaptığım saç bozulmasın diye camı sonuna kadar açtım. Esen rüzgarla yüksek ritimli şarkı kafamı biraz da olsa dağıtmaya yardımcı olmuştu. Eylül’ün dediği mesafe sıfırlandı. Araba şehirden uzak bir yerde durdu. Etrafıma bakınırken emniyet kemerini de açmıştım. Akşama az saat kalmıştı. “Hadi inelim.” Hepimiz kapıyı açıp çıktık. Rüzgarın hafif esintisi eteğimi uçurdu. Saçlarımı arkaya atıp bizimkilere döndüm. “Hâlâ mı söylemek yok?” “Geldik zaten... Bak, şurası.” Eliyle gösterdiği yere baktım. Villa tarzı bahçeli bir ev görüyordum. Oraya ilerledikçe bahçenin biten demirliklerine kadar peri ışıklarıyla süslenmişti. Hatta gözlerim evin balkonuna asılmış yazıda kocaman açıldı. Arkamı dönüp hepsine kocaman sarıldım. Unutmamışlardı işte. Happy brithday to you! “Bunların hepsi benim için mi?” Sesim küçük çocukların sevinci gibi çıkmıştı. Onlara bolca sarılırken arkamdan tanıdık bir ses yükseldi. “Yok... Başkasının doğum gününe davet edildin.” Arkadaşlarımla sarılma mı bölen kişiye döndüğümde abimi ve Aybars’ı buldu gözlerim. Abimin bu sabah ki kıyafeti üzerindeydi ama yanında ki Aybars’ın üstü asla böyle değildi. Hepsinin oyunu beni alaşağı etti. Abim kollarını kocaman açtı. Sarıl bana hadi, der gibi. Koşarak kollarımı beline sardım. “Çok kötüsün. Hatta hepiniz kötüsünüz.” Titreyen göğsüyle hepsi güldü. Abim kollarını sımsıkı sarıp fısıldadı. “Nasıl da inandın ama? Darılıp odaya çıkmalar falan.” Başımı tutup sert göğsüne vurdu. “Değdi ama...” Elimle göğsüne vurdum. “Ödüm bokuma karıştı valla. Beyninize enjekte falan ettiler sandım. Hediyesiz kalacağım derdiyle ölecektim.” Hep bir ağızdan güldüler. Abim beni kolunun altına aldığından Aybars’la konuşma fırsatı çuvala girmişti. Demek ki hâlâ ters giden bir şeyler devam ediyordu. Derin bir nefes aldım. Bahçe kısmına geçerken nasıl süslendiğine baktım fakat dikkati mi çeken bahçenin köşesinde ki kamelya oldu. Ağaçların ve güllerin sarmaşık gibi dolandığını ömrümü burada geçirebileceğimi hissettirdi bana. O his abimin kolumdan çekip evin arka bahçesinde hazırlanmış pastaya alıp götürdü. İki katlı pastanın üzerindeki mumlar ve maytaplar bir el şıklatmasıyla çalışanların yakmasıyla yandı. Beni alıp oraya götürdü. Pastanın önünde durup herkesin dikkati üzerimdeyken gülümsemek ve heyecanımı belli etmemek mümkün olmadı. Eylül ve Afet, “İçinden bizi de geçirmeyi unutma,” demeyi ihmal etmedi. Kalbimin her bir atışı özenle kaburgalarımı deldi. Her yeni yaşımda içimden geçirdiğim duayı fısıldadım, fakat şimdi içimde umudun yeşerttiği eminlikle ettim. Ben gitmeden, o gelsin. Yanan mumları üfledim. Başımı kaldırdığım gibi gözlerim Aybars’ı buldu. Gözleri kısılmış yüzünde kalbimi arşa çıkartacak kadar güzel gülümseme vardı. Beni alkışlayarak klasik doğum günü şarkısını da araya katıp onlara gülerek eşlik ettim. Herkese sırayla sarıldım bir kişi haricinde. Aybars’ın önünde izbandut gibi duran abim yüzünden sarılamadım. Ama Aybars’ın bakışlarıyla yüzümdeki gülümsemeyi indirmeden. Yüzümdeki gülümseme pastanın kesilip, birer dilim yenilmesiyle, çalan şarkıya eşlik ediyorduk. Olduğum yerde salınarak elimde tuttuğum pastadan son kalan dilimi takıp ağzıma attım. Taze olan pasta eriyip mideme indi. Elimde biten tabağa bakıp surat astım. Bir dilim daha olsa asla hayır diyemeyeceğim bir pastaydı. Yürüyerek evin mutfağına girdim. Çalışan kızlardan biri buradaydı. “Bir dilim daha var mı?” Sesimi duyunca dalmış olmalı ki irkildi. “Efendim?” Elimdeki tabağı gösterdim. “Bir dilim daha var mı diye gelmiştim?” Başını sağa sola sallayınca yüzüm asıldı. Pastaya karşı zaafımın olması benim suçum değildi. “Yok efendim. Az önce bitti.” Dudaklarımı büküp içimden küfür ettim. Kim almıştı benim pasta mı? “Yüsra, abim... Bize izin verir misin?” Arkamdaki sesle gövdemi dikleştirip elimdeki sıyırdığım boş tabağı sıkarak lavabonun üstüne bıraktım. “Olur, tabii abi “ Buranın tanıdık bir yer olduğunu fark ettim. Kız benim doğum günü mü kutlayarak arkasını dönüp mutfağın içeride ki kapısından çıktı, gitti. Terleyen avuç içimi arkamı dönmeden elbisemin üstüne sildim. Ve döndüm. Siyahın koyu tonuna bürünen sert bedeniyle bana doğru bakan yumuşak bakışlarına baktım. Yaktığı gibi küle çeviriyordu. “Duyduğuma göre bir pasta canavarı varmış?” Dudaklarım yukarı kıvrılarak uzadı. “Yoksa pastamın o son dilimi sizin elinizde mi?” Geldiğinden beri eli arkasındaydı. “Bakalım?” Kafamı sallayınca arkasındaki tabağı gözümün önüne düşürdü. Gözlerim patlayarak elindeki tabağı adeta küçük bir çocuk gibi kapıp çataldan koca dilim alıp ağzıma attım. Kıkırtıyla başımı tabaktan kaldırıp Aybars’a ters bakış attım. Tabağı gösterdim. “İstersen verebilirim?” Cıklayıp kafasını yukarı kaldırdı. “Emin misin?” Gözlerini belertti. “Senin için ayırdım. Ye işte doya doya.” Ona küçümser bakışlarımı yollayıp çatalıma kocaman bir dilim daha pasta takıp ağzıma yollayacakken Aybars’ın üstten sırıtan bakışlarıyla kafamı kaldırıp elimdeki çatalı doğruca onun ağzına uzattım ve şaşırdığından araladığı ağzına büyük lokmayı sertçe tıktım. Kızgın çehresi yüzümdeki gülümsemeyle düzeldi. Yanakları doluluktan dolayı şiş olduğundan konuşma fırsatı da bulamamıştı. “Nasıl da yedin ama...” dedim kaşlarımı kaldırıp bilmiş tavırlarla bakarak. “Yok mok dedin. Koca dilimi bitirdin.” Aybars onunla dalga geçtiğimi anlayınca ağzındaki lokmayı yuttu. Dilini dudaklarında gezdirerek temizlemeye çalıştı. “Zorla vermeseydin, yemezdim. “ Dudaklarına bakarak konuşmasına alaylı bir biçimde güldüm. “Ondan...” diyerek mutfak tezgahının üzerindeki temiz peçeteyi peçetelikten koparttığım gibi dudağının kenarına bulaşmış krem şantiyi sildim. “Ağzına yüzüne bulaştı değil mi?” Elimdeki peçeteye güzelce silip peçeteyi çöp kutusuna attım. “Zorla ağzıma tıktığından bulaşmış işte...” Dedi kendinden ödün vermeyen sesiyle. İnatçı. Benim sevdiğim kadar seviyordu her çeşit tatlıları. “İstesen tükürebilirdin Aybars. Sen yemeyi tercih ettin. Kabul et tatlılara zaafın olduğunu.” Dudağında beliren minik kıvrılmayla üzerime gelmesiyle sekteye uğrayıp beni geriletmişti. Dudaklarından aynı şekilde kıkırtı çıktı. Geri kaçmam güldürmüştü. Ada tezgahına çarpan kalçamla kaçacak başka yerim kalmamıştı. Eğer kolunu tezgaha yaslamasaydı yandan kaçma şansım da alınmazdı. Tezgaha yaslamadığı eliyle arkamdan duyduğum sesle peçetenin koparıldığını hissettim. Geri çekilerek elindeki kağıt havluyla dudağıma inen gözleriyle üstüne koydu. “Bir zaafımın olduğu gerçek...” Boğuk ve hırıltılı sesiyle dudağımın kenarına değdirerek fark etmediğim taşan çikolatasını özenle sildi. “Ama bu insan suretine bürünmüş,” peçeteyi başını çevirip çöp kutusuna basket atar gibi attı. Tekrar önüne döndü. Baş parmağı dudağımın kenarında durup oynattı. “Tatlı, sevimli ve güzel doğum günü kızıysa.” Yutkunup yüzüne baktım. Abimin beni ne kadar çok sevdiğini bilmek öyle güzeldi ki fakat böyle kutlamaları da yapacak hazırlatacak kadar aklı çalışmazdı. Abim daha çok anını yaşayan kişilerdendi. Doğum günlerine, sevgililer gününe... Türlü yıl dönümleri gibi... Asla bunların kalıbında biri olmamıştı. Kafasına estiğini yapardı. Şu an da bu ortamı hazırlayanın Aybars olduğuna emindim. “Burası... Ortam. Arkadaşlarımı sevmediğin halde onları da düşünmen... Teşekkür ederim.” Gerçekten bir ara küsmeyi düşünmüştüm ama son anda vazgeçmiştim. “Bana unutamayacağım bir yaş verdin.” Ağzını aralayıp bana bir şey diyecekken telefonunun çalmasıyla önce dudağımda sıcaklığını koruyan parmağını yüzümden çekip sonra kendini uzaklaştırdı benden. “Bekle.” Diyerek beni mutfakta bıraktı. Telefonu açtığı gibi kulağına götürdüğünde yüzünde ki sert ifadenin belirmesiyle bahçeye çıktı. Parmaklarımı kaldırıp dudağıma dokundurup üzerinde gezdirdim. Mutfağın beyaz ada tezgahında elimi gezdirip bardakları doldurulmuş meyve suyunu elime alarak dudaklarıma götürüp yudumladım. Arkamdan ses işitenler Aybars’ın geldiğini anladım. Ona döndüğümde karşıma görevlilerden biri çıkmıştı. Elimdeki bardağı lavabonun içine bıraktım. “Aybars’ı tanıyorsunuz galiba?” Kız başını salladı. “Evet.” Yüzünün duru bir güzelliği vardı. Meraklı bakışlarım evet demesiyle, “Nerede tanıştınız? Yani merak ediyorum sadece. Yanlış anlama.” Elimi kaldırıp indirdim. Gülümseyerek gözleriyle beni alıcı gözüyle süzdü. Yaşı benden dört-beş yaş küçük duruyordu. “Sen o’sun değil mi?” Kafamı anlamadığımı belirtircesine sağa sola salladım. “Kimim?” “Cihad abimin Almıla diye bahsettiği kişi.” Kalbim anlık reaksiyona girdi sanki. Öyle ki nefes almayı bile unuttum. “N-ne dedin? Anlamadım.” Kız tekrar gülümseyerek baktı bana. Hayran olmuş gibiydi. Gözlerini üzerimden çekemiyordu. “Cihad abim senden çok bahseder bize. Almıla değil misin yoksa?” Yüz ifademi yanlış anlamış sonlara doğru korkuyla sormuştu. “Eğer Almıla’yı arıyorsan o benim ama Cihad abinin beni söylediğine pek emin değilim.” Rahat bir nefes aldı. Bunu vücudunun verdiği anlık tepkiyle fark etmiştim. “Hayır işte! ”Dedi ayağını yere vurarak. “Kızıl saçların, mavi gözlerin, beyaz tenin... Anlattığı kadar güzelsin.” Dumura uğrayan duyduğum ses mi yoksa kalbimi çarptırması mıydı bilmiyordum, fakat tek bir cümlesiyle elim elbisenin kalın pürüzsüz dokusuna kapandı. "Tabi ya! Aldığı elbise bu. Çok yakışmış. Biliyor musun bunun için benden yardım istedi.” Kıkırdadığı şeye ben donmuş bir vaziyette tanıklık ediyordum. Gözlerim dolmaya başlarken elimi tuttu. “Beden ölçülerini pek bilmiyordu Kerim abiye de söyleyemediğinden benim sormamı istedi. Hatta bir şey söyleyeyim mi?” dedi bana yaklaşarak. Eğildim dinlemek için. Sanki birinin koluma dokunup sokmasınlar uyanacakmışım gibi geliyordu. Bu düşünülmüş detaylar Aybars’ın ince düşüncesinden kaynaklanırken kız konuştu. “Sana kocaman gül demetleri aldı. Kırmızı renginde. Sen çok severmişsin ama dalında. Kıyamıyormuşsun diye aylardır zaman buldukça buraya gelip suluyor. Gitmeden önce gösterecekmiş.” Elim dudaklarımın aralık kısmını örttü. Bugün tüm duyguları hep beraber yaşarken şimdi mutluluktan ağlayabilirdim. Aklıma gelen soruyla, “Burası neresi ki?” dedim. “Cihad abimin evi.” Elim ağzımdan kayıp düştü. Çevreme bakındım. Etrafta göz gezdirirken camın aralığından bahçenin gözüken yerinde kamelyayla tekrar karşı karşıya geldim. Ve zaman bir kez daha bizim için yazgısını yazmaya başladı.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD