O gün son görüşümmüş İnci’yi. Yaşadıklarımızdan etkileneceğini tahmin ediyordum ama ben ilk gün kaçmasını, bir daha gelmemesini beklerdim, oysa o ilk günün ardından gelerek beni şaşırtmıştı. Demek ki ikinci günün de yaşanması gerekiyormuş. Cuma günü ortada görünmedi. Ben de kapısını çalıp “Nerdesin!” diye tedirgin etmedim. Biraz sakinleşsin, diye düşündüm.
Cumartesi pazar kocalarımız evdeydi, görüşme imkanı yoktu. Pazartesi gelmeyince tekrar aklıma düşmüştü, yaşadıklarından korkmuş olabileceği.
Salı günü de ortada görünmeyince öğlen bakkala gitme bahanesiyle evden çıktığımda kapısını çalmıştım. Dört beş kez zili çalmama rağmen kapı açılmamıştı. Daha doğrusu açılan karşı kapı olmuştu. Asık bir suratla Neslihan hanım belirmişti kapıda. Aksi, nemrut bir kadın olduğunu biliyordum ama bu kadar da olacağını görmeden tahmin edemezdim. Ne kadar negatif enerji varsa çatık kaşlı bakışlarıyla üzerime salıyordu. Bütün sempatikliğimle “İnci’ye bakmıştım” deyince dayanamamış olmalı ki “Onlar köye gittiler. İnci yaz bitene kadar köyde kalır” deme lütfunda bulunmuştu kadın. Böylece “yaz sonuna kadar bir daha gelip kapıyı çalma” mesajını da vermiş oluyordu. Anladım der gibi başımı salladım, ayak uçlarıma basarak tırmandım merdivenleri.
İnci’yi özleyecektim. Ama o gün yapılacak çok işim vardı ve o nedenle kafaya taktım ama fazla üzülmeye fırsatım olmadı. Biraz da heyecanlıydım. Akşama evli bir kadın olarak ilk kez gece dışarı çıkacaktım. Kendime biraz çeki düzen vermem, ağda falan yapmam gerekiyordu. Çünkü, başımı bağlamamakla kalmayacak, kısa sayılabilecek bir etek de giyecektim. Havalar iyice ısınmıştı, tam eteklikti yani.
Yine de giyimimi de, makyajımı da fazla abartmamıştım. Sonuçta bir kebapçıya gidiyordum, düğüne ya da şölene değil. Zaten giyilebilecek pek fazla seçeneğim yoktu, gardrobum gayet sınırlıydı.
Ömer etek konusunda yüzünü buruşturunca, tatsızlık çıkmasın diye altıma beyaz bir pantolon, üzerine kalçaları örten biraz bol kesim fırfırlı koyu mor bir bluz, onun da üzerine eski Türk motifleri işli cepken gibi kolsuz bir ceket giymiştim. Ayaklarımda da yüksek topuklu, bantlı, ayaklarımın güzelliğini gösteren siyah ayakkabılarım vardı. Makyajı biraz abartmıştım ama olacaktı o kadar. Neyse makyaja ses çıkarmamıştı Ömer.
Paraya kıyıp bir taksi tutmuş, kebapçının kapısına kadar bana eşlik etmişti. Çıkarken de mesaj atacaktım, gelip beni alacaktı. “Fazla geç kalma!” diye beşinci defa uyarıp içimi biraz bunalttıysa da kafayı takmadım.
Kebapçıydı ama şık bir yerdi. Gayet modern döşenmişti. Ferah bir mekandı. Çam ağaçlarının altında küçük bir bahçesi bile vardı arkada. Bizim masayı da oraya kurmuşlardı.
Pek kalabalık olmayacaktık anlaşılan. Masa on kişilikti. Çoğunluk kızlardaydı ve genelde tek gelmeyi tercih etmişlerdi. Bir Sevilay’ın, bir de Tülay’ın eşleri vardı yanlarında ki Saffet zaten sınıf arkadaşımızdı.
Bana masanın ortasında Sevilay’ın karşısında, Tülay’ın yanında bir yer ayırmışlardı. Saffet Tülay’ın diğer yanında kalmıştı. Benimle de pek ilgili değildi. Tam karşısında oturan sınıf arkadaşımız Osman emlakçıymış, onunla emlak fiyatlarından konuşuyordu hararetli bir biçimde. Selamı bile laf arasında olmuştu, oysa yıllar sonra ilk kez karşılaşıyorduk. Sanırım bana kırıktı. Ama Tülay benimle gayet ilgiliydi. Oysa okuldayken hiç yüz vermezdi. Genelde kimseye yüz vermezdi. Onca sempatik görünüşüne, güler yüzüne rağmen soğuk ve uzak bir kızdı.
Saffet’ten ilgi beklerken Sevilay’ın kocasının dikkatini çekmiştim.. Adam durmadan gereksiz muhabbetler açmış, komik olduğunu sandığı şakalar yapmıştı.
Sonuç olarak hoş bir geceydi ve keyif almıştım. Kebaba düşkün değilimdir ama uzun zamandır yemediğimden olsa gerek Adana kebap gayet lezzetli gelmişti. Minik lahmacunlar, içli köfte, ezme, tulum peyniri gibi mezeler de fena sayılmazdı. Günlerdir aç kalmış gibi saldırmıştım her şeye. Saat 11 olmadan tatlılarımızı yemiş, kahvelerimizi içmiş, gitmeye hazırdık. Ama beni almaya gelmesi gereken Ömer’den ses yoktu. Telefonu açılmıyordu.
Ne yapacağımı bilemiyordum. Oturup beklesem mi, bir taksiye binip eve mi gitsem. Aramaya kalksam bulamazdım, çünkü nereye gittiğini söylememişti. Askerlik arkadaşıyla bir meyhaneye gitmiş olması büyük bir olasılıktı.
Sevilay ve kocası kalmış, beni teskin etmeye, kendi arabaları ile eve bırakmak için ikna etmeye çalışıyordu. Kocasından rahatsız olmuştum biraz ama söyleyecek halim yoktu, teşekkür ettim. Tek başıma taksiye binerdim de sonra Ömer kızar diye korkuyordum. İyice pısırık olmuştum evleneli beri. Silkinip kendime gelmem gerekiyordu. İlk silkiniş de bu gece olacaktı.
Sevilay ve kocasına veda ettim, kapının önündeki taksilerden birine atladım, evin adresini verdim. Yolda Ömer’i bir kez daha aradım. Neyse bu kez duydu beyimiz telefonu. Sesi neşeliden de öteydi. Açarken kahkaha atıyordu. Bana gülmediği belliydi. Ben de güldüm, ama sinirden.
Sinirimi çaktırmamaya çalışarak “Allah neşenizi artırsın!” dedikten sonra “Eve gidiyorum. Taksideyim” diye ekledim soğuk bir sesle. O da sesimin tonuna da, ne dediğime de pek aldırmadan “Tamam karıcığım, evde görüşürüz” deyip anında kapattı. Galiba oldukça içkiliydi. İçkiye de hiç alışkın değildi.
Gecenin o vakti yoğun trafik vardı, eve ulaşmam gece yarısını bulmuştu. Üzerini çıkar, duş al derken bir olmuştu saat. Bizim bey hala yoktu ortada. Salonda oturmuş ne yapacağımı düşünürken kapı kurcalanmaya başladı. Korkmadım desem yalan olur.
Neyse ki bir saniye geçmeden dışarıdan gelen gülüşmeleri duydum, o gülüşlerden birini Ömer’e benzettim de biraz ferahladım, hatta cesaret bulup kapının göz deliğinden bakarken “kim o!” bile dedim.
Oldukça sarhoş bir ses “Biziz!” diye karşılık vardi. Hayır, bu Ömer’in sesi değildi. Ama göz deliğinden görünen Ömer’di.
Bir anlık kararsızlıktan sonra kapıyı açtım. Önde Ömer, arkada askerlik arkadaşı Yılmaz içeri girdi. Ömer o kadar sarhoştu ki ayakta duracak hali yoktu. Bir koluna ben diğerine Yılmaz girmiş, yatağa atmıştık. Üzerindeki giysileri çıkarmadan yüksek perdeden horlayarak uyumaya başlamıştı.
Yılmaz ortalama bir adamdı. Orta boyda, normal kiloda, sıradan biri. Karakaş, karagöz tercihimdir ama bunlar onda ayırt edici nitelikleri değildi. Özellikle yüzü, oldukça açık alnı koyu kahverengiydi. Dökülmekte olan saçlarını kısacık kestirmişti, bıyığı da yoktu. Sivil giyimli bir asker hali vardı. Tek dikkati çekici yanı iş için dışarıda duranlarda, özellikle tarlada çalışanlarda görülen doğal yanık tendi. Ömer’le yaşıttı ama bu yanık ten nedeniyle herhalde, daha genç ve dinamik görünüyordu. Sonuçta Ömer içkiye yenik düşmüş yatağı boylamıştı ve adam karşımda gayet uyanık bir halde oturuyordu.
Dik ve doğrudan bakışları vardı. İnsanın gözünün içine bakıyordu konuşurken. Neyse ki çok konuşkan biri değildi. Tülay’ın “Eve salimen ulaşabildin mi, merak ettim” diyen mesajını cevaplarken bakışlarını üzerimde hissetmiştim. Kötü bir bakış değildi ama insanı rahatsız ediyordu. Bakışlarıyla sanki beni çırılçıplak soyuyor, ruhumu okuyor, tüm sırlarımı ele geçiriyormuş gibi hissetmiştim.
Ürpertmişti bakışları. Tülay’a alelacele “İyiyim cnm. Tşk” yazıp oturduğum yerden fırlamış, usulen “Bir kahve yapayım mı?” diye sormuştum. Neyse ki kabul etmemiş “Yenge ben rahatsızlık vermeyeyim. Nerede yatacaksam söyleyin, yatayım” diye cevap vermişti.
Amanin!... Adam bir de gece kalacaktı. Devrim üstüne devrim. Evliliğimde ilk kez gece tek başına çıkmakla kalmamış bir de birini misafir ediyordum, hem de hayatımda ilk kez gördüğüm, in mi cin mi bilmediğim birini.
Ömer’i uyandırıp “Davetsiz misafir mi?” diye soracak halim yoktu. Kocam etmişti bir halt. Sonuçta evimiz iki oda bir salondu ve birini misafir etmek için fazladan yatak da, yorgan da vardı.
Hemen yüklükten temiz çarşaf, battaniye kapmış yatağını yapıvermiştim. Kapının kenarında durmuş müstehzi bir ifadeyle beni izliyordu. Kocam dahil hangi erkek bana baksa bir tuhaf olurum. Hele arkamda durmuş bakıyorsa. Zira kalçamla İlgili sorunum vardır. Kalçamı bedenime, özellikle belden yukarıma göre geniş bulurum. Bacaklarım da kalın gibidir ama onlar şimdi konu dışı. Birisi arkamdan bakıyorsa mutlaka gözleri kalçamdadır diye düşünürüm. Hele şimdiki aşırı eğilmiş, domalmış gibi durur halimde.
Ömer’in misafir getireceğini bilmediğim için duştan sonra yatak kıyafetlerimi giymiştim. Üzerimde bi tişört ve şort vardı. Aslında falso bir yanım yoktu ama yatağa çarşaf ve pikeyi sererken fazla eğildiğimin farkındaydım ve eğilip kalkmalar sırasında kalçamın adamın gözüne çarpacağına adım gibi emindim. Şortun biraz dar olduğu, o nedenle kalçamın arasına girdiği ve görüntüyü daha da şehvetlendirdiği endişesi de vardı içimde.
Hakkını vermeliyim efendi adamdı, bir şey görmüşse bile çaktırmamış, iyi geceler dileyip kenara çekilmiş, geçmem için yol vermişti. Peki ama neden ben hala gözlerini üzerimde hissedip rahatsız oluyordum? Onu da yarın anlayacaktım.