Dün gece pijamalarımla yakalandıktan sonra sabah üzerimi tamamen giyinmeden çıkmamıştım yatak odasından. Klasik ev haliyleydim. Başımı güzelce bağlamıştım. Üzerimde gömlek, yelek, altımda belden lastikli uzun basma eteğim, ayaklarımda Ömer’in siyah çorapları vardı. Böyle korunaklı olacağımı, en azından Yılmaz’ın aç bakışlarına maruz kalmayacağımı umuyordum. Zaten o da kahvaltıda başını masadan kaldırıp bir kez bile alıcı gözle bakmamıştı bana. Bu hali hem rahatlatmış hem de birazcık da olsa ilgisinin görmemek kalbimi kırmıştı. Hep ikircikliydim böyle durumlarda. Evli bir kadın olarak kocamın arkadaşından ilgi beklememem gerekiyordu ama dün geceki bakışlardan sonra derinlerde de olsa bir beklenti vardı. En azından göz ucuyla baksın, beni beğendiğini hissedeyim istiyordum. Bu duygu yetecekti bana. Belki de öğleden sonra onun hayalini kuracak mutlu olacaktım bir süre de olsa.
Sabah, Ömer’le birlikte kalkıp, kahvaltı ettikten sonra “Allaha ısmarladık” bile demeden, asık suratla, ciddi bakışlarla bir baş selamı ve Ömer’le birlikte çıkıp gitmişti Yılmaz. Kahvaltı masasında, Ömer’e Perpa’ya gitmesi gerektiğini, toptan bir şeyler alacağını söylediğini duymuştum.
Onları yolcu ettikten sonra ferah bir nefes almış, mutfağa geçmiş bulaşıkları yıkıyordum ki kapı çaldı. İnci köye gittiğine göre bu saatte kim gelmiş olabilir diye düşünerek açmıştım kapıyı.
Yılmaz geri gelmişti. Bakışları sanki bin yıldır aradığı hasmına rastlamış da yılların biriken kiniyle üzerine atlayıp onu bir yumrukta yere sermek ister gibiydi.
Nitekim üzerime atladı da. Ben bakışlarından tırsmış, kuru bir hoş geldin dedikten sonra hızla mutfağa gidiyordum ki güçlü iki kolun belimden sarıldığını hissetmiştim. Can havliyle karşı koymaya çalışınca duvara savurmuştu beni. Sırtımı öyle bir çarpmıştım ki bütün kaburga kemiklerim kırılmış gibi bir acı duymuştum. Bir çakal gibi üzerime atılmakta olduğunu fark edince acımı unutmuş kaçmak için hamle etmiştim. Bu kez önden sıkıca sarılmıştı. Kolları mengene gibi, elleri birer kelepçeydi sanki. Ben yine de kurtulmak için çırpınıyordum.
Boşuna bir çabaydı bu. Güçlü kollarıyla ayağımı yerden kesmiş, beni savuruvermişti. Kanepede kendimi bulduğumda, sırt üstü yatıyordum ve Yılmaz mengene gini elleriyle iki bileğimden sıkmış, beni tuş etmiş, bütün gücüyle üzerime abanmıştı.
Bir yandan ağırlığını üzerime verirken diğer yandan kollarımı iki yana bastırıyor, ben yüzümü kaçırmaya çalışırken yanaklarımı, yüzümü neresine denk gelirse öpücüklere boğuyordu. Benzetme değil, tam anlamıyla öpücükleriyle boğuyordu. Ne yapsam ıslak ve sert dudaklarından kurtulamıyordum. Sonunda bir eliyle sertçe çenemi tutmuş, başımı hareketsiz hale getirip dudaklarıma yumulmuştu.
Kuzenim Berke’yle de benzer şeyler yaşamıştım. Erkeklerde neden güç kullanılacak kadın izlenimi yarattığımı merak ediyordum ama o halde bunu düşünemezdim, bir an önce kendimi kurtarmalıydım ve bulunduğum durumda kurtulmam mümkün görünmüyordu. Zaten vücudumun direnci kalmamıştı. Yılmaz kilolu görünmüyordu ama bütün ağırlığını verdiği için beni altında ezmişti. Ben istemesem de vücudum direnmekten vazgeçmiş gevşemeye başlamıştı. Sanırım bunda Yılmaz’ın bitmek bilmeyen öpücüklerinin, bedenini bedenimde, özellikle belden aşağısını, o sertliği en duyarlı yerimde hissetmemin de payı vardı.
Yine de çok aciz görünmemek, son gücüme kadar direndim diyebilmek arzusuyla karşı koymaya çalışıyor, sırtına küçük yumruklar indiriyor, bedenini üzerimden savurmaya, dizimle denk gelen yerlerine vurmaya çalışıyordum. Bu çabalarımın hepsinin “direnmeye çalıştım ama başaramadım” demek için olduğunu biliyordum. Çünkü bu düşünceye kendimi ikna etmeye ihtiyacım vardı, kolay kadın değildim ben. Olmayacaktım.
Yılmaz yaptıklarıma hiç aldırmıyor, bildiğini okuyordu. Bir el hareketiyle gömleğimin tüm düğmelerini çekip koparmış, önümü açmıştı. İçimde fanilam da, sutyenim de vardı. Fanilamın ince askılarını indirmiş, omuzlarımı, boynumu ısırırcasına öperken eteğimi belime dek sıyırmış bacaklarımın arasına doğru kaydırmıştı başını. Külotumu sert bir hareketle çekip çıkarmış, vadimi öpmeye başlamıştı.
Biraz daha öper, yalarsa, dilini en hassas yerlerde, nihayet derinliklerimde hissedersem direnemeyeceğimi biliyordum. Bacaklarımın arasında çömelmiş vaziyette olduğu için omuzuna bütün gücümle yüklenip itmem zor olmamıştı. Ama bu hareketim onun bir an doğrulup pantolonunu indirmesinden başka bir işe yaramamıştı. Sert bir hareketle bacaklarımdan tutup açmış, üzerime yerleşivermişti.
Acele ettiğini, henüz havaya giremediğimi, kuru kuruya yapınca da canımın çok yanacağını düşünüyordum. Oysa vadim çoktan hazırmış, Yılmaz’ın bütün gücüyle yüklenip, en diplere hamleler yapmasını ıslak ve kaygan bir şekilde karşılamıştı. Direnmenin bir anlamı yoktu, bedenim istiyordu onu.
Yılmaz sert hamleler yaparken bir yandan da fanilamı ve sutyenimi aşağı kaydırmış, uçları istekle kabarmış memişlerimi iki eliyle avuçlamaya başlamıştı. Hayallerimdeki bir pozisyondu bu. Yılmaz’ın iki yanımdan güç alan kollarını kavramış, başımı geriye atıp kendimi zevke bırakmıştım.
Bir bacağımı dizimin altından koluyla iterek pozisyonu daha da kolaylaştırmış, iyice hızlanmıştı. Kollarını okşar, kalçamla hamlelerine karşılık verirken tek dileğim hemen bitmemesi, hayallerimdeki gibi muhteşem bir doruğu bulmaktı.
Yılmaz dizlerinin üzerinde doğrulmuş müthiş bir tempoyla hamlelerini sürdürüyordu. Bedenim tüm zerreleriyle hamlelere karşılık veriyor, ağzımdan zevk sesleri, inlemeler çıkıyordu.
Güzeldi, çok güzeldi, hayal ettiğimden de müthişti. Hiç bitmesin istiyordum. Ama her güzel şey gibi bitecek, tadı damağımda kalacaktı.
Ben soluk soluğa yatar kendime gelmeye çalışırken Yılmaz üzerimden kalkmış, bir ıslak mendille üstünkörü silindikten sonra, hızlı hareketlerle giyinip, bir şey demeden çıkıp gitmişti.
Kendime gelmem kolay olmamıştı. Darmadağın olmuştum, hem ruhen, hem bedenen. Mutlu muydum? Kararsızdım. Zevk almış mıydım? Almıştım. Uzun zamandır ilk kez kendimi hem bedenen, hem ruhen doymuş hissediyordum. Suçluluk duygusu var mıydı? Vardı. Kocamın yüzüne bakamayacaktım. Tekrar bu suçu işler miydim! İşlememem gerekirdi. Ama bedenimin de ruhumunun da Yılmaz’a tekrar sarılmak, onu ta en derinlerimde hissetmek arzusuyla dolu olduğunu biliyordum.
Akşama kadar ikircikli duygular içinde, televizyona boş boş bakarak zamanımı geçirmiştim. Tuğba’dan laptopunu almayı, f*******:’a, linkedin’e bakmayı bile unutmuştum. Öyle darmadumandım. Telefonuma bile ancak akşamüstü, Ömer’in dönme saati yaklaştı mı ,diye merak ettiğimde bakmış, Tülay’dan gelmiş iki mesajı görmüştüm. Aramış, telefonun sesini duymamışım. O da meraklanıp mesaj atmış.
“İyiyim, biraz ev işi vardı, dalmış telefonu duymamışım” diye cevap yazdım. O da hemen bir gülücük yolladı. Sonunda aradığım arkadaşı bulmuştum galiba, beni merak ediyor, benim için endişeleniyordu. İlk fırsatta arayıp hatırını sormaya karar verip mutfağa işlerin başına geçtim. Ömer eve geldi mi yemeğin hazır olmasını isterdi. Sabahtan beri tembellik etmiş, işlere hiç el sürmemiştim, yemek yapmak bile içimden gelmemişti. Şimdi acele bir şeyler hazırlamam gerekiyordu. Bu gibi durumlarda olduğu gibi hemen köfte yoğurdum, pilav için pirinç ıslattım. Bir de salata yaptım mı, tamamdı.
Tam işlerimi bitirmiş, pilavı ocağa koymuştum ki Ömer ve Yılmaz kapıdan girmişlerdi. Bu kez sert sert bakmıyordu Yılmaz, Ömer’e çaktırmamaya çalışsa da bakışlarında sevecen bir ifade bile vardı. Özellikle gözlerinin içi gülüyordu bana bakar ya da bir şey isterken.
Yemeğimizi yemiş, ben bulaşıkları yıkarken onlar televizyona bakmış, ben onların askerlik anılarını keyifle anlatıp karşılıklı gülüşmelerini dinlerken birlikte çaylarımızı içmiş, sonra da pek de geçe kalmadan odalarımıza çekilmiştik.
Yılmaz'ın sert tavırları ve konuşması vardı. Gülünecek şeyler anlatırken bile sert ve biraz da kaba davranıyordu. Ömer de hep aşağıdan alıyor, en kaba laflarına bile gülüp geçiyordu. Onları dinlerken bir yandan da karşılaştırıyordum. Yılmaz, kesinlikle hayatımı birlikte geçireceğim erkek olamazdı. Çok kaba ve aksiydi. Ömer onun yanında tam bir melek gibi kalıyordu. Ama gündüzki sevişmemiz aklıma gelince Yılmaz gibi güçlü bir erkeğin kollarının arasında olmayı tercih edeceğimi düşünüyordum.
Ömer’le Yılmaz yine kahvaltıdan sonra birlikte çıkmışlardı. Kapıdan uğurlarken Yılmaz, bugün Karaköy’de Perşembe Pazarı’nda biraz işi olduğunu, işlerini bitirir bitirmez memleketine döneceğini söylemiş, elimi bile sıkmadan “Her şey için çok teşekkür ederim yenge! Hoşça kalın. Memlekete bize de bekleriz” diyerek veda etmişti.
“Ne demek, İstanbul’a geldiğinizde yine bekleriz” diye yolcu etmiştim ben de aynı resmi tavırla.
Memleketinin bile neresi olduğunu bilmiyordum. Bir anlık hayal gibi gelip geçivermişti hayatımdan. Biraz kederlenmiş, biraz da rahatlamıştım. Biliyordum şimdi yine gelse, kapıyı çalsa kendimi kollarına atardım ve bu tamamen yanlış bir şeydi.
Ben bunları düşünüp kederlenirken kapı çalmıştı.