Evin planı bizimkini tıpatıp aynısıydı ama görünümü çok farklıydı. Yazar evi nasıl olur, deseler tarif edemezdim, hiç görmemiştim ama buraya bakınca yazar evi olduğunu anlıyordunuz. Duvarlar tamamen kitap kaplı, evin her yeri kitap doluydu. Antika gibi görünen koltukların bile üzerinde kitaplar vardı. Ortadaki kare şeklindeki antika yemek masasının üzeri de kitap ve kağıt doluydu. Ama ortada bir bilgisayar görülmüyordu. Bekar evi olmasına rağmen de ne kir, ne pis vardı, gayet de derli topluydu.
“Çalışma odam içerisi” diyerek bizim misafir odası olarak kullandığımız odayı göstermişti. Üzerinde biraz bol bir tişört ve pijama altıyla eşofman altı karışımı bir şey vardı. Ayakları çıplaktı. Ev hali böyle yazarımın diye düşündüm. Yakışıklı adamdı doğrusu, her görüşümde öncekinden daha çok beğeneceğim kesindi.
Burada yine duvarlar kitaplıklarla doluydu, yerlere de kitap dağları yapılmıştı, ortada da eski bir çalışma masası vardı. Eski model bir bilgisayar da masanın üzerindeydi ama masanın karşısındaki berjer koltukların üzeri boştu. Cam kenarına yakın olanına iliştim.
Ben otururken, yazar iki bardak çayla gelmişti.
Çay ve sempati. Çay her şeyi ısıtırdı. Masasına oturup ilk yudumu alınca yüzündeki en son sertlik de silinmiş, bana sevecen bir gözle bakmıştı.
“Kitap okumayı sever misin?”
Ne diyim ki, der gibi baktım. “Lisede okurdum ama…”
“Şimdi okumuyor musun?”
“Pek fırsat olmuyor!”
“Ama meraklısın!”
“Kitaplara mı?”
“Hayır yazarlara.”
Karşılıklı gülüşmüştük. Bu gülüşme gerginliğimi tamamen atmamı sağlamıştı. Gülen gözlerle eliyle gel bir şey göstereceğim gibi işaret yapıp yanına çağırmasını da karşılıksız bırakmamıştım. Ekranı işaret ediyordu.
Yanında durup ekrandaki yazıyı görmek için eğildiğimde yanağıma sevecen bir öpücük kondurup, gevşekçe elimi tutarak beni kendine biraz daha yakınlaştırmasına da ses etmemiştim. Eli sıcak ve nazikti. Bedeni yeni yıkanmış gibi mis kokuyordu.
Bakışlarının üzerinde olduğunu hissettiğimden eğilirken gayri ihtiyari dekoltemi kapatmıştım. “Benden kendini esirgeme” diye fısıldarken bileğimden hafifçe tutup elimi göğsümün üzerinden çekmişti.
Ev haliyle çıktığım için içimde sutyenim yoktu, heyecandan memişlerimin biraz uç verdiğini de hissediyordum. Eğilmiş halimle iyice belirginleşen memişlerim ve derinleşen çatalı güzel bir görüntü veriyor olmalıydı.
Bunları düşünürken ekrandaki metinde ne yazdığını görememiştim. Tek farkettiğim bir öykü metni gördüğüm, kahramanının adının da Irmak olduğuydu. Birden aklıma kuzenim Eylül’ün kızına beni anıştırması için Irmak adını koyduğu gelmişti. Eylül’ü de, küçük yeğenimi de özlemiştim. Ama aramaya yüzüm yoktu.
Yazarın elinin sırtımda yukarı aşağı dolaştığını hissedince bugüne, o ana dönebilmiştim ancak. Elin sırtımda dolaşıyor, der gibi yazara baktım ama o bakışımı yanlış anladı. “Öykümün kahramanı senin gibi genç bir ev kadını” dedi gülümseyerek. Bu sırada eli belime inmişti. Lafına bir tepki göstermeliydim ama belimdeki eli aklımı karıştırıyordu.
“Ama adı Irmak” diye saçmaladım. “Doğrudan senin adını koyamazdım, tanıyan birisi okusa anlardı. O nedenle küçük bir değişiklik yaptım ama sanırım yine akıllı biri bu küçük oyunu çözer” diye uzun uzun izah etti. Konuşurken eli kalçama inmişti ve taytımın incecik kumaşının altında tangamsı bir külot olduğu için dokunuşunu tenimde hissedebiliyordum. Elinin oralarda dolaşması hoştu ama yine de tepki göstermem gerekir düşüncesiyle bir adımcık öne kaymış, biraz da doğrulmuştum. Ama bu hareketim elini çekmesini sağlamamıştı. Kalçamın yanağını yoğuruyor, hafiften sıkıyordu.
“Lütfen yapma!” der gibi baktım. Gözlerini hafiften kısmış, aşkla bakıyordu, dudaklarındaki çağrıyı hissettim. Benim de içim aşkla doldu, eğilip dudaklarımı dudaklarına doğru uzattım. Dudaklarımız buluşurken, boştaki eli bluzumun üzerinden memişimi avuçlayıvermişti. Bir eli kalçamı, diğeri memişimi avuçlayıp sıkarken dudaklarımız, dillerimiz bitimsiz bir öpüşmeyle birbirine yapışmıştı.
Öpmeye devam ederken yavaşça beni kucağına kaydırmıştı. Kucağına yerleşmiş, sırtımı göğsüne dayamış kendini dokunuşlarına ve öpüşlerine bırakmıştım. Dudakları yanağımdan boynuma doğru inerken bir eli bluzumun dekoltesinden girmiş çıplak memişimi avuçlamış, diğeri taytımın üzerinden vadimi avuçlarken orta parmağıyla dokunuyordu. Sıkıyor, avuçluyordu ama tutuşu, dokunuşu gevşek ve nazikti. Özenli, bilerek çalışıyordu elleri.
Daha rahat olsun diye bluzumu boynuma kadar sıyırmıştım. Takdir eder bir edayla uçları şehvetle kabarmış memişlerime bakmış, sonra da beni biraz kendine doğru çevirip avuçladığı memişimi öpmeye, ucundan dişlemeye başlamıştı. Bu sırada vadimde çalışan parmakları da hiç durmamıştı. İçim alev alevdi, zevkten nefes nefeseydim. Çok güzel okşuyor ve seviyordu. Neredeyse doruğu bulacaktım.
Kucağına iyice yerleştirmeden önce beni bir an ayağa kaldırmış, taytımı dizlerime indirmişti. Şimdi tangamsı külotumun sayesinde her şeyi ten teneymiş gibi hissediyordum. Oysa o henüz altını çıkarmamıştı. Ama altını çıkarmadan önündeki düğmeyi açarak da şeyini kullanıma sokması mümkünmüş, Bunu öğrenmem için çok geçmesi gerekmemişti.
Masanın kenarını iki elimle hafifçe tutmuş, biraz öne eğilip ayaklarımdan güç alarak güzel bir ritim yakalamıştım. Yazar da hafifçe belimden kavramış karşı hamleler yapıyordu oturduğu yerde. Zaten hazırdım, doruğu bulmam çok hızlı olmuştu. Ama o hala aynı vaziyetteydi.
Kucağından kaydım bacaklarının arasına çömeldim. Ne yapacağımı anlamıştı, altını sıyırdı, koltukta kaykıldı. İki elime bacaklarından güç alıp hedefe yönelmiştim. O da başımın arkasından tutarak daha derinlere kadar emmeme yardım ediyordu.
“Ohhh!” diye bir ses çıkarınca iyice havaya girdiğini anlamıştım. Zaten ben de yeni bir tura hazırdım. Kucağına yerleşmek için doğrulunca, beni masaya, bilgisayarın yanındaki boşluğa sırtüstü yatırmıştı. Bacaklarımdan birini omzuna aldı, belimden tutup vadimin derinliklerine doğru hamleler başladı.
İşini iyi bilen, partnerinin de doyuma ulaşmasına önem veren biriydi. Gittikçe hızlanan bir tempoyla beni de işe katıp karşı hamleler yapmamı sağlayarak doruğu buldurdu ve ancak ondan sonra kendi de boşaldı. Rahatlayınca bana doğru eğilip bir teşekkür öpücüğü kondurdu dudağıma. Aslında ben ona minnettardım.
Niyetim yazar banyoya girince hemen toparlanıp kaçmaktı ama berjer koltuğa oturup beni kucağına çekince gidememiştim. Yanlamasına oturumuş, başımı göğsüne yaslamıştım. Beni bir koluyla sarmış, diğeriyle başımı şefkatle okşarken “Üşüyeceksin” demişti. Ben de karşılık olarak bacaklarımı karnıma doğru çekip biraz daha sokmuştum koynuna. O da yerinden kıpırdamadan bir örtü bulup üstümüze örtmüştü.
“Sen okumazsın nasılsa, öyküyü anlatayım” diye konuşmaya başlamıştı Irmak çok genç bir ev kadınıymış. Kocasına aşkla bağlıymış ama birazcık da gözü dışarıda gibiymiş. Bakkalın oğlu, giriş katındaki üniversiteli gençler, karşı komşunun kocası, belki daha başkaları da ilgi alanındaymış.
Donup kalmış, kulaklarımı dikmiş devamını anlatmasını bekliyordum. Yazar da tedirginliğimi hissetmişti. Kalçamın, uyluklarımın kenarını usulca okşayan okşayan eli durmuş, “Canını sıkacaksam devam etmeyeyim” demişti.
Canım şimdiden sıkılmıştı ama öykünün devamını, yazarın hakkımda daha neler bildiğini merak ediyordum.
“Anlat lütfen, dinliyorum” dedim, sesimdeki sıkıntıyı hissetmemesini umarak.
“Yok yok, anlattıklarım hoşuna gitmedi” dedi kararlı bir sesle.
Aynı kararlılıkla ve başımı kaldırarak gözlerinin içine bakıp “Bir kere başladın. Devamını merak ediyorum” dedim.
“Cemil sokağa pek çıkmasa da, apartmanda yaşayanları hiç tanımasa da bu genç ve güzel kadın ilgisini çekmişti.”
Yazarın adı Cemil’miş diye geçirdim içimden. Bu can sıkıcı öykü bile işe yarar bir şey öğrenmemi sağlamıştı. Gerçi soyadını bilmeden sadece adı araştırmam için işime yaramazdı ama bu kadar samimiyetten sonra araştırmaya da gerek kalmamış gibiydi. Bu internet insana herkesi araştırma arzusu veriyordu. Saçma bir arzuydu.
“Irmak’ın son derece belirli ve sınırlı bir yaşamı vardı. Evden pek çıkmıyor, çıkarsa da apartman sınırlarından pek uzağa gitmiyordu. En uzak gittiği yer yakındaki marketti. En çok bakkala gidiyordu. Acaba bakkalla bir ilişkisi mi var, diye merak etmiştim ama Irmak’ın ilgisi daha çok bakkalın oğluna yönelikti.”
Aaa, bu adam ajan gibi izlemişti beni. Herşeyimi biliyordu. İçim iyice kararmıştı, fırlayıverdim kucağından.
Yazar, yani Cemil otur diye işaret etti ama kucağına tekrar oturmadım, yandaki berjer koltuğa geçtim. Gitmemem rahatlatmıştı sanırım, yüzündeki gerginlik geçti. Üzerindeki örtüyü bana uzattı. “Üşüme” dedi. Alıp örtündüm.
Bir süre öylece oturduk. Sabırsız olduğum için daha fazla dayanamadım, “Anlat, lütfen!” dedim, “Devamını merak ediyorum.”
Çıplak bacağının üstüne vurarak “Buraya gelmezsen olmaz!” dedi babacan bir edayla. Gerçekten de bu adam çoktandır görüşmediğim babam yaşında olmalıydı. Ama onu yaşıtım gibi hissediyordum, büyüklük taslamıyordu.
“Hayır” der gibi kaşlarımı kaldırdım. “Burda iyiyim.”
Israr etmedi. Bu huyunu da sevmiştim. Erkekler istediklerini yaptırana kadar her konuda, sürekli ısrar ederdi.
“Cemil artık Irmak’ı sıkı takibe almıştı. Kulağı hep onların dairedeydi. Alt kattan gelecek sesleri kaçırmamak için hep tetikteydi. En ufak tıkırtıyı bile izliyor ne olup bittiğini yorumlamaya çalışıyordu. Tabii bir amacı da Irmak’ı kapıda yakalamak, tesadüfmüş gibi karşılaşmaktı.”
Bana şöyle bir baştan ayağa baktı. Ayaklarımı karnıma doğru çekmiş, koltuğa yanlamasına büzülmüş örtünün altında onu dinliyordum. Açıkta kalan tek yerim ayaklarımdı. Bileklerime kadar görünüyordu ayaklarım. Her zamanki gibi güzeldiler. Ayaklarımı beğenirdim. Cemil’in de gözleri ayaklarımdaydı. Bakışlarının farkındayım der gibi ayaklarımı örtünün altına çektim.
“Çok zordu Irmak’ı yakalamak, günlerce izledi. Ve bir gün tam tüm umutlarını yitirmiş, artık izlemeyi bırakacakken hiç ummadık bir anda karşılaştılar.”
“Sonra?”
“Sonrasını birliktte yazacağız.”
Cümlesini tamamlar tamamlamaz oturduğu yerden kalkmış, beni kucaklayıvermişti.