12. Bölüm

1478 Words
Kimdir diye merak bile etmemiştim. Çünkü kimin gelmiş olabileceğini biliyordum. Tahmin değil, kesinlikle emindim. Koşup kapıyı açtım. Yıllardır ayrı kalmış, birbirlerini özlemiş sevgililer gibi birbirimize sarılmıştık. Merdivenlerde bir tıkırtı duyana dek de öylece kalakalmıştık. Sesler beni kendime getirmiş, birisi görecek endişesiyle kenara çekilip içeri buyur etmiştim. Daha içeri girdiğimiz anda bana arkadan sarılmış, iki eliyle memişlerimi avuçlamış, “sevgilim… sevgilim…” diyerek sert hareketlerle, bastırarak avuçlamaya başlamıştı. O güzel yüzünü, ciddi bakışlarını görmek için hafifçe başımı döndürdüğümde dudaklarımız birbirini buluvermişti. Beni kendine doğru çevirmiş, sıkıca sarıp, sırtımı, kalçalarımı sertçe okşayıp avuçlarken şehvetle öpmeye devam etmişti. Ben de kollarımı boynuna sarmış, aynı şehvetle karşılık verirken dillerimiz birbirine karışıvermişti. Aşkla, şehvetle öpüşüyor, öpüşmeye doyamıyorduk. Durup durup birbirimizin gözlerinin içine bakıyor, tekrar yapışıyorduk dudaklarımıza. Üzerimde bluz ve etek vardı. Yılmaz, önce bluzu kaydırıp omuzlarımı açmış, bir süre okşadıktan sonra belime doğru indirmişti. Öpüşmeye devam ederken bir eliyle belini saran bacağımı kalçalarıma doğru okşuyordu. Daha fazla dayanamamış, sutyenimi çıkarıp atmış, mermişlerimi sunmuştum. Yılmaz da biraz eğilip onları avuçlamış, uçlarından öpüp emmeye başlamıştı. Öpmeye devam ederken bir hamlede biraz da yırtarak eteğimi ayaklarımın dibine indirivermişti. Bir eliyle memişimi yoğurmaya devam ederken diğeri çıplak kalçamı mıncıklıyor, okşuyordu. Eli kalçamdan bacak arama kaymış, hazinemi avuçlamaya başlamıştı. Bir yandan da öpüşmeye devam ediyorduk. Kendimi o kadar kaptırmıştım ki külotumu çıkardığını bile fark etmemiştim. Memişlerimi emerken parmakları vadimde hızla çalışıyordu. Parmaklarının hızıyla aynı ritimde dili de çalışıyordu ve zevkten çıldıracak haldeydim. Muhteşemdi öpüşleri de dokunuşları da. En duyarlı iki yerimi aynı anda müthiş bir hızla uyarıyordu. Dört parmağı da içimde çalışırken bulmuştum ilk doruğumu. Bedenim zevkten tir tir titremişti. Sonra beni önüne çömeltmiş, pantolonunu indirmişti. Külotunun içinde kabarıklığı belli oluyordu. Ben de heyecanla donunu indirmiş, orta boy mal varlığını dipten doruğa okşarken öpüp emmeye başlamıştım. Bu işi hiç bu kadar şehvetle ve keyifle yaptığımı anımsamıyorum. Dilimin değmediği yer bırakmıyordum. Bir yandan da iki elimle okşayıp sıvazlıyordum. Yılmaz hızlanmamı işaret etmişti. Ensemden bastırarak hızlandırdı beni. Boğulacakmış gibiydim ama keyif de alıyordum, zaten bırakmam mümkün değildi, bir eliyle başımın üzerinden diğeriyle ensemden sıkıca kavramış bastırmaya devam ediyordu. Bir yandan da keyif sesleri çıkarıyordu. Homurtularla rahatlarken başımın üzerindeki, ensemdeki elleri gevşiyor ama ben durmuyordum. O da iki eliyle başımın arkasından kavrayıp iyice hızlandırdı beni. Onun lezzeti ağzımdayken teşekkür ederek eğilip öpmeye başladı dudağımdan. Dillerimiz onun lezzetiyle buluştu. Manyaklar gibi öpüşüyorduk. Acayip şehvetli ve sert. Dudaklarım, çenem, boynum mosmor olacaktı. Beni ayağa kaldırdı öpmeye devam ederken. Aşkla sarıldım boynuna. “Bu an hiç bitmesin. Beni sevmeye devam et” diye fısıldadım kulağına. Tabii ki etmedi. Benim dileklerimin kabul olduğu nerde görülmüş. Telefonu çalıyordu. Eğilip pantolonunun cebinden aldı, bir an ekrana baktı kim arıyor diye. Sonra açmalıyım der gibi bana baktı. Duymamam gereken bir görüşme olmalı ki içeri geçti. Sert sert, biraz da azarlayarak konuştuğunu duyuyordum üzerimi giyerken. Konuşurken o da bir yandan da giyinmişti. Asık bir suratla, sert adımlarla, bir şey demeden çıkıp gitti. Her şeyi sertti bu adamın. Böyle kabul etmek gerek ama çıkarken bir veda etse, bir daha gelecek mi söylese fena olmazdı. Şimdi tam bir boşluktaydım. Gelecek mi diye bekleyip zaman geçtikçe daha çok umutsuzluğa kapılarak akşamı ettim. Akşam kapı çalınca umutla kanepeden fırlamıştım Tabii ki gelen Ömer’di ve tabii ki yanında Yılmaz yoktu. Kıllanmasın, bir şey anlamasın diye Yılmaz’dan hiç söz etmedim. Her şey normalmiş gibi davrandım. Sessizce yemeğimizi yemiş, çaylarımızı içerken biraz televizyon seyretmiş, odamıza çekilmiştik. Ömer çabuk uyurdu, uyudu mu da sabaha kadar bir daha uyanmazdı. Benimse gözüme uyku girmez, saatlerce uğraşırdım dalmak için. O gece kafam iyice Yılmaz’la meşgul olduğu için bir damla bile uykum gelmemişti. Bir yandan tanıştığımızdan beri yaşadıklarımızı ayrıntılı olarak düşünüyor, en küçük şeyleri bile didikliyordum, diğer yandan onsuz bir gelecek için kederleniyordum. Hayır, bu mutluluk yarım kalmayacak başladığı anda bitmeyecekti. Sırtımı dönüp, büzülmüş, gözlerimi kapamış, Ömer’in soluğunu dinliyordum. Uyku sesleri çıkardığında sessizce kalktım. Niyetim Yılmaz’dan bir mesaj gelmiş mi bakmaktı. Ömer’in şifresi ezberimdeydi. Onunki benimkinden çok daha yeni bir akıllı telefondu. Bir şey sipariş etmek, internetten bir şeye bakmak gerektiğinde onunkini kullanırdık. Sessizce salona geçmiş, mesajlardan başlayarak araştırmaya girişmiştim. Tahmin ettiğim gibi Yılmaz, “Memlekete vardım. Selamlar” gibisinden bir mesaj atmamıştı. Kaba bir adamdı öyle incelikler beklenemezdi. Son aramalara baktım, orada da bir hareket yoktu. Gittiğinden sonra araşmamışlardı. O sırada aklıma geldi Yılmaz’ın numarasını alıp kendi cebime kaydetmek. Arayıp konuşamazdım, kızar, azarlayabilirdi. Sabah bir mesaj atıp şansımı deneyecektim. Telefonun fotoğraf albümüne baktığımda meyhane akşamı birlikte çekilmiş fotoğraflarını buldum. Onları da kendime mail attım. Özledikçe fotoğrafları açıp bakacak, hasret giderecektim.Yalnız fotoğrafları biraz kırpmak Yılmaz'ın yanında vicdan azabı gibi duran Ömer’i çıkarmak gerekiyordu. O melul melul bakarken Yılmaz’ı özleyemez, gündüz düşleri kuramazdım. Ertesi sabah Tuğba'dan laptopu almış, face hesabıma bakarken aklıma face’den birbirlerini buldukları geldi. Ömer’in sayfasını açtım. Tahmin ettiğim gibi Ömer’in çok arkadaşı yoktu. Yılmaz, yeni arkadaşlarının üçüncü sırasındaydı. Ailesi, çoluğu çocuğu var mı, bilmiyordum. Fotoğraf albümünü açtım. Çoğu içki masasında, erkeklerle çekilmiş bir sürü fotoğraf vardı. Bir ikisinde kucağında bebekleydi ve Yılmaz çok genç görünüyordu. Sonra bir kadını aynı erkek çocuğun büyümüş haliyle gördüm. Karısı olmalı diye düşündüm. Bekar olmasını beklemiyordum ama birden fazla çocuğu olsa şaşırmazdım. Aynı kadının güneş gözlüklü, park gibi bir yerde bir bankta otururken fotoğrafı da vardı. Anlayacağımı anlamıştım, yine de merakımı yenemedim araştırmaya devam ettim. Nerede? Ne iş yapıyor? Kimle evli, kaç çocuğu var? Adresi nedir? Her şeyi merak ediyordum. İnternet kullanmakta gittikçe uzmanlaşmıştım ve bu bilgilere ulaşmak hiç de zor olmadı. Hatta şaşırtıcı derecede kolay oldu bile diyebilirim. Yılmaz, Çorum’da yaşıyordu. En az 15 yıllık evliydi. Karısı öğretmendi. Kendisinden iki - üç yaş küçüktü ve o da Çorumluydu. 13 yaşında bir oğulları vardı. Yılmaz’ın ne iş yaptığı pek net değildi.Bizde kalırken Perşembe Pazarı’ndan alacağı şeyler olduğunu söylemişti. Bu bilgiden izini sürerek nalbur olabileceğini düşünmüştüm. Google’larken bulduğum bir fotoğraf da bu düşüncemi doğrular gibiydi. Ama dükkan kendisinin de olmayabilirdi. İnşaat malzemeleri satan bir dükkanı mı vardı yoksa orada çalışıyor muydu, tam anlayamamıştım. Bu konuya takılmanın bir faydası olmayacağını düşündüm. Karısı hakkında bilgiler daha çoktu. Kadın hem face hem ins, hem de twitter kullanıyordu ve bütün hesapları açıktı, ne paylaştıysa görebiliyordunuz. Face’de profil fotosu olarak oğullarıyla birlikte bir pozu vardı Fatma Hanım’ın. Kapak fotoğrafı olarak da Yılmaz, o ve oğulları ellerinde Türk bayrağı poz vermişlerdi. Hakkında bölümüne önceki görev yerlerini ve çalıştığı ilkokulu yazmıştı. Aile ilişkilerinde kocası, oğlu yanında kuzeni, yeğeni bile eklenmişti. Sonra bir an durdum, “bana ne tüm bu bilgilerden” diye düşündüm. Yılmaz’ı karısından ayırtma falan gibi bir derdim yoktu ki, neyi araştırıyordum. Neydi bu gereksiz merak. Sonuç olarak Yılmaz mesajımı görmüş ve cevap vermemişti. Bir daha ne zaman beni kollarına alır, altında ezer bilinmezdi. Belki bir daha hiç kavuşmayacaktık. İçim sıkılmış, kendimi dışarı atmıştım. Aslında yapacak bir şey yoktu. Bu halde, üzerimde ev giysileri uzağa da gidemezdim ama bakkala inmek bile insanı ferahlatıyordu. Ben bizim apartmandan çıkarken yan apartmandan da Güniz çıkmıştı. Seslenmese tanıyamazdım. Tamamen değişmiş, iş kadını olmuştu. Gri ceket, gri pantolon, içine de siyah geniş yuvarlak yakalı ince bir bluz giymişti ki memişlerinin çatalı net bir şekilde görünüyordu. Galiba memişleri kaldıracak bir sutyen takmıştı. Saçlarına fön çekmiş, hafif bir makyaj yapmıştı. Hüzünlü bir sesle “Palyaço gibi olmuşum değil mi? İş görüşmesine gidiyorum. Dönüşte uğrar anlatırım” demiş, uzaklaşmıştı. Bakkal tezgahının arkasında Fatih vardı. Benden kaçıyor sanıyordum ama görünce yüzü aydınlanmış, dudaklarını kenarına gizli bir gülücük yerleşmişti. Onun bu samimiyeti benim de içimi rahatlatmış, keyfimi getirmişti. “Nerelerdeydin kaçak?” diye laf atmıştım. Meğerse babası da oradaymış. “Nehir ablası, dersleri biraz kötü, ders çalışması lazım. Benim gibi bakkal olmayacak Fatih’im” diyerek küçük bir çocukmuş gibi başını okşamıştı. Fatih benim önümde böyle çocuk muamelesi görmekten memnun olmamış olmalı ki yüzü asılmış, hemen babasının önünden kaçmıştı. Adam anlatmaya devam ediyordu, ama benim dikkatim dağılmıştı. Fatih’i izliyordum. Çok efendi tipliydi. Utanınca da daha hoş oluyordu. Babasının kendi hakkında benimle konuşmasından hoşlanmadığı belliydi. Ama ben memnundum boş boş muhabbet etmekten. Fatih’in en çok matematiğinin zayıf olduğunu öğrenince “Ders aldırsanıza” dedim. Laf olsun diye konuşuyordum ama birden Fatih’e ders vermem konusunda anlaşıvermiştik. Çok boş boğazdım. Üniversitede öğretmenlik okuduğumu, matematiğimin de iyi olduğunu söylemiştim herhalde. Neredeyse hemen orada sözleşecektik. Neyse ki aklıma Ömer’e sormam gerektiği gelmişti. Ben bunu söyleyince, bakkal “Abla müsade edersen ben akşam uğradığında söyleyeyim. Büyük iyiliğin dokunur” demişti. Ben de karşı çıkmış, “Ömer’e sormanıza gerek yok. Fatih yabancı değil. Öğle yemeğinden sonra gelsin, bir kaç saat çalışırız” demiştim. Her şey için kocamdan izin alacak halim yoktu. Bir ekmek almış, eve dönüyordum ki telefonum çalmıştı. İnci arıyordu. Tabii ki kocasının telefonundan. Normalde böyle arama huyu yoktu. Köye gittiğini bile haber vermemişti, kırgındım ona. Punduna getirip sitem ederim diye telefonu açmıştım.Önce kocası “Merhaba abla” demiş, sonra İnci telefonu almıştı. Öyle şirin ve alttan alır konuşuyordu ki sitem edemedim. Yufkadır yüreğim zaten. Bir kargo gelecekmiş, aşağı inip bakar mıymışım.. Tamam demiştim, zaten aşağıdayım. İki merdiven iner bakıveririm. İnmez olaydım. Merdivenden inmiş, İncilerin kapıya yönelmiştim. Kargo paketi yoktu ama kapıya kargo şirketi bir şey yapıştırmıştı. Onu almak için uzandığımda otomat söndü. Sonra küçük ama güçlü bir el ıslak bir şeyle ağzımı kapayıverdi. Son hatırladığım bu.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD