Fatih’in “Ama ben seni çok seviyorum Nehir Abla!” diye ağlamaklı bir sesle hamlesi beni irkiltmiş biraz da sarılmasın diye sert bir hareketle kendimi geri çekmiştim. Fatih de tutayım da düşmesin diye bana doğru hamle yapmış, ben ondan kaçmak için iyice kendimi geriye doğru atmış, tangır tungur sandalyeleri devirerek kendimi yerde bulmuştum. Bana doğru hamle yapan Fatih de üzerime düşmüştü.
Benim düşmelerim meşhurdur. Kuzenim Berke’yle de böyle durumları çok yaşamıştık. Halamın bizi yakalaması da bu sayede olmuştu.
Ben bunları düşünürken Fatih çoktan dudaklarıyla dudaklarımı bulmuş, öpmeye çalışıyor, bir yandan da sarsak hareketlerle kalçamı, memişlerimi okşamaya çalışıyordu. Üst komşuyla o muhteşem anları yaşamamış olsam hemen kendimi bırakırdım. Ama o kadar doygun bir halim vardı ve aklım adamla, onunla yaşadıklarım doluydu ki Fatih’in arzularına karşılık verecek halde değildim. Yoğunlaşamıyordum.
Dudaklarımı sıkıca kilitlemiş, üzerime baskı yapan Fatih'i iki elimle omzundan itmeye çalışıyordum. Tüm bunlar bir dakika kadar kısa bir süre içinde olmuştu. Kapı çalınca Fatih de daha fazla ısrar etmenin doğru olmayacağını anlamış olmalı ki üzerimden kalkmıştı.
Düşerken öyle çok gürültü çıkarmıştık ki alt kattaki kaynanamın duymamasına imkan yoktu. Duymakla kalmamış, küslüğümüze aldırmadan “Ne oldu bu kıza!” diye koşup gelmişti Muteber Hanım. Sesi duyan bir kişi de üst kattaki yazardı. Demek ki kulağı bizim evde, yani bendeydi. Bu hoşuma gitmişti.
Ne diyeceğimi bilememiş, “Fatih’e çay veriyordum, dengemi kaybetmişim” diye geçiştirmeye çalışmıştım. Hâlâ adını bilmediğim yazar sevgilim, merdivenin başından bu durumu tasvip etmediğini belirten bir bakış atmış, evine dönmüştü. Kaynanam ise bu gelişmeyi barışma vesilesi olarak görmüş, “Deprem olmuş gibi ses çıktı! Bir yerine bir şey olmadı ya!” diyerek içeri dalmıştı.
Niyeti eve kolaçan edip, ne olup bittiğini anlamaktı herhalde. Engel olursam kuşkusu artardı. İçeri buyur ettim. Akşam eve dönerken ne olup bittiğini Ömer’e yetiştireceği kesindi. En iyisi doğru bilgi vermesini sağlamaktı.
Fatih’e gitmesini işaret ederken, Muteber’i salonun en muteber koltuğuna oturtup, “çay demlenmiştir, karşılıklı birer çay içeriz” diye mutfağa koşmuştum.
Bu baskın tarzında geliş Muteber Hanım’la küslüğümüzü bitirmiş oluyordu. Birlikte sabah kahveleri, öğleden sonra çayları başlayabilir ve istersem artık onunla beraber günlere gidebilirdim. Ama o hevesim yoktu. Kaynanamdan soğumuştum, onunla birlikte hiç bir şey yapmak istemiyorum, günlere de merakım kalmamıştı. Kendi yalnızlığımda mutluydum. Bir tek İnci’nin eksikliğini hissediyordum.
Yine de Muteber Hanım’ın gelişlerini önlemem mümkün değildi. Kadın soğuk davranmama da aldırmıyordu, sanırım küslüğümün tamamen geçmemesine yoruyordu bu halimi. Neyse ki bu gelişleri sabah kahveleriyle sınırlamayı başarmıştım. Öğleden sonraları çay içmeye ise gitmiyordum.
Facebook’ta eski arkadaşlarımı arama merakım da azalmış, hatta bitmişti. Başta Tülay, birkaç okul arkadaşımla SMS üzerinden mesajlaşıyorduk, bu da bana yetiyordu. İnci olmadan video izlemek ise keyif vermiyordu. Bir sabah Tuğba’nın laptopu veremeyeceğini, birkaç gün işyerine götürmesi gerektiğini söylemesi üzmemişti. Beni üzen, daha doğrusu üzmek için yaptığı hamle ertesi akşamüstü işten döndüğünde gelmişti.
Kapıyı açtığımda yüzünün halinden hoşuma gitmeyecek şeyler söyleyeceğini anlamıştım. İçeri buyur ettim. Ama kabul etmedi. Ayaküstü konuşmak istiyordu. Gerçekte ayaküstü konuşulacak bir şey değilmiş söyleyecekleri.
Aslında hafta içi her akşam laptopu Tuğba’ya veriyor, her sabah alıyordum ve o zamanlarda da laptopunu kontrol edebilir benim ne yaptığımı öğrenirdi sanırım. Ev işlerinden laptopuna bakma fırsatı pek olmuyordu akşamları ya da o zamana kadar aklına gelmemişti. Neyse ne! Sonuç olarak internet uygulamasının “geçmiş” bölümünü ayrıntılı olarak incelemiş ve benim yasaklı sitelere girip bol bol video seyrettiğimi öğrenmişti.
Öğrense ne olur, diye düşüneceksiniz ama bunu bir tehdit nedeni olarak görmesi ve bana söylemesi hoş değildi. Kocamın bilmemesini istiyorsam bunun bir bedeli olmalıymış.
Önce para isteyecek galiba diye düşündüm ama konuşmasına verdiği gizemden daha başka bir şey peşinde olduğunu anladım. Lafı ağzında geveliyordu. Kolayca söyleyemeyeceği bir şey isteyecekti herhalde.
Kafam atıvermiş, “Derdin ne Tuğba. Açık konuşsana!” deyivermişim. Sesim biraz da yüksek çıkmış olmalı ki, Tuğba komşular duyacak der gibi bir hareket yapmıştı. “Duyarlarsa duysunlar!” dedim sinirle.
Tuğba, merdivenleri tırmanan Ömer’i gözüyle işaret edip “Ben kocan bile duymasın istersin, diye düşünmüştüm. Sen komşular duysun diyorsun” demişti.
Tepem iyice atmıştı. “Komşuların duymasında gerek yok, haklısın ama kocama hemen söyleyeceğim, bilmesi iyi olur” diye karşılık vermiştim sert bir sesle.
Ömer’in iyice yakınlaştığını gören Tuğba “Neyse bu konuyu yarın sabah konuşuruz, laptopu sana bırakırken…” demiş, evine kaçmıştı.
Kocamın bilmemesi karşılığında ne isteyecekti acaba? Sorun etmemiştim ama kafama da takılmıştı. Sabaha kadar gözüme uyku girmeyeceği,, Tuğba’yla tekrar görüşene kadar merak edeceğim kesindi. Laptopu yine de bana bırakacağını söylemesi ise herhalde küsmek istemediğinini işaretiydi, tabii lafın gelişi söylememişse. Buna da dikkat etmiştim.
Tedbir olarak, akşam yemek yerken Tuğba’nın söylediklerini kendime göre uyarlayıp anlatmıştım Ömer’e. “Tuğba’nın laptopundan bir kaç video izlemiştim. Kocan duymasın kızar diye beni uyarıyor,” diyerek iyice yumuşatmıştım meseleyi.
Ömer de gülmüş, tatlı bir sesle “Tabii ki kızarım. Niye birlikte seyretmedik” demişti.
“Kendi laptopumuz olsa seyrederdik. Sabah alıp akşam veriyorum, biliyorsun. Birlikte seyredecek zaman yok” diye karşılık vermiştim.
O da “Tamam, tamam!” demişti, “Şu borçları biraz kolaylayalım ilk iş olarak sana bir laptop alacağım, rahat rahat izleriz ne istersek. Bu arada sen de video izleme işini bırak, komşuların ağzına sakız olmayalım.”
Kocamın en tatlı yanı buydu, başkasının mesele edip kavga çıkaracağı konuları bile büyük bir olgunlukla karşılıyordu.
Ertesi sabah içim rahat açmıştım kapıyı Tuğba’ya. Ama Ömer’le görüştüğümü, tehditlere pabuç bırakmayacağımı söylemeyecektim. Çünkü ne isteyeceğini merak ediyordum.
Dün akşamdan bu sabaha biraz çekingenleşmiş gibiydi Tuğba, o atak halleri de kalmamıştı. Mahsuscuktan, “Sabaha kadar gözüme uyku girmedi. Ne isteyeceksin diye merak ettim” dedim.
“Önemli değildi, boşver” deyip laptopu uzattı ama almadım.
Olmaz der gibi başımı iki yana sallayıp “Kalsın yeni deliller yaratmayayım” diye karşılık verdim.
Sesimdeki kırgınlığı fark etmiş, gülümseyerek ortamı yumuşatmaya çalışmıştı. “Şaka ediyordum, canım. Hemen de inandın mı! Ama benden sana tavsiye, laptopu kapatmadan geçmiş bölümünden aramaları silmeyi ihmal etme” deyip laptopu elime tutuşturup gitmişti.
Tuğba’nın merdivenden inişini izlerken bir an arkasından laptopu fırlatayım da kafasında kırılsın diye düşündüm. Tabii ki öyle bir şey yapamazdım ama bu ödünç laptop işine de soğumuştum. Üst komşuyu, yazar sevgilimin kimliğini merak etmesem de açmazdım. Ama adama kafayı takmıştım ve hakkında mümkün olan tüm bilgilere sahip olmak istiyordum. Gerçekten yazar mıydı? Yazıyorsa ne yazıyordu! Diye meraklarım yoktu tabii. Benim merak ettiğim çevresindeki kadınlardı. Çapkın mıydı? Efendi mi? Böyle şeyleri bilmek, varsa rakiplerimi tanımak istiyordum.
Adını bile bilmediğin adamın hakkında nasıl bilgi toplayacaksın, diyeceksiniz. Haklısınız. Adını öğretmenin çok kolay bir yolu vardı aslında, bakkala sorabilirdim ama dikkati çekerdi. Hele Tuğba’nın tavırlarından sonra daha da tırsmıştım. Kimseye sormayacaktım. Apartmanın girişindeki zillerde adının yazması düşük bir ihtimaldi ama kendi kapısında yazıyor olabilirdi. Ne de olsa adam yazardı, geleni gideni olurdu, postası, kargosu bol olurdu.
Bu tabii ki fikir yürütmeydi. Kapısında bir şey yazmaması büyük ihtimaldi. Yine de araştırmalarıma oradan başlamaya karar verdim. Kapıda adı yazmıyorsa aşağıdaki zillere bakacak orada da adını bulamazsam, posta kutusundaki mektupları, faturaları inceleyecektim. Faturalardan umutluydum, otomatik ödeme icat olduğundan beri kimse faturaları almıyordu ve posta kutuları fatura dolu oluyordu.
Üzerimde bluz ve penye bir tayt vardı. İki dakika kapının önüne çıkacağım diye üstümü değiştirmeye üşenmiştim. Kalçalarımı örten, diz altına kadar inen uzun yeleğimi giyip çıktım.
Dediğim gibi adam tam üst katımızda oturuyordu. İki adımda kapısının önüne varmıştım bile. Kapısına, ziline şöyle bir göz atıp hemen kaçacaktım. Kendi katımızdan daha üst kata çıkarak suç işliyormuşum, birine rastlarsam izah edemem gibi bir duyguyla dolmuştum çünkü.
Öğleye geliyordu, işe giden gitmişti. Ortalık sessizdi. Ben de ayaklarımın ucuna basarak, hiç ses çıkarmadan hareket ediyordum. Ayaklarımda şıpıdık terlikler vardı, onlar biraz ses çıkarıyordu ama duyulmaz diye umdum.
Hesap etmediğim adamın işe gitmediği, sürekli evde olduğuydu. Yazarlar evlerinden çalışıyordu herhalde. Hiç yazar tanımadığım için böyle bir bilgim de yoktu, doğal olarak. Tam kapısının önüne gelmiş, zilin üzerinde bir şey yazıyor mu, diye bakıyordum ki kapı açıldı ve yazarın evde olduğunu öğrenmiş oldum.
Suratı asıktı. Sanırım kapıda hırsız var sanmıştı. Biraz da sert açmıştı kapıyı. Sesten ürkmüş, yerimde zıplamıştım suçüstü yakalanmanın korkusuyla.
Beni karşısında görmekten şaşırmış gibi değildi. Aksine hoşuna gitmiş gibi dudaklarının kenarında küçük bir gülücük bile belirmişti ama kaşları hala çatıktı.
Kenara çekildi, başıyla içeri girmemi işaret etti. Kuzu kuzu girdim.