18. Bölüm

1298 Words
Yatak odası loştu. Kalın perdeler sımsıkı kapalıydı. Burada da mobilya eskiydi. İki kişilik rahat yatağa yavaşça bıraktı beni. Bir an ayakucumda durdu, beni sevecen bir bakışla süzdü. Sırt üstü yatıyordum. Yatakta Cemil’in kokusu vardı. Yeni kalkılmış, düzeltilmemişti örtüler. Sevecen bakışlarını üzerimden ayırmadan sanki belleğine kaydetmek ister gibi ayaklardan başlayıp başıma dek parmak uçlarıyla bedenimi okşamıştı. Vücudumun hatlarını, kıvrımlarını tek tek kaydediyordu sanki. Tenimin nerede yumuşadığını, neremin kaslı, neremin yağlı olduğunu, kemiklerimi, göbeğimi, vadimi, tüylerimin yoğunluğunu, her şeyi öğrenmek ister gibiydi dokunuşları. Dokunuşlarının tadını çıkarmak için gözlerimi kapamış, tamamen gevşemiştim. Dokunduğu her yerim sanki alev alıyordu. Memişlerimin uçları kabarmış, vadim arzuyla şişmişti. Hazırdım. Yanıma yattığını ancak beni yavaşça yana çevirip sarıldığında anlamıştım. Bedenini bedenime sıkıca dayamış, derinliğine daldırmadan vadimin gür çalıları arasına yerleştirmiş, dokunuşlarını sürdürürken hafiften hamleler yapmaya başlamıştı. Ben de aynı sakinlikle kalçamla ona karşılık veriyordum. Düşte gibiydim, bitmesin istediğim bir düşte. Yarı uyur bir haldeydim. Dudağı ensemde dolaşıyor, bir eli memişimi okşar sıkarken diğeri önden vadimi avuçluyor, okşuyordu. Bedenim kendiliğinden hareketlerle onu içeri buyur etmişti. Öyle ıslak ve kaygandım ki girişini hiç hissetmemiştim. Ancak hareketleri hızlanıp darbeleri daha derinleri bulmaya başlayınca zevk sesleri çıkararak tamamen katılmıştım Cemil’e. Sonra müthiş bir doyum duygusu, ardından üst üste sevişmelerin verdiği yorgunlukla derin bir uyku. Kaç saat uyumuşum bilmiyorum. Kızaran patateslerin kokusuyla uyanmışım. Daha doğrusu kızartma yağına konan sarımsağın keskin kokusuyla. Gözlerimi açtığımda hala yatakta ve çıplaktım. Cemil üzerime ince bir örtü örtmüştü. Perdeler kalındı, söylemiştim, yine de ilk yatarken dışarıdaki gün ışığı fark ediliyordu. Şimdiyse dışarısının karanlık olduğu yani çoktan günün battığı belliydi. Panik halinde yattığım yerden fırlamıştım. Çalışma odasına koştum, yıldırım hızıyla özenle katlanıp koltuğun kolçağına konmuş giysilerimi giydim. Aynı hızla kapıya koşuyordum ki salonda yemek için hazırlanmış masaya, masanın üzerindeki vazoya, vazodaki tek güle, şarap şişesine, güzelce konmuş yemek tabaklarına, yanlarına katlanmış kumaş peçetelere, ortadaki mükellef salata tabağına bir an göz attım. Cemil o sırada elinde kızarmış köfte ve patateslerle dolu büyükçe bir kayık tabakla salona geliyordu. Beni görünce yüzü gülmüş, “Aa, uyandın mı. Çok mu gürültü yaptım? Oysa yemek hazır olunca kaldıracaktım seni!” demişti. Sanki karı kocaydık da, koca yorgun karısına yemek hazırlamıştı. Hoştu doğrusu ama gerçekle ilgisi yoktu. “Hemen eve dönmem gerek. Çok geciktim canım,” dedim. Hala şaşkın bir halde bana bakan Cemil’in yanağına bir öpücük kondurup kapıdan fırladım. Tabii ki Ömer çoktan gelmişti. Umduğum gibi banyoda da değildi. Kireç gibi bir yüzle salondaki kanepede oturuyordu. İşi pişkinliğe vurup “Hoş geldin canım!” dedim. Kolunu kaldırıp gözüyle saatini işaret etti. “Nerdeydin bu kadar saat?” Sesi sert ve kızgındı. “Nerde olucam evdeydim. Ekmek almaya bakkala inmiştim. O kadar!” Sesim korkak ve titrekti. “Ekmek nerde!” Mıçmıştım. Yalan söyle bari destekli olsun. “Aa ekmeği bakkalda unutmuşum” diyecek halim yoktu. Ne diyeceğimi bilemedim. Zaten Ömer de bir şey dememe fırsat bırakmadan yerinden ok gibi fırlamış sağlı sollu tokatlarla bana girişmişti. Tokatların şiddetiyle yere düşünce de “Nerede ekmek! Ekmek nerede! Söyle nerede!” diye bağırarak dövmeye tekmelerle devam etmişti. Nereme geldiğine bakmadan vuruyordu tekmelerini. Artık nasıl bağırıyorsa, başta kaynanam tüm komşular kapıya toplanmış. Kaynanamın ısrarla kapıyı çalması sayesinde hastanelik olmaktan kurtulmuşum. Tuğba’nın yalanı sayesinde de Ömer biraz insafa gelmişti. “Bakkala gitmiş, dönüşte bize uğramıştı. Lafa dalmışız sizin geliş saatinizi kaçırmış. Geç kaldım diye heyecanla eve dönerken de ekmeği bizde unutmuş. Buyrun ekmek de burada” deyip bir ekmek uzatmıştı Ömer’e. Bu lafları duyan, eline ekmeği alan Ömer, bir anda yelkenleri suya indirmiş, yanıma çöküp ağlamaklı bir sesle özür dilemeye başlamıştı. Tuğba’nın sayesinde paçayı yırtmış, Ömer’in dayağından kurtulmakla kalmamış, haklı konuma da geçmiştim. Her şeyin bir bedeli olduğu gibi Tuğba’nın bu büyük desteğinin de bir bedeli olacağını tahmin ediyordum. Bu büyük kıyağına karşılık ne istediğini, ertesi sabah laptopu bırakmak bahanesiyle kapımı çaldığında söylemişti Tuğba. İzin alacaklardı, öğleden sonra kocasıyla beni bekliyorlardı. Kocasını altını çizerek özellikle belirtmişti. “Üçümüz ne yapacağız?” diye sormamıştım. Bedel neyse ödemeye razıydım. İtiraz edecek halim yoktu. Kötü dövmüştü beni Ömer. Yıllardır biriken öfkesini bir dayakla çıkarmış gibiydi, her yerim ağrıyordu. Belki de bu nedenle affetmedim onu. Her zamankinin aksine özür sözlerini de dinlemedim. Bir süre küs kalmak daha iyi olacaktı. Evliliğimiz süresince ilk kez yatakları ayırdım. Misafir odasına geçtim. Yattığım yerde uzun uzun düşündüm, ne olacak benim bu halim diye. İçin için ağladım. Neyse ki bu ruh halim uzun sürmedi. Bir süre sonra tam üstümden gelen tıkırtılar dikkatimi çekti. Gecenin kaçıydı kim bilir, Cemil yukarıda dolaşıyordu. Onun tıkırtıları beni gündüz yaşadıklarımıza götürmüş, mutlu olduğumu hissetmemi sağlamıştı. Bir daha öyle bir fırsat elime geçse yine atardım kendimi Cemil’in kollarına ve yine böyle bir dayak yiyecek olmama aldırmazdım. Çok zevk almıştım ve şimdi bedenim o zevkin özlemiyle titriyordu, Ömer’in dayağını unutmuştum. Sonra bu yatakta Yılmaz’ın yattığını anımsamış, onunla yaşadıklarımı düşünmüştüm. Yılmaz mı, Cemil mi, deseler, cevabım ne olurdu? Kesinlikle, ikisi de derdim. Tabii sevişmek için. Birlikte olmak içinse Cemil ideal görünüyordu. Ömer’den bile iyi gibiydi huyları, üstelik sevişebiliyordu. Çok iyi sevişiyordu. Doymuyordu. Ben doymuştum, o doymamıştı. Bu garip düşüncelerle, gözümü kırpmadan sabahı etmiştim. Küslüğü bahane edip Ömer’e kahvaltı da hazırlamamış, o giderken yataktan kalkmamıştım. Bu da ilk oluyordu, normalde her sabah muhakkak kahvaltısını hazırlar, sonra da işe yolcu ederdim. Tuğba’yı da unutmuş değildim. Bir süre de onun amacının ne olabileceğini düşündüm. Acaba benden ne isteyeceklerdi? Küslük iyi bahaneydi. Geç kalkmış, hiçbir iş yapmadan çayımı içmiş, kahvaltı masasını bile kaldırmamıştım. Tuğba’dan ilk mesaj çayımı içerken, yani öğleye doğru gelmişti. “İki saate kadar evde oluruz” diye yazmıştı. Miskin miskin televizyona bakıp onuncu çayımı içerken de “bir saate hazır ol. Lütfen güzel giyin ve makyaj yap” diye yazmıştı. Meraklandırmaya başlamıştı. Evde partimi veriyordu? Davete mi gidecektik! Ne yapacaktık! Bunları düşünürken duşumu almış, kırmızı kısa bir etek, yarım kol biraz geniş dekolteli beyaz örme bir bluz seçmiştim. Hafif topuklu, bilekten bantlı açık ayakkabılarımı da giyecektim. Daha fazla havalı bir şeyim yoktu doğrusu. Zaten havalar da sıcaktı, fazla da bir şey giyilmezdi. Ne abartmış ne de çok hafif bir makyaj yapmış, güzel kokular sürmüş, ellerimi ve ayak parmaklarımı eteğimin kırmızısından bir ojeyle boyamıştım. Tam hazırım diye düşündüğümde yeni bir mesaj daha gelmişti. “Biz geldik, seni bekliyoruz.” Kapıyı Tuğba açmıştı. Benden istediği gibi o da güzel giyinmiş, makyaj yapmıştı. Patlak nemli gözlerini biraz abartılı boyamış, gözler iyice büyümüştü. Gür bir çalılığı andıran aşırı kıvırcık saçlarını taramış, kabartmıştı, kafasında bir sepet çalıyla geziyor gibiydi. “Bugün çok özel bir gün. Senin de bizimle kutlamanı istiyoruz” deyip elimden tutup içeri çekmişti. Tuğba’nın üzerinde ince askılı, dekoltesi ve etekleri dantelli, koyu bordo bir ipekli mini elbise vardı. İnce askılı giysileri, tişörtleri seviyordu. Sanırım güzel, yuvarlak omuzlarını, tombul kollarını göstermek istiyordu. Elbise en az bir beden küçük olmalıydı, balık eti bedenine sıkıca yapışmıştı, geniş kalçası ortadaki çizgi dahil belli ediyordu, iyice sıkan dekolteden de büyük memişleri fırlayacak gibiydi. İçine çamaşır giymemiş olmalıydı uçlar oldukça belirgindi. Kumaş, kalçanın üzerinde hoş bir şekilde kayıyordu. Koyu bordo esmerliğiyle hoş bir uyum içindeydi ve ten rengini daha bir görünür hale getirmişti. Salon karanlıktı, kıyıda köşede mumlar yanıyordu. Havada hoş bir tütsü kokusu vardı. Derinden bir müzik sesi duyuluyordu. Sehpada güzel mezeler, bir şişe şarap ve kadehler vardı. Gökhan siyah bir gömlek, siyah bir kot giymiş karanlık bir köşede oturuyordu. Tuğba beni üçlü koltuğun ortasına oturttu ve oldukça samimi bir havada yanıma yerleşti. Şarap içiyoruz, mezelerden yiyoruz, komik biraz da açık saçık öyküler anlatıyor Tuğba, gülüşüyoruz. Ama Gökhan hep karanlıkta, sesini çıkarmadan bizi izliyordu. Acayip bir hikayenin içine düşmüştüm ve ne hedeflediklerini anlayamamıştım doğrusu. İçkiye dayanıklı değilimdir, hele böyle iki dakikada bir şerefe kadeh kaldırmalara, fondiplere hiç alışık değilim. Tabii içki hemen ikinci kadehte vurdu. Ben de saçma esprilere kıkırdamaya başladım. Gülüp kıkırdarken Tuğba iyice ağzımın içine girmiş, oramı buramı tutmaya, dizimi okşamaya, arada “Ay çok hoşsun kız” deyip yanağımı öpmeye başlamıştı. Sonra müzik biraz değişti, dans havaları çalmaya başladı. Birden kendimi ayakta, Tuğba’nın kollarının arasında buluvermiştim. Hoş bir melodiydi, kendimi müziğin ritmine ve Tuğba’nın yönetimine bırakmıştım. Artık sarmaş dolaştık.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD