3.Bölüm
"Aynı masalları dinlemelerine rağmen,
ötekiler hiç böyle bir şey yaşamadılar."
~
İçimi kemiren, orada büyüyen bir şeyler vardı.
Değişik bir his beni sarıyor, düşüncelerime karışarak kendine yer açıyordu. Diğer hislerin ve cümlelerin önünü tıkayan bu tortumsu his sürekli elimi boğazıma götürmeme ve derin bir nefes almama neden oluyordu. Sanki çakıl taşının ilerlediğim treni sarstığını yoldan çıktıktan sonra anlamışım da korkmaya yeni başlamışım gibi. Bir şeylerin artık yoldan çıkmak zorunda olduğunu bilen ama alışkanlığını terk edemeyen bir insanın çaresizliğini tadıyordum. Bir yabancının yanında uyumamdan beri değişen hiçbir şey yoktu oysaki hayatımda, bu yüzden içimdeki bu hissin onu bir daha göremeyeceğimi bilmenin verdiği huzursuzluk diye adlandırdım. Bunu kabul edince tortu daha da katmanlaştı ve o his ağdalı, yapışkan bir sıkıntı olarak içime çöktü.
On dokuz yıllık hayatımda, daha çocukken dahi her şeyin belli bir düzende ilerlediğini ve her şeyin bir nedeni olduğunu düşünürdüm. Her çocuk gibiydim, benim de hayallerim ve imkânsıza yakın isteklerim vardı ama yavaş yavaş, belki de olması gerekenden önce kaderin varlığına inanmıştım. Şikâyet etmek ya da tersine çevirmek için çabalamak anlamsız geldiğinden beri hayallerimi küçük, ulaşılması kolay tutmuştum. Bir üniversite kazanmak, ardından mesleğimi yapmak ve mavi bir vosvos almaktan oluşuyorlardı. Bazen zihnim ipin ucunu kaçırır, beni asla yapamayacağım sahnelerde başrole koyardı ama kendimi bildiğim için daha gerçekçi hayaller kurmaya meylederdim. Ben kendi halinde bir kızdım ve hayatımın da kendi halinde akıp gideceğini düşünüyordum.
O gün ona rastladığımdan beri farklı bir yola girdiğimi düşünmeden edemiyordum. O anların sıradan olduğunu düşünseydim, belki yine her şeyin aynı rayda gideceğini bilir ve üstümdeki bu histen kurtulabilirdim ama ruhumun en derin noktalarında bile hissettiğim bu farklılığı bir türlü inkâr edemiyordum. O adam kimdi bilmiyordum, adı neydi bir fikrim yoktu ama üstümdeki bu hissin sebebi oydu. Süregelen bir alışkanlığı bitirmeye çalışıyormuşum gibi bir histi bu. Benim isteğim dışındaydı ve kesinlikle tahmin edilemezdi.
"Ekin?"
Melisa'nın bana seslendiğini duyduğumda dalgın bakışlarımı ona çevirdim. Az önce odaya girdiğini duymuş ama başımı dolabımdan ayırmamıştım. Gelmeden önce dikildiğim gibi kıyafetlerime bakarak öylece duruyordum ve dakikalar akıp giderken peşlerine zihnimi de taksınlar, beni düşünmekten kurtarsınlar istiyordum ama değişen tek şey hiçbir şeyin değişmemesi oluyordu. Hala aklımda Emir'le yemeğe çıkarak hem ona hem de adını dahi bilmediğim yabancıya haksızlık yaptığım düşüncesi vardı. Bir de keşke mavi kaplumbağam olsaydı da, Emir beni almaya gelmeseydi diye düşünüyordum ama o daha gerilerde kalıyordu. Ön planda sadece mavi gözler vardı.
"Neden orada dikiliyorsun?" diye sorduğunda gözlerimi siyah kumaş pantolondan alıp ona baktım yeniden. Pantolonu çıkarıp uzattım.
"Sence böyle bir şey mi giymeliyim?"
"Nereye gidiyorsun?"
İçimi çektim. "Emir ile yemeğe." Sesimin tonu beni sanki zorla götürüyorlarmış gibiydi ama Melisa bunu umursamadı. Gözleri neşeyle kısılırken güldü.
"Hani şu sana bakan çocuk mu? Demek çıkmaya başladınız!"
"Hayır, hayır," dedim ellerimi iki yana sallayarak. Bu elimdeki pantolonun yere düşmesine neden oldu. Eğilip aldım ve askıya asarak buruşmasına mani oldum. Düzen ve disiplin çocukluğumu esir alan iki kelimeydi ve aslında kelimeden daha fazlasıydılar. Bu iki kelime bir kelimeye; o kelime ise her şeyime etki ediyordu: Babam. Bir askerin kızı kendini, odasını, zihnini dağıtamazdı. Ona yakışmayan, aileyi utandıracak şeyler yapamazdı. Bir adamla parkta uyumak? Kendi kendime güldüm. Herhalde bunu bilse tıpkı annem gibi olduğumu söylerdi.
Melisa kaşlarını kaldırdı. Bir dalgınlaşıp bir gülümsememi tuhaf buluyordu. "O halde ne?" dediğinde ellerimi belime koydum.
"Yemeğe davet etti, kıramadım. Zaten kimseyi geri çeviremiyorum," diye mırıldandım.
"Bana bundan fazlası varmış gibi geldi," diyerek başını yeniden kitabına çevirdi. Elinde her boş vaktinde yaptığı gibi çalıştığı bir ders kitabı vardı. Dişle alakalı, resimli bir kitaptı. Sanırım yapamayacağım tek meslek buydu, birini kessem bile dişini sökemezdim.
Yeniden içimi çektim. "Aslında sorun yemek yemek değil, ona umut vermiş olacağım ve bunu istemiyorum."
"Neden?" Gözleri beni bulunca nedenini direkt anladı ve gözlerini devirdi. "Şu parktaki çocuk, değil mi?" Tepki vermedim ama gayet ortadaydı onayladığım. "Sana söylüyorum, bir daha göremeyeceğin biri için kendini üzüyorsun. Emir anlattığın kadarıyla kibar ve hoş biri gibi, neden onunla olmayasın ki?"
"Belki onu görmeden önce sorsaydı sorun olmazdı ama şimdi ihanet ediyormuşum gibi hissediyorum. Biliyorum, çok anlamsız ama ne yapabilirim?" Duraksadım ve asıl canımı sıkan buymuş gibi sesimi yükselttim. "Daha ne giyeceğimi de bilmiyorum zaten!"
"Siyah, abartısız bir elbise giyebilirsin. Sana yakışıyor, gözlerinle de güzel oluyor." Dolaba dönüp olmadığını bile bile askılara bakındım. Özel bir yere gideceğim zaman anneme uğrar, evdeki dolabımdan bir kıyafet seçerdim çünkü yurda süslü kıyafet taşımıyordum. Burada sadece günlük kıyafetlerim vardı. Annemi aramayı unuttuğum gibi gidip kıyafet almayı da unutmuştum ve böylece kalakalmıştım.
"Ne yazık ki, burada gecelik bir elbisem yok," diye mırıldanırken onun yatağından kalktığını hissettim. Aynı anda telefonum çalmaya başlayınca yatağıma yürüyüp arayana baktım: Oğuz'du. Neden aradığını merak ederek kaşlarımı çattım ve aramayı yanıtladım.
"N'apıyorsun?" diye sorduğunda yatağa oturdum. Melisa ise kendi bazasını açmış karıştırıyordu.
"Hazırlanıyorum," dedim huzursuzca. Oğuz'la bunu konuşmak tuhaftı ki bir an sonra bunun için aramadığını anladım.
"Tamam," dedi geçiştirir gibi. "Gidince adresi mesaj at bana."
"O niyeymiş?"
"Kız başına bırakmam seni, arkalarda oturur izlerim." Bu dünyanın en komik cümlesiymiş gibi gülünce homurdandı. "Cadı gibi gülüyorsun, tüylerim diken diken oldu."
Kulağıma yeni bir aramanın çağrısı gelince, "Bekle," dedim. "Pelin arıyor. Sözleştiniz mi siz?" Pelin'in çağrısını geri çevirip hala açık olan Oğuz'la konuşmamıza ekledim onu. Sık sık yaptığımız gibi bir konferans konuşması açmış oldum.
"N'aber aşkım?"
Oğuz'la aynı anda, "İyiyim," deyince Pelin korkuyla içini çekti. "Bu da mı buradaymış? Neyse neyse, n'apıyorsun anlat. Gittin mi yemeğe?"
"Hazırlanıyorum," diye tekrar ettim. O sırada Melisa elindeki elbiseyle yanıma geliyordu. Elbiseyi omuzlarından tutup önümde açtığında ona gülümsedim.
"Bence turuncu giymelisin, cıvıl cıvıl olursun. Makyajını da pembe tonlarında yap ki..." Hattan düşme sesi gelince telefona baktım, Oğuz konuşmadan çıkmıştı. Pelin duraksasa da devam etti. "... Yüzüne renk gelsin."
"Tabii," dedim siyah elbiseyi sessiz bir teşekkürle Melisa'dan alırken. Telefonu kulağımla omzum arasına sıkıştırıp aynanın karşısına yürüdüm. "Ben de turuncu giymeyi düşünüyordum zaten." Siyah elbiseyi üstüme tutarak baktım.
"Ya, işte aklın yolu bir!" Ben sessizce gülerken o bir anda içini çekti. "Ah ah..."
"N'oluyor yahu?"
"Bak ne diyeceğim... Emir'in Kaan adında doğaüstü, fiziğe aykırı bir ev arkadaşı var. Biyoloji adamın önünde diz çökmüş, kimya onun için oluşmuşçasına..." Zırvalamasına gözlerimi devirirken her zamanki abartısı da bir yandan komik geliyordu. "Siz çıkarsanız belki ben de onunla tanışıp yakınlaşabilirim."
"Sen bu çocuğu nereden gördün de böyle hayallere kapıldın bakayım?"
"Ben bir stalk kraliçesiyim aşkım, o iş bende," dediğinde yeniden gözlerimi devirdim. "Yani," derken gülümsediğini hissediyordum neredeyse. "Bugünkü buluşman iyi geçecek! Beni anladın mı?!"
"Tamam!" dedim onun gibi. "Kapatıyorum ben, hazırlanacağım daha."
Telefonu yatağa bıraktığımda kıza bir kez daha teşekkür ettim. "Melis," diye düzeltti. "Melisa'yı sevmiyorum, biliyorsun."
Başımı salladım. Bana verdiği elbiseyi üzerime geçirirken o da kitabına geri dönmüştü. Elbise dizimin üstünde biten, dantelli omuzları ve uzun kolları olan bir elbiseydi. Aynı dantel dokusu belimde de vardı ve kalın bir çizgi boyunca bedenimi sarıyordu. Melisa ile bedenlerimiz çok farklı olmadığı için elbise bana da olmuştu. Sadece bir tık boldu ama kötü durmuyordu.
Okuldan gelince yıkadığım saçlarımı taradım ve düzleştirip önlerini kulağımın arkasına sıkıştırdım. Bazamın altından geçenlerde aldığım siyah topukluyu çıkarırken bunları aldığım için şanslı olduğumu düşünüyordum. İnsanlara minnet etmekten nefret ediyordum. Melisa'yı bir yıldır tanıdığım halde bir şeyini alırken hep rahatsız olurdum. Oysaki yurtta kaldığımız için birinde olmayan bir şeyi diğeri verirdi sık sık, buna rağmen hoşlanmıyordum işte.
Koyu kırmızı ojelerime uygun rujumu dudaklarıma sürerken saate bir göz attım. Sekize geliyordu, birazdan Emir beni arar ve aşağıda olduğunu söylerdi. Dedikodularla uğraşmamak için sokağın başına gelmesini istemiştim bu yüzden üstüme mont almam şarttı. Makyajımı bitirip montumu giydikten sonra topuklu ayakkabılarımı ayağıma geçirdim ve iyi bir gece dileyen Melisa'ya gülümseyip teşekkür ettim.
"Kendini rahat bırak," diye tembih etti. "Eğlenmeye bak. Olmayan birini düşünme."
Gülümseyen yüzüm asılırken başımı salladım. Bir an için aklımdan çıkmış yabancı yeniden tahtına otururken yurt odamdan çıktım ve içinde sadece para ve telefon bulunan küçük el çantamı sıktım. Kendimi rahat bırakmayı deneyecektim ama Emir'le yemeğe gidiyor olmam çekinmem için yeterliydi.
Ben girişe inmek için asansörü çağırırken Emir aradı ve aşağıda olduğunu söyledi. Nefesimi tutarak onayladım ve asansör gelince derin bir nefes verdim. Doğrusu fazla muhabbetimiz olmadığı için boş boş birbirimizin suratına bakmaktan, gece boyu konuşacak bir şey bulamamaktan endişe ediyordum. Böyle olması birbirimize uygun olmadığımızı anlamamızı sağlardı ve bu da işime gelirdi ama yine de katlanılmaz derecede sıkıcı bir akşam olurdu.
Girişteki kadının dikkatli gözleri beni rahatsız etse de umursamıyormuş gibi yanından geçip gittim ve serin havaya çıktım. Bu akşam ılık bile sayılırdı. İstanbul bu yıl diğer yıllara göre daha soğuk bir sonbahar yaşatıyor olsa da dengesizliğinden asla ödün vermiyordu. Çıplak bacaklarımı yalayan serin rüzgâr olmasa ılık diyebileceğim bir hava vardı ama yine de titredim. Adımlarımı hızlandırıp sokağın başına yürüdüm.
Bakış açıma giren lüks bir jeep arabaya onun mu diye gözlerimi kısarak bakarken arabanın sürücü kapısı açıldı. Beni dikiz aynasından görmüş olmalıydı. Emir arabadan inerken önce böyle bir arabası olmasını yadırgadım, ardından babasının milletvekili olduğunu anımsayarak normal karşıladım. Bu da bir başka konuydu tabii. Öyle bir aileden gelen birine göre fazla bizden biriydi. İnsanları üstün görmeyi sevmesem de, zengin aile çocuklarının yaşadığı bir okulda okumak sınıf ayrımlarını net bir şekilde görmemi sağlıyordu. Emir ise bizdendi işte. Onun parasını konuşturduğunu fazla görmemiştim. Özel bir okulda okuduğum için yaşıtlarımın sahip olduğu lükslere alışkın sayılırdım. Oğuz'un ve Beril'in de arabaları vardı, yalnızca Pelin ve ben yayaydık.
Yanına gittiğimde uzandı ve elini belime koyarak yanağıma bir öpücük bıraktı. Gerilirken kendimi ondan hafifçe uzaklaştırdım. Gülümsemeye çalışıp rahatsızlığımı örtmeyi denedim, neyse ki fark etmemişti. Ya da o da oynamayı seçti. Yemek yemeyi kabul ettiğim için arkadaş çizgisini bir adım aştığımızı düşünüyor olabilirdi ve haksız da sayılmazdı.
"Çok güzel görünüyorsun," dediğinde teşekkür ettim. "Sen de öyle," diye mırıldandım. Esen sert bir rüzgâr beni titrettiğinde yanımdan geçip yolcu kapısını açtı. "Daha fazla üşüme." Centilmen bir hareketti ama alışkın olmadığım için beni utandırmıştı.
Yanından geçerken parfümünü soluduğum için nefesimi tutup koltuğa oturdum. Eteğimi düzeltirken kapımı örttü. Arabaya geçince ani hava değişimi tenimi karıncalandırdı. Anlaşılan Emir soğuktan pek hoşlanmıyordu. Klima sonuna kadar açıktı ve içerideki sıcak hava akımı elle tutulacak kadar somuttu. Koltuğuna geçince bana yandan bir bakış attı ve arabayı çalıştırdı. Bir süre ikimiz de konuşmadık. Gözlerinde dans eden bir ışıltı vardı, önce heyecana yordum ama bu daha çok istediği bir şeyi elde etmiş insanın zaferini andırıyordu. Belki de sonunda cesaret ettiği için kendinden memnundu.
Bir süre ikimiz de konuşmadık, benim söyleyecek bir şeyim yoktu. Sessizliği aynı anda fark etmişiz gibi "Deniz ürünleri sever misin?" diye sorunca bunu bir şeyler konuşmak için yaptığını düşündüm.
"Aslında aram pek yoktur," dedim. "Yine de bazı şeyleri denemek istiyorum."
"Ne mesela?"
"Mesela karides yemek istiyorum ama görüntüsü hoşuma gitmiyor. Kalamar da yemedim hiç." Sözlerime güldü.
"Çok güzel bir deniz ürünleri restoranına götürüyorum seni. Bugün o sevimli karideslerden denemek ister misin?" Tek eliyle yaptığı "sevimli" kısmındaki tırnak işaretine karşı yüzümü buruşturdum.
"Hayır, hazır olduğumu sanmıyorum," dediğimde sesli güldü bu kez. Sanki ciddi bir şeyden bahsediyormuşuz gibi söylemiştim.
"Tamam. Sen hazır olana kadar bekleyeceğiz, n'apalım?" dedi şakayla içini çekerek. Araba hafif bir trafiğe karışırken ısıyı kıstı. Buna sevindim çünkü ensem sıcaktan terlemeye başlamıştı. Montumu çıkarıp bacaklarımın üstüne koydum.
"Bugün kalamar yiyelim, olur mu?" dediğimde başını bana çevirdi. "Ne istersen o," dediğinde gözlerindeki derinlik içimi sıkıştırmıştı. Bakışlarımı camın ardına çevirip içimi çektim sessizce.
Onunla yemeğe çıkarak ne kadar ciddi bir şey yaptığımı idrak ediyordum. Yemeğin sonunda bunu ileri taşımayı teklif ederse, "Kusura bakma, yemeğe geldim ama ben başkasını düşünüyorum," desem, dünyanın en berbat insanı olurdum. Yaptığım buydu; ona umut veriyordum ama aklımda başkası vardı. Aramızda tuhaf bir sessizlik olmuştu, yalnızca nefesimin ve tekerleklerin sesini duyuyordum. Emir beni yemeğe davet ederek duygularını açıkça göstermiş oluyordu, şimdi sıra bendeydi. Ya ona dönecek ya da tamamen sırt çevirecektim. Bu sırt çevirmenin aramızdaki arkadaşlığı da tamamen bitirmesinden endişe ediyordum. Diğerleri onunla arkadaş kalırken, bizim birbirimizden kaçtığımız bir okul ortamı hiç güzel olmazdı.
Tuhaf sessizlik işkenceye dönüşmeden bir restoranın önünde durduk. Emir arabadan çıkıp kapımı açtı ve elini uzattı. Eline tutunarak dışarı çıktım ve koluma düşen çantamı düzelttim. Biraz rahat olmam gerektiği konusunda kendimi uyardım. Daha onun adını bile bilmiyorken ihanet düşüncesi çok komikti. Vale yanımıza gelip Emir'in elinden arabanın anahtarını alırken etrafıma bakındım. Geldiğimiz restoranın ismi Yakamozdu. Deniz ürünleri servis eden bir yer için çok yaratıcı bir isimdi doğrusu.
"Hoş geldiniz efendim," diyen garsona Emir kısaca başını salladı. Yüzünde ulaşılmaz, uzak bir ifade vardı. Az önce bana gülümseyen çocuk arabada kalmış gibi farklıydı şimdi. Camından yumuşak, sıcak ışıkların yansıdığı restorana girerken cam kapı bizim için iki yana açıldı. Güler yüzlü bir kız bizi karşılayıp rezervasyon sorarken Emir'in koluna adeta yapışmıştım. Böyle yerlerde hep yabancı hisseder, gerilirdim.
Emir ismini verip kızın kontrol etmesini bekledi, ardından montlarımızı vestiyere bırakıp bizi karşılayan bir garsonla masalara doğru ilerlemeye başladık. Bunlar bana göre çok fazlaydı. Bir hamburgerciye gitmeyi burada gerilmeye yeğlerdim. Onun için böyle yerler sıradan olsa da beni boğuyordu. Fazla lüksten ve gereksiz ilgiden hoşlanmıyordum.
Restoranın yemek kısmı çok hoş kokuyordu, kokuyu çıkarmaya çalışırken masaların üzerindeki çiçekleri görüp kaynağını anladım. Genellikle iki kişilik masaların üstü beyaz bir örtü ile örtülmüş, üstlerine karşılıklı iki mum ve küçük bir vazo konulmuştu. Burası ilk buluşma için kesinlikle iyiydi, romantik ve sıcak bir ortamı vardı. Hafif bir piyano sesi uzaklardan geliyor, bu sese yemek yiyerek konuşan çiftlerin uğultusu karışıyordu. Rahatsız edecek hiçbir şey yoktu ama gel gör ki benim kalbim kaburgalarımın arasında sıkışmıştı.
Garsonun bizi getirdiği masaya yanaştığımızda Emir önce davranıp sandalyemi çekti. Neredeyse kaşlarımı çatacaktım. Teşekkür edip yerime geçerken doğal bir tavırla gülümsedi ve karşıma oturdu. O bir milletvekili çocuğuydu ve kim bilir kaç tane kız için aynı şeyleri yapmıştı.
"Ee, beğendin mi bakalım?" diye ilgiyle sordu. Sanki beğenmesem kalkıp başka yere gidecekmişiz gibi ciddiydi.
"Evet, çok beğendim. Burası gerçekten çok güzel," dedim içtenlikle. Ellerimi kucağıma koyarak etrafıma bakındım. Bizim kadar genç olan başka bir çift yoktu. Bizimle gelen garson iyi bir gece dileyip uzaklaşırken yine baş başa kalmıştık.
"Ben de severim burayı," dedi etrafına bakınırken. "Benim için özel yerlerden biri."
"Öyle mi? Nedenini sorabilir miyim?"
Gözleri beni bulurken gülümsedi, gamzesi belirginleşti. "Aslında hayır, özel," dediğinde dudağımı ısırdım. Bana takılıyormuş gibi bakıp ellerini masanın üstüne bıraktı. Şu ana kadar ne giydiğine bakmadığıma şaşırarak üstüne kısa bir göz attım. Beyaz bir gömlek ve kaliteli koyu bir kot giymişti. Kot onun üzerinde spor durmamıştı. Kendine güveniyle her yere uyum sağlayabilirdi ve burada da sırıtmıyordu.
Yaklaşan garson önümüze menüleri koyarken sırtımı dikleştirip deri menüyü elime aldım. Deniz ürünleriyle aram yılda bir yediğim balıktan ibaret olduğu için ne seçeceğimi bilemiyordum. Kısa bir göz gezdirmenin ardından menüyü masaya bırakıp Emir'e onun seçmesini söyledim.
"Peki," diye mırıldandı gözleri yiyecek listesinde gezinirken. "Kalamar tava istiyoruz. Börülce ve yosun salatası da getirin, içecek olarak beyaz şarap."
"Her zamanki seçiminiz mi yoksa farklı bir tat mı istersiniz, efendim?" Garsona şaşkınca bakarken dudaklarımı birbirine bastırıp masaya döndüm. Ne hoş, o kadar tanınıyordu ki ne içeceğini biliyorlardı. Bu tarz siparişler bana komik gelirdi. Şu: "Barmen! Her zamankinden," olanlar.
Garson uzaklaşmadan önce önümüzdeki mumları yaktı. Emir ellerini masanın üzerinde birleştirmiş beni izliyordu.
Gözlerine bakmaya çekiniyordum. Bir arkadaşımla yemeğe gelmişim gibi değil, özel bir yemeği onunla paylaşıyormuşum gibi bir hava vardı üstümüzde. Sanki bu ilk randevumuzdu ve o da bunun hassasiyetini bana hissettirmek için bakıyordu.
"Ekin, teklifimi kabul ederek beni ne kadar mutlu ettiğini bilemezsin," dediğinde yerimde kıpırdandım.
Gülümsedim ve bir şeyler söylemek için kendimi zorladım ama aklıma hiçbir şey gelmiyordu. "Ben de mutlu oldum," diye mırıldandım. "Beni böyle hoş bir yere getirdiğin için teşekkür ederim."
"Çok fazla teşekkür ediyorsun... Burası yetersiz, daha iyilerine layıksın."
"Lütfen," diye mırıldanıp başımı utançla eğdim. Elimi alnıma koyup ısınıp ısınmadığını kontrol ettim.
"Ne?" dedi gülerek. "Utanacak mısın gerçekten?" Elimi çekip ona baktığımda muzip bakışlarını gördüm. O ışıltı yerini ciddiyete bırakırken ben de liseli gibi davranmamam gerektiğini kendime anlatmaya çalışıyordum. "Sana olan duygularımın farkında olduğunu biliyorum... Bence artık açık konuşmalıyız."
"Bence hiç gerek yok," dediğimde elimi tuttu masanın üzerinden. Çekmek için geç kalmıştım, iyice gerildim.
"Bence var," diye bastırdı. Konuşma konusunda kaçışımın olmadığını hissettiriyordu. "Bunca zaman beklediğim için hatalıyım, daha erken konuşmalıydım seninle. Ne için beklediğimi bilmiyorum ama içimden bir ses geç kaldığımı söylüyor. Gerçekten öyle mi, Ekin?"
"Şey," diye geveledim. Belki de içine doğmuştu başkasını düşündüğüm. "Sen benim arkadaşımsın."
Gözleri sıkıntıyla bulandı. "Arkadaş?" derken elini çekti, bunu fırsat bilip ellerimi eteğimin üstüne indirdim ve uçlarını çekiştirmeye başladım. "Davetimi kabul ettiğinde bir adım attığımızı düşünmüştüm."
Suçluluk hissi boğazıma yapışan eller misali geri gelirken, "Bak," dedim. "Sen çok iyi birisin. Naziksin... Ama seni hiç öyle..." Duraksayıp masaya baktım. "Düşünmedim işte."
Davetini kabul etmemin tek nedeni onu kırmak istemememdi. Biraz düşünse bunu görebilirdi ama erkeklerin bunu anlamasını beklemiyordum. Ona göre bu bir adımdı sadece. Düz bir şekilde.
"Tamam," dedi geri çekilirmiş gibi. "Acele etmeyeceğim, biraz daha beklerim ben. Sadece burada benimle olmandan mutluyum ve bu gece başka hiçbir şey düşünmek istemiyorum. Seni hiçbir şey için zorlamayacağım."
Derin bir nefes alıp, "Teşekkür ederim," diyordum ki bana kaşlarını kaldırarak bakınca dudağımı ısırdım. "Peki, peki, etmiyorum teşekkür," dedim. Sırıttı.
Sırıtışı ciddileşirken, "Yine de," diyerek gözlerimin içine baktı. "Kim gelirse gelsin, kimi seversen sev; her zaman yanında olacağımı bilmelisin. Sana asla zarar vermeyeceğimi... Tamam mı? Sen ne yapacağını bilemezken, ben orada olacağım." Kaşlarımı çattım, ona dik dik baktım. "O güne kadar bunu anlamayacaksın ama o gün sana seni sevmek nasıl bir şeymiş göstereceğim."
"Neden böyle diyorsun?" diye sordum huzursuzca.
"Bilmem," deyip yaklaşan garsona baktı. "Küçük bir his."
Garson önümdeki kadehe şarabı döküp bir yudum almamı beklerken ona dik dik bakıyordum. Bardağı dudaklarıma götürüp tadını almadığım bir yudum aldım ve başımı salladım. Şaraplarımız dolarken Emir'le bakışıyorduk. Diğer siparişler de masaya konduktan sonra ikimiz kalınca çatalımı elime aldım.
"Böyle konuşmalardan hiç hoşlanmam," dedim. "Sonsuza kadar beni sevmeyeceksin, gelecek için söz veremezsin."
"Belki. Bunu bilebilir misin?"
Çatalımı kalamara sapladım ve ona dik dik baktım. Ellerini havaya kaldırıp güldü. "Tamam tamam, bu kadar kızacağını bilseydim ağzımı açmazdım. Şu işe bak, sevdiğimi söylediğim için sinirleniyorsun."
Yumuşar gibi oldum. "Affedersin," dedim. "Huysuzluk ettim, haklısın."
İçtenlikle güldü. "Sadece seni biraz korkutmak istedim," dedi muzipçe. "Çok korkuyor gibisin. Sanki yanlış bir şey yapıyoruz." Kaşlarımı çatınca başını yana eğerek yumuşak bir ifadeyle gülümsedi. "Yapma, Ekin. Dediğim gibi. Sana benimle çık demiyorum, sadece iki arkadaş yemek yiyoruz."
"Başardın korkutmayı," dedim huysuz huysuz. "Ayrıca hiç endişeli değilim. Her şey yolunda. Biz de yemek yiyip yarın hiçbir şey olmamış gibi okula gideceğiz."
Kaş çatma sırası ondaydı. "Hiçbir şey olmamış gibi mi olacak gerçekten?"
"Bu arkadaşça bir yemek," diye direttim. İçini çekti.
"Güzel ve akıllı bir kızsın Ekin. Kalbini kıracak erkekler çıkacak karşına. Seni hak etmeyen erkekler. Bir gün beni seçmesen bile ben orada olacağım ve sana sahip çıkacağım," diye yineledi. "Arkadaşça," diye vurguladığında tırnaklarımı bacaklarıma batırıyordum. Birinin benim hakkımda ahkâm kesmesi, birisine muhtaçmışım gibi konuşması hoş değildi.
"Belki de kendi başıma devam edebilirim," dedim kaşlarımı kaldırarak. "Neden illa elimden tutmana ihtiyacım olsun ki?" Ağzını açtığında elimi kaldırarak onu susturdum. "Burası çok güzel ve ben böyle ağır şeyler duymak istemiyorum. Gecemiz güzel geçsin. Geleceği konuşmayalım, tamam mı?"
"Tamam. Özür dilerim."
"Ben de." Ne için dilediğimi biliyordum. Onu üzeceğim ve duygularına karşılık veremeyeceğim için üzgündüm. Benim seçimim o günden beri belliydi. Beraber uyuduğum yabancıyı düşünürken yediğim bir yemekte, gelecekte elimi tutacak kişinin Emir olmasına ihtimal vermiyordum.
Çatalının ucuna deniz börülcesi dolayarak bana uzattığında gergin hava dağılır gibi oldu. Biraz merakla biraz çekinerek tadına bakıp, "Hım," dedim. "Fena değilmiş." Ekşi tadı hoşuma gitmişti. Bir süre yemeklerin tadını çıkarıp okuldan ve insanlardan bahsettik. Tehlikeli konulardan kaçınınca neşemiz gelmişti.
Gülüşerek ev arkadaşıyla aralarında geçen bir olayı dinlerken gözüm girişe çarptı ve tüm vücudum bir anda buz kesti. Beklenmedik misafir beni olduğum yere çivilerken odağımı Emir'den kaybettim ve ellerimin buz kestiğini hissettim.
O, buradaydı. Buz gözlü, güzel yabancı buradaydı.
Çatalımı sesli bir şekilde tabağın kenarına koydum ve kekelemeye başladım. Bu arada o da beni görmüş ve bir an baktıktan sonra Emir'e bakıp içerilere doğru yürümüştü. Hayal görüp görmediğimden emin değildim. Emin olmam için peşinden gitmem gerekiyordu. O gün olduğu gibi.
"E-emir, b-ben..."
"Bir sorun mu var?" dedi arkasına dönerek. Şaşırmıştı, yüzünden belliydi.
"Şey, ben, hım, şey..." Derin bir nefes almaya çalıştım ama boğazıma takıldı ve öksürmeye başladım. Hayal olabilirdi, onu burada nasıl bulabilirdim ki?
"Ekin, ne oluyor?" Telaşa kapılmaya başlamıştı. Ayağa kalktım ve çantamı masada bırakarak aceleyle gittiği yöne baktım.
"Sorun yok ama acilen tuvalete gitmem gerek. Sen burada kal, tamam mı? Sakın gelme."
Emir ayağa kalkmaya yeltendi ama onu omuzlarından itip geri oturttum. "Hayır, otur. Hemen geliyorum."
"İyi olduğuna emin misin?"
"Evet," diyerek hızla restoranın girişine yürümeye başladım. Kalbimin sesi tüm sesleri silip merkeze yerleşirken kuruyan boğazım da daha önce oradan geçen tüm tatları yok etmişti. Kendi ayağıma takılmadan yürümeyi başararak yemek yenen kısımdan çıktığımda mutfağa bağlanan bir bölümle karşılaştım. Emir beni bu açıdan göremezdi, masamız içeride kalıyordu. Mutfak ile restoranın başka bir bölümüne açılan oda arasındaki duvara kadehlerin dizildiği ve şarapların alt raflara konduğu bir yer yapılmıştı. İşte oradaydı. Sırtı bana dönük olsa da o olduğunu biliyordum. Ellerim titriyordu, avuçlarımı eteğime bastırdım.
Üstünde diğer garsonların giydiği siyah pantolon, beyaz gömlek vardı. Siyah bir önlük belinden bağlıydı. Sadece gömleğinin kolları diğer garsonlar gibi bilekten ilikli değildi, sıvanmıştı. Raflardan aldığı kadehleri elindeki beyaz bir bezle parlatıyor ve tepsiye koyuyordu. Yine onu izlediğimi fark etti ve elindeki kadehi temizlemeye devam ederek bana döndü. Çatılı kaşlarıyla karşılaştığımda yine benden rahatsız olduğunu düşündüm. Belki de onu burada bulmamı takıntı olarak görmüştü. Bilmiyorum, mantıklı düşünmek şöyle dursun doğru düzgün bir şey bile düşünemiyordum. Onu yeniden görmüştüm. İmkânsıza yakın bir ihtimal gerçekleştiği için şanslıydım belki de. Bir an sonra çatılı kaşları yumuşadı, yüzünde silik bir gülümseme peyda oldu. Aynaya bakıyormuş gibiydi, gülümsediğimi o anda fark ettim.
İkinci kadehi de tepsiye koydu ve eğilip alt raflardan bir kırmızı şarap şişesi çıkardı. Usta hareketlerle mantarı çıkarırken yanına yürüdüm. Raftan aldığı başka bir kadehe şarabı doldurup bana uzattı. Gülümseyerek uzattığı kadehi aldım. Kendine doldurmadan mantarı geri tıkadı ve şişeyi yerine koydu.
Bunun anlamı neydi? Kader ya da tesadüf? Aklım karman çormandı. Hislerim net olsa da zihnimdeki düşünceleri süzemiyordum. Tek bildiğim onu burada görünce mutlu olduğumdu. Burada ne işi var, onun çalıştığı restorana gelmemiz tesadüf mü bilmiyordum. Cevapsız sorular merak uyandırırdı ama bilinip bilinmemesi her zaman önemli olmazdı. O dakikada da bizi burada buluşturan şeyi bilmemem mühim değildi. Sonunda Emir'in teklifini kabul ettiğimden beri boğazıma yapışan eller gitmişti ve o his de buhar olmuştu. İşte şimdi, onunlayken her şey olması gerektiği gibiydi. Ne eksik ne fazla. Ne doğru ne yanlış.
Şaraptan bir yudum aldım ve kadehime bakarak ağzımda gezdirdim. Tadı mükemmeldi. Kırmızı şarabı beyaz şaraptan daha çok sevdiğime karar verdim.
"Güzel," diye mırıldandım. Sesimi ilk kez duyduğu için olsa gerek bir an duraksadı ve gözlerime baktı. Bir insanın gözleri nasıl bu kadar çarpıcı olabilirdi aklım almıyordu. Bir mavi nasıl bu kadar güzel dururdu? Neden benimle konuşmuyordu? Kelimelerin bir nedenden ötürü onu terk etmemiş olmasını umdum. "Burada ne yapıyorsun?" dedim. Sanki yıllardır tanışıyormuşuz da, havadan sudan sohbet ediyormuşuz gibi.
O ise yalnız kendisinin bildiği bir espriye gülümsüyormuş gibi yarım ağız gülümseyip tepsiyi eline aldı ve restoranın içinde kayboldu. Bu kez içimde terk edilmiş hissi yoktu. Onu bulmuştum ve içimdeki bir ses, bir daha kaybetmeyeceğimi söylüyordu.
Olduğum yerde kalmış bana kendi elleriyle sunduğu enfes şarabı yudumluyordum. İçtiğim üç kadeh beyaz şarabın üstüne kafam biraz dumanlıydı. Ancak dünkü gibi bir kaybolma olayı yaşamak istemediğimden Emir'in yanına uğramam gerektiğinin de farkındaydım. Elimde tuttuğum kadehi unutarak masamıza ilerledim. Sandalyeme geçtiğimde Emir kaşlarını çatmış bana ve kadehime bakıyordu.
"Şarap mı içiyorsun?" Bakışları ciddi ve rahatsızdı. Tek elini masaya koymuş diğerini bacağına yaslamıştı. Buraya geldiğimiz Emir'den farklı bir hava yayıyordu, daha resmi ve neredeyse korkutucuydu.
"Ah, evet," diye mırıldandım kadehe bakıp gülümseyerek. "Biri ikram etti, kırmadım." Kaşlarını kaldırdı. Zaten insanlar ellerinde şarap şişesi, gelene gidene içki ikram ederlerdi ya. Pek iyi bir bahane olmasa da iş görüyordu. O yarım aklımla da başka bir şey bulamamıştım. Ona güven verircesine gülümsedim. "Emir, benim gitmem gerekiyor."
"Bir şey var ve söylemiyorsun," derken yine o rahatsız bakışları yüzümde geziniyordu. Sarhoş gibi hissediyordum ama bunun nedeni alkol değildi. Sönmüş umudum öyle güçlü bir alevle canlanmıştı ki, değdiği her soluk yer canlı bir ateşle yanıyor, dumanı zihnime doluyordu.
"Hayır," diyerek ayağa kalktım. "Gece için teşekkür ederim. Harikaydı, çok eğlendim," derken çantamı omzuma takıyordum. Benimle beraber ayaklandı.
"Öyle olsun," diyerek elini beni durduruyormuş gibi kaldırdı. "Bekle, hesabı halledip seni yurda bırakayım madem."
"Hayır! Yani, gerek yok." Elimi gitmesi için salladım. "Sen hesabı hallet."
"Bu saatte tek mi bırakacağım seni? Bekle, geliyorum," dedi ve yanımdan ayrıldı. Gitmesini fırsat bilerek ters yöne doğru yürümeye başladım hızlı adımlarla. Ona yakalanmadan buz gözlü çocuğu bulmak istiyordum.
Emir beni aramaya gelecek diye içim içimi yerken onu gördüm. Boş tepsiyle yanıma gelip elimi tuttu ve tepsiyi şarap tezgâhına bırakıp beni peşinden yürütmeye başladı. Aklımdan Emir uçarken elimi tutuyor olmasına çocuk gibi seviniyordum. Üstünde "Personel harici girmek yasaktır" yazan bir kapıdan girip kapıyı örttü. Işık yoktu, kapı kapanınca etrafta hiç ışık kalmamıştı. O ise emin adımlarla yürüyüp bir adım yukarı çıkınca burada bir merdiven olduğunu anlayıp dikkatli bir adım attım. Tereddütsüz adımlarının ardından attığım ürkek adımlar onu da yavaşlatıyordu ama düşmek istemiyordum. Bir kapının gıcırtısını duyduğumda yüzüme serin bir rüzgâr çarptı. Beni çektiğinde çatıya çıktığımızı anlamıştım.
Çatıya çıkınca elimi bıraktı. Boşluğa düşmüş gibi hissetsem de yanı başımda olduğunu bilmek rahatlamam için bir parça ışık gibiydi. Bir daha öylece gitmesine izin vermeyecektim. Kader ya da tesadüf, onu yeniden görmem bir işaretti.
Rüzgâr onun bıraktığı avucumu devralmış gibi eserken içimde patlayan havai fişeklerin varlığını hissediyordum. Bu mucize gibi bir şeydi. Onun yanındayken paltomu aşağıda unutmuş olmam ve soğuğun tenimi ısırması sorun değildi. Yavaş adımlarla tırabzanlara doğru yürüdü, peşi sıra ilerledim. Yalnız bir kat yüksekte olsak dahi geldiğimiz yolun diğer tarafında kalan bu noktada deniz görünüyordu. Şehrin göz kırpan ışıkları bile vardı. Bir süre ışıkları izledik sessizce, ardından elini cebine atıp bir sigara paketi çıkardı. Bir tane çekip dudaklarına götürdü. Paketin ağzını tek eliyle açık tutarak bana uzattı ve zihnimi uyuşturan sesini ilk kez duyma şerefine eriştim.
"Sigara?"
Sigara... Dünyanın en güzel kelimesi. İlk kez duyan bir insanın sesleri duymaya başladığı anı yaşıyordum sanki. Sigara. Tek bir kelime ile dünyamı alt üst eden bu adam, bana ne yaptığının farkında mıydı?
Sesini duyar duymaz hızla başımı şehirden alıp ona çevirdim. Şimdi yeniden karanlığa gömülmüş ama az önce ışıklar güçlüyken gücünü onlardan alıyormuş gibi capcanlı olan buz mavisi gözleri dikkatle yüzümü inceliyordu. Paketten bir tane çekip dudaklarımın arasında yerleştirdim. Tek tük yaktığım sigaralar dışında içmesem bile onun uzattığı bir sigarayı nasıl geri çevirebilirdim? Elinden zehir olsa içerim derlerdi ya, doğruluğunu hissediyordum. İç dese içer, nereye isterse giderdim. Bu adam büyülüydü ve varlığıyla sıkıcı dünyamı da kendi güzelliğine boyuyordu.
Dudaklarımdaki sigaraya bakarak gülümsedi. Dudaklarının arasında sigara olması muhteşem gülüşünü etkilememişti. Çakmak çıkarıp önce benim sigaramı sonra kendi sigarasını yaktı. İçime derin bir nefes çekip, ciğerlerimin dumana alışmasını bekledim. Zehiri yavaşça dışarı üflerken ben denizi izliyordum, o beni.
"Sevgilin mi?" diye sorduğunda kalp atışlarım yine hızlandı. Kendimi buna alıştırmam gerekiyordu. Yoksa o her konuştuğunda böyle heyecanlanırsam yakında kalpten giderdim.
"Hayır."
Başka da bir şey demedi. Sigaramın yarısını içip yarısını rüzgârın içmesine izin verdim. "Burada ne yapıyorsun?" diye tekrarladım sorumu.
"Çalışıyorum." Ah, öylesine sakin, öylesine umursamaz konuşuyordu ki bu beni çıldırtacaktı. Her şeyi uygun bir kalıba sokmaya çalışıyordum ve demek ki burada çalıştığı için onu görmüştüm. İşte, süslü laflara gerek yoktu. Bu bir tesadüftü.
"Her gün burada mısın?" dedim. Sesimdeki umudu fark etmemesini umdum. Onun olduğu her yeri ezberlemek ve oralardan hiç ayrılmamak istiyordum.
Dudaklarını yalayıp nefesini yavaşça bırakırken gözleri dalgın bir tavırla denizdeydi. "Geçici bir iş." Yüzüme bakmıyor oluşu canımı sıkıyordu.
İzmariti atıp ayağımın altında ezdim, bu takıntı gibi bir şeydi benim için. Aheste aheste sigarasını içmeye devam ediyordu, düşünceden yumakların zihninde bir yerlere takıldığını, onları çözmek adına hiçbir şey yapmadığını hissedebiliyordum. Bedenlerimiz arasındaki mesafe kapanırken başını kayıtsızca bana çevirdi, bu burunlarımızın değmesine neden olacaktı neredeyse. Bu kadar yaklaştığımı fark etmemiştim ama o gözleri daha yakından görmek istiyordum. Bu güzelliği yeterince izlemezsem haksızlık etmiş olurdum. Güzeldi, yine de soğuk. Beni üşüten o gözlerdeki ifade miydi yoksa soğuk kasım rüzgârlarımı emin olamadım. Usulca titredim.
"Titriyorsun," dediğinde fark ettiğini anlamış oldum. "Önemi yok," diye mırıldandım.
Kaşları yine çatıldı, üst dudağını dişlerinin arasına çekip mükemmel burnunun kemerini sıktı. Sigarasını çatıdan atıp benden uzaklaşırken bir an gidiyor sandım ama gitmediğini biliyordum. O çatıdan çıktığında içime derin bir nefes çektim ve kollarımı bedenime sardım. Elimde hala küçük çantam vardı.
Kısa sürede geri döndü. Elinde genişçe bir minder ve beyazımsı bir battaniye vardı. Minderi kapının yanındaki duvarın kuytuda kalmış dibine atıp yanıma yürüdü. Onları nereden bulduğunu sorgulamadım. Battaniyeyi açıp bana dolarken yaklaşmıştı ve bu da o güzelim kokusuna yeniden kavuşmama neden olmuştu. Geri çekilip bana bakarken elleri kollarımdaydı. Yüzünde sürekli bir ikilem ifadesi vardı, nedenini merak ediyordum. Ben bile doğruyu yanlışı umursamazken o mu umursayacaktı?
Beni mindere doğru yürütürken gülümsedim. Mindere oturduğumda o da soluma geçmişti. Bacaklarımı onun tek bacağının üstüne gelecek şekilde kıvırdım. Şimdi sığmıştık işte. Gülmeden edemedim.
"Ne bu şimdi?" diye mırıldandım. "Seni burada bulmamın anlamı ne?"
Sessiz kalarak derin bir nefes aldı. Onunla sessizlik güzeldi ama konuşma isteğimi bastıramıyordum. Sesinin tınısını yeniden duymak istiyordum. "Madem burada çalışmıyorsun, ne işin var o zaman?" Yine sessizlik. "Öyle olsun," dedim kabullenir gibi. "Konuşma benimle."
Hafifçe güldüğünü hissettiğimde başımı kaldırıp ona baktım. Elini yavaşça yanağıma yaklaştırdığında gözlerimi kapattım refleks olarak. Parmağı usulca yanağıma değerken gözlerimi açıp ona baktım. Yanağımı cevap niteliğinde okşuyormuş gibi nazikti. Sanki cevap vermediği için özür diliyordu. Hafifçe gülümsediğimde gözleri yumuşadı. Konuşmadığı için dokunmuş ve gönlümü almıştı.
"Biz yanlış mı yapıyoruz?" diye fısıldadığımda sesim bana bile masum gelmişti. Ona hafifçe irileşmiş gözlerle bakıyordum. Ağzından çıkacak herhangi bir kelime veyahut bir bakış anlamama yetecekti.
"Yanlış yapıyorum," dediğinde yüzü yine rahatsız bir ifadeye bürünmüştü. Hiçbir şey söylemedim ve bir tepki de vermedim. Yanlış dese bile bunu hissettirmemişti, kendi kendisiyle konuşur gibiydi.
Yumuşak battaniyeyi sırtımdan kaydırdım ve ikimizin üstüne örttüm. Kolunu sırtımdan omzuma sardı ve beni sıkıca kendine çekti. Kokusu etrafımda bir perde gibi dalgalanırken ve denizden esen rüzgâr onun kokusuna karışırken kollarının arasında, ait olduğum yerdeydim.
"İnansaydım senin güzelliğinin içimdeki enkazı onaracağına, sana yemin ederim küçük kız soluğunu kendi soluğuma katardım, kanın benim için çağlardı," diye mırıldandı kulağıma doğru. Gözlerimi açmadım, ona daha da sokuldum. Düşüncelerime karışan koku öyle baskın ve uyuşturucuydu ki söylediklerine bir anlam veremedim. Kulağım göğsünün üzerindeydi, kalbinin atışı dünyamın nabzıydı.
"Burada ölebilirim," diye mırıldandım. Sesim ona yaslandığım için boğuktu.
"Belki yaşamaya başlayabilirim."
Onun kollarının altındayken ne Emir'in beni merak ediyor oluşunun, ne bu şehrin, ne de soğuğun önemi kaldı. Gece bize örtü; kalbi ninni, kokusu soluğum oldu.