2.Bölüm
"Şiddetle başlayan hazlar, şiddetle son bulurlar. Ölümleri olur zaferleri; öpüşürken yok olan ateş ve barut gibi."
~
Hayatım ilerleyen bir trense o benim raylarıma bırakılmış ufak bir çakıl taşıydı.
Vagonlarımı, içindeki yolcularımı sarsan bu ufak taş; belki bir rüzgârın savuruşuyla oraya gelmiş, belki tren yoldan çıksın diye bilakis Yaratıcı tarafından konulmuştu. Her hâlükârda olan olmuş, taş bizi iliklerimize kadar sarsmıştı. Ani, beklenmedik ve tahmin edilemezdi ve tıpkı buz dağına çarptıktan bir süre sonra geminin batacağını anlaşıldığı gibi bu trenin raydan çıktığı da bir süre sonra anlaşılacaktı. Çoğu insanın elde etmek için gezdiği, benim hayatımın olmadık yerinde istemsizce karşıma çıkmıştı. Ve bir bakışıyla beni çivilediği toprak bizim canlı canlı yanacağımız vatandı.
Onunla uyuyakaldığım ağaç dibini anımsamak yüzüme engel olamadığım bir gülümseme konduruyordu. Başka şeylere odaklanmak istiyordum ama yine de mavi gözlü yabancıyı düşünürken buluyordum kendimi. Yüzünü hatırladığımda ve elinin sıcaklığı sanki hala elimdeymiş gibi hissedebildiğimde kalp atışlarım hızlanıyor, kan kulaklarıma kadar sıçrıyordu. Elinin yüzüme dokunmasıyla uyanmış, onu bana büyük bir dikkatle bakarken görerek bir an nerede olduğumu unutmuştum. Elinin yüzümden çekildiği saniye neden burada olduğumu hatırlayarak gözlerimi kırpıştırdığımı ve bu sırada onun çözmeye çalışıyormuş gibi baktığını anımsadım. Bana neden öyle bakıyordu acaba? O anda ne düşünüyordu bilmem mümkün değildi ama keşke bilebilseydim. Yanına gelen ve uyuyakalan bir aptal olduğumu düşündüğüne karar verdim ve sanki o gerçekten böyle düşünüyormuş gibi ona kızdım.
"Ben aptalsam sen de öylesin," diye söylendim çıkardığım pijamamı katlarken. Oda arkadaşım Melisa kafasını kaldırıp bana iyi olup olmadığımı sorgulayan bir bakış attı. "Ben senin yanına geliyorum ama sen tek kelime etmiyorsun. Hoş, ne diyeceksin ki?" Yüzümü asıp elimde pijama altımla yatağa oturdum. Melisa'ya üç çocukla ortada kalmışım gibi bakıp "Bende ne adı ne de numarası var. Onu bir daha asla göremeyeceğim," diye mızıldandım.
"Sana tecavüz etmediği ya da hazır uyumuşken kaçırmadığı için şanslısın," diyerek gerçekleri yüzüme çarptı acımasızca. "Belki de görmeyecek olman daha iyidir? Sonuçta yaptığının savunulacak bir yanı yok."
"A, teşekkür ederim," dedim elimi kalbime koyup. "Sorsana düşünebildin mi o anda diye?"
Abarttığımı hissettiren bir bakış daha attı ve makyajını bitirdiğine karar vermiş olacak ki çalışma masasından kalkıp çantasına uzandı. "Güzel oldun," dedim mızmız gibi. Güzel olduğu için mızmızlandığımdan değil tabii, aklım bir daha göremeyeceğim yabancıda olduğu için böyle bir surat ifadesine ve sese sahiptim. Sanırım artık hayatım boyunca etrafa düşük kaşlarla bakacaktım.
"Bari seni taksiye bindirirken adını söyleseymiş," deyince bana hak verdiği için galeyana geldim, pijama altını fırlattım.
"Değil mi ya? Sonuçta biz orada özel bir an paylaşmıştık ama şimdi o benim için şehirdeki milyon tane insandan biri oldu. Adını bilseydim... Sesini duysaydım keşke."
"Şimdi sen tanımadığın bir adamla uyudun..." Montunu giydi. "...Uyuyakaldın Allah'ın bir ağacının altında..." Dolabından botlarını çıkarıp yere oturdu ve tekini ayağına geçirdi. "O da seni uyandırıp hiçbir şey demeden taksiye götürdü."
"Elimi tutarak," dedim. O yüzsüz gülümseme yine yüzüme yerleşti.
Diğer botunu da giyip ayağa kalktı. "Elini tutarak ama baksana yollayıp gitmiş." Kaşlarımı çatınca ayakkabıyla basmayacağımıza anlaştığımız yer halısını aşıp kollarını bana doladı. "Tamam tamam. Biliyorum, anlıyorum seni ama Ekin, lütfen. Onu bir daha görebileceğin için umutlanarak yaşama."
Yüzüm daha da asıldı. "Belki her gün o parka gidip onu beklerim?" dediğimde delirmişim gibi gözlerini büyütüp çantasına uzandı ve kaçıyormuş gibi abartılı bir yürüyüşle odadan çıkıp gitti.
Akşam yurduma geldiğimde sırıtmaktan duramadığım için ona olanları anlatmak zorunda kalmıştım, bu yüzden artık benim sırdaşımdı bu konuda. Ben de biliyordum insanların duyar duymaz bana bir şey olmadığı için şanslı olduğumu söyleyeceğini ama yapabileceğim bir şey yoktu; hala pişman değildim. Ben uyandıktan sonra elimi tutarak caddeye kadar yürümüştü, ben de koşulsuz onu takip etmiştim. Bir taksi çevirdiğinde, ellerini bileklerime indirmiş, taksi yanımızda dururken gözlerime altında ezileceğim bir yoğunlukla bakmıştı. Elleri bileklerimden ellerime kadar kaymış, bir an sıkıca tuttuktan sonra salıvermiş gibi bırakmıştı ve taksinin arka kapısını açıp bindiğimi görmeden arkasını dönüp gitmişti. Sanki bir süreliğine eline geçen iplerimi kendi isteğiyle yeniden salıvermiş gibi.
Bana hata ettiğimi söyleyecek insanlar onun gözlerini görmediği, bana nasıl baktığını bilmediği için beni asla anlamayacaklardı. Kötü biri olsaydı kulaklığımı mı alırdı? Kötü biri olsa elimi tutup taksiye bindirir miydi? Yine de kötü biriydi o; bana adını vermemişti. O susunca ben de susmuştum. Zaten yanına giderek ilk adımı atmıştım, bir de adımı söyleyemezdim.
Bir diğer kötü olduğu konu da otobüse binip gidecekken taksiye bir dünya para vermeme neden oluşuydu ama taksiden inip otobüse binmek gibi bir Türk filmi klişesi yapamazdım. Onun gidişini izlerken hava daha kararmıştı sanki ve kafama ilk o an dank etmişti onu bir daha göremeyeceğim. Belki de dilsiz ve çulsuzdu. İkisi de umurumda olmazdı ya.
Elime telefonumu alıp bildirimlerime bakarken gözüm saate denk geldi, pek hoşnutsuz yerimden kalktım. Dolabımdan giyecek bir kazak ve kot çıkarıp uygun çanta aradım. Melisa dalga geçmişti ama cidden, ya o parka gidip de onu yeniden görebilirsem? Orada oturduğuna göre yakınlarda yaşıyordu. Bu umut işime güneş gibi doğdu, donmuş yerleri ısıttı.
Üzerimi giyindiğimde alışkanlıkla sol bileğimi ovuşturdum. Saatim kazağım yüzünden sıyrılır, ben de hep düzeltirdim çünkü ama bu sabah bileğim boştu. Elimle saçlarımı geriye çekip etrafa bakınmaya başladım. Çalışma masam, komodinim, dolabım, yatağımın altı, ortak banyomuz... Yoktu. Şaşırsam da yapacak bir şey olmadığı için boş vermek zorundaydım. Düşürmüş olabilirdim ki değerli bir saat değildi ve düşmeye müsaitti. Kayış yerine çıtçıtla takılan bir saat olduğu için açılması kolay oluyordu.
Yurdumun yakınındaki durağa yürürken gözüm telefonumda mesajlara bakıyordum. Oğuz gidip gitmediğimi sormuştu, Pelin defterimin onda kaldığını söylüyordu. Meraklı iki mesaj ise neden hala cevap vermediğimdi ki telefonuma bakmak akşam aklıma bile gelmediği için normaldi. Ortak grubumuza günaydın yazarak hala hayatta olduğumu belirttim.
İlk cevap en hoşlanmadığım insandan geldi. Beril, birbirimize fazla ısınamadığımız ama Pelin'in yüzünden beraber olmaya zorlandığım bir kızdı. Neden böyle oldu bilmiyordum ama pek umursamıyordum da. Elbette sevilmeyen biriyle aynı ortamda olmak yorucu olabiliyordu ama ikimizde bu şekilde devam ettirmeyi başarıyorduk. Pelin arada kalmasın, seçim yapmak zorunda hissetmesin diye.
Pelin ilk yılımda kırtasiye sırasında tanıştığım en yakın arkadaşımdı ve melek gibi bir kızdı. Ona sadece bir hocanın not bırakıp bırakmadığını sormuştum ve kendimi kahve içerken bulmuştum. Şikayet edemezdim, onu bulduğum için çok şanslıydım. Kimseyi kırmaz, neredeyse çocuksu duran bakışlarıyla kendini sevdirirdi. Ta ki ağzını açana kadar... Kızdığında o melek kız gider, içinden canavar çıkardı. Bir ton konuşur ve sizi yaşadığınıza pişman edebilirdi. Bir de bizimle takılan hayta Oğuz vardı ki onun bizim gibi sakin bir grupla ne işi olduğunu çözememiştim hiç. Pelin'in uzaktan akrabası oluyordu ama yine de bizimle takılmasını yadırgamıştım başlarda. Popülerdi ve istediği insanla arkadaş olabilirdi. Biz ise tek etkinliği arada gidilen konserler ve kafe gezmeleri dışında oldukça sıkıcı iki arkadaştık. Oğuz'un eğlenmeyi seven, ortamların popüler çocuğu yanı bize hiç uymuyordu kısacası. Gerçi zamanla ona benzediğimizi de inkar edemezdim. Onunla tanıştığımdan beri kaç kere bara gitmiştim? Artık sayamıyordum.
Okula giden hafif yokuşu inerken birinin yanımda bitmesiyle başımı kaldırdım. Ara sıra konuştuğum bir kızdı, isminin Özge olduğunu hatırlıyordum. Ya da Ezgi? İzgü? Kız selam verip gülümseyince karşılık verdim, parfümü burnumu sızlatacak kadar yoğundu.
"Selam tatlım," dedi. İçimden yüzümü buruşturdum, şu kelimeden tiksinirdim. Bu kızdan da hoşlanmazdım. Sigara içerken saçlarıyla oynar, yanından geçenler hakkında konuşarak gülerdi arkadaş grubuyla. Benim arkamdan da konuştuğuna emindim. Bir an sormayı düşündüm, yüzünün alacağı şekli görmeye değerdi.
"Senden bugünün notlarını isteyecektim. Biz şimdi Mert ile kaçacağız da." Yüzü arsız bir gülümsemeyle canlanınca kaşlarımı çattım. "Notları yarın sırama koyarsın."
Ona baygın bir bakış atıp çantamın kulpunu sıktım. Bir iki kez hayır diyemediğim için tepeme çıkmasına izin vermiştim, bu muameleyi yapmaya hakkı olduğunu sanıyordu. Sadece işleri düştüğünde yanaşan insanlardan da nefret ediyordum. Fazla muhabbetimiz olmamasına rağmen notları istediği için hatrımı soruyor olması sinir bozucuydu.
"Yazım kötü, okuyamazsın," diyerek geçiştirmeyi denedim klasik bir bahaneyle.
"Sorun değil, benim yazım da kötü," diyerek klasik cevabı verince derin bir nefes verdim.
"Tamam," dedim. Notlarımı vermemek istesem de, insanları geri çevirmeye yatkın biri olmadığımdan gönülsüzce başımı salladım. Her zaman nazik bir insan olmuştum ve bu özelliğim bazen kendimi kullandırıyormuş gibi hissetmeme neden oluyordu. İnsanlar böylesine çıkarcıyken, benim hayır diyememe özelliğim canımı sıkacak bir unsurdu. En kısa zamanda bir şey işime gelmiyorsa onu geri çevirmeyi öğrenmeliydim. Üstelik bu şey, size sadece işi düştüğünde selam veren biriyse derhal gerçekleşmeliydi.
İşini halletmiş birinin rahatlığıyla yanımdan ayrılırken gözlerimi devirdim. Not falan vereceğim yoktu, sadece başımdan def etmek istemiştim.
Okulun girişine geldiğimde, her gün olduğu gibi, okul kartımı güvenliğe gösterdim ve metal dedektörden geçtim. Cebimdeki oda anahtarım yüzünden olsa gerek, alarm ötmüştü ancak geçmeme izin verdiler. Bunda ki amaç neydi bilmiyordum. Anahtarlık olunca başka, bıçak olunca başka bir ses mi çıkıyordu acaba?
Sıradan günlerde, yani ülkenin sakin olduğu, meydanların eylemlere sahne olmadığı günlerde, böyle basitçe okula girebiliyorduk. Ancak herhangi bir eylem olasılığında bile aramalar üst seviyeye çıkıyor, güvenlik görevlileri çantamızı karıştırıyor, silah ya da kesici alet taşıyormuyuz diye kontrol ediyorlardı. Hatta aramayı abartıp defterlerimizin arasına bile bakıyorlardı. Bu durum beni hep sinirlendirirdi. Öyle günlerde öğrenci kartını unuttuysan eğer okula girmen imkansıza yakındı. Yine de sakin bir öğrenci olduğum için bana sorun çıkarmazlar ve geçmeme izin verirlerdi.
Hava soğuk olduğu halde bizimkileri bahçede buldum. Pelin'le Beril muhabbet ediyor, Oğuz ise yalnızca canı sıkkınken yaktığı sigaralarından birini içiyordu. Belki de dün buluşacağı kızla işler ters gitmişti. Görüş açılarına girene dek sessizce yürüdüm, beni fark eden Pelin oldu. Başlarda karşılaştığımız ya da vedalaştığımız anlarda illa öpüşürdük ama artık yakın arkadaşlığın kaldırdığı zorunlulukla gülümsemek de aynı işi görüyordu. Eliyle koluma dokunup, "Günaydın Ekin'im," diye cıvıldadı.
"Dosdoğru yurduna gittin, değil mi lan?" Oğuz'un araya girmesiyle aralanan ağzım kapanırken yanaklarım ısınacak sandım ama soğuk hava sayesinde kurtularak başımı salladım.
"Tabii ki," dedim. "Nereye gidebilirim ki? Kurtlar falan da yemedi."
Beni pek sallamıyormuş gibi başını sallayıp yere bakarak sigarasından bir nefes çekti. "Hayırdır?" diye sordum. Onu baştan ayağı süzüp, "Bu kılık ne?" diye yüzümü buruşturdum. "Tamam buluşman kötü gidebilir ama elinde bir siyah içki poşeti eksik."
"Hı, ben de aynı şeyi söyledim. Baksana adam eşofmanla okula gelmiş! Yani şu sigarayı atıp eline gazeteye sarılı bira şişesi versem cuk oturur."
"Kes," diye tısladı Oğuz ona bakmadan. "Buluşmam da gayet iyiydi kız kuruları, siz kendi derdinize yanın."
"Ne münasebet! Ben böyle mutluyum." Pelin saçını geriye savurup bizi izleyen, konuşmaya pek katılmayan Beril'in koluna girdi. "Gidelim aşkım, burada daha fazla duramayacağım. Oksijen yerine sığırlık soluyorum, prenses bünyem incindi."
Ben gülerken Oğuz sönmemiş sigarayı baş ve işaret parmağıyla ona fırlatınca bir yeri yanacak diye çığlık atıp kaçtı Pelin. Tabii tüm havalı görüntüsü de buhar olup uçtu. Bir an Beril ile göz göze geldik, aynı hızla başka yönlere baktık. Oğuz'un sigarası da atıldığına göre kızların peşine takılıp yürümeye başladık.
"Kızın adı neydi?" diye mırıldandım. Çünkü konuşacak bir şey bulamazsam ağzımdaki baklayı çıkaracakmış gibi hissediyordum ve Oğuz bundan hoşlanmazdı.
"Hale," dedi salak bir sırıtmayla.
"Yahu sen bu kızı iki gün önce beğenmedin mi spor salonunda? Ne ara ayarladın da buluştunuz?"
"Güzelim güzelim..." Bir playboy edasıyla kaşlarını oynattı ve sırrını söylüyormuş gibi hafifçe eğildi. "Benden bahsediyoruz," diye fısıldadığında ağzım açık ona baktığım için gözlerimi devirdim. Ben de cidden bu hızlı tanışmanın bir nedeni var sanıyordum.
"İyi," diye huysuzca söylendim. "Canın neden sıkkın onu söyle?"
"Onu da nereden çıkardın?" Bol, salaş hırkasının ceplerini çekiştirdi ve bu da huzursuz olduğunu hissettirdi bana.
"Hadi hadi," dedim sınıfa girmek üzereyken. "Sigara yakmazsın boşuna."
Oğuz kendini kolay kolay açan, dert yanan bir tip değildi, zaten ben de nafile olduğunu bile bile sormuştum. Ama nasıl ki biz onun için kardeşi yerine koyduğu kızlardık, o da bizim için hiç olmayan abimiz gibiydi. Daha bebekken ateşli bir hastalık geçiren kız kardeşini kaybetmişlerdi ve bu olay tüm ailesini derinden sarsmıştı. Bize kendiyle ilgili açtığı tek acısı da buydu zaten. Bir tek bu konuda konuşmuştu. Her zaman bir kardeşi olmasını istediğini ve olacağını öğrendiği zaman yeni bebek için kurdukları odaya geçip bir gün kardeşini uyutacağını düşünerek boş beşiği salladığını söylediğini hatırladığımda tüylerim hala diken diken olurdu. Batıl inanç olduğunu düşünerek bir bağlantı kurmamaya çalışırdım ama boş beşik sallamanın uğursuzluk getirdiğini söyleyen annemin sesi de inatla orada dururdu. Bu kaybı yaşadığı için küçük kızları her zaman çok sever ve onlarla arkadaş olurdu. Onunla ilgili en sevdiğimiz yönlerden biri buydu, küçük kızların aşkıydı. Bizleri de böyle bir koruma içgüdüsüyle sahipleniyordu. Birçok kız arkadaşı vardı ama hiçbirini Pelin'i ve beni sahiplendiği gibi koruduğunu görmemiştim. Bu durumun çok hoşuma gittiğini de inkar edemezdim! Sahip olamadığım bir abiydi. Sadece bir yaş büyük olsa bile.
Oğuz'u üzgün gördüğümde ve o kendini her zamanki gibi gizlediğinde aklıma hep bu kayıp geliyordu ve bir kez daha onun için üzülüyordum. Empati gücü yüksek biriydim, bu yüzden başkalarının yerine kolayca kendimi koyabilirdim. Vicdani boyutta iyi bir özellik olsa da herkesi anlamanın insana yüklediği ağırlık çoğu zaman omuzlarımdan taşıyordu.
Anlamadığım tek insan babamdı. Belki de çocukluğumdan beri anlam veremediğim davranışlarına bir cevap bulabilmek için seçmiştim bu bölümü. Psikoloji okuyarak onu anlayabileceğimi düşünmüştüm. Herkes açık bir kapıysa babam aralık bile değildi ve ben her zaman o kapının ardında durur, içeriden gelen sesleri dinlerdim. Bazen kendisi sesi açardı, beni bile bile yakardı; bazen susar, gözlerime öyle azap verici bakardı ki ondan nefret ederdim. Belki de ben ondan her türlü nefret ederdim.
Oğuz kısa bir omuz silkmeyle sorumu geçiştirdiğinde ve sıramıza geçtiğimizde onun ailesinden kendi aileme zıplamıştım düşüncelerimin içinde. İçimde annemin ektiği bir huzursuzluk tohumu vardı. "Babanı ara, hatrını sor," demişti iki gün önce. "Biz konuşmasak da o senin baban." Bundan nefret ediyordum. Beni içine soktuğu durum iki uçlu bıçak gibiydi. Arayıp da kendimi mutsuz, aramayarak huzursuzluğa mahkum etmek istemiyordum ama bana yaptıkları buydu. İki gündür o tohum orada saniyeleri besin belleyerek büyüyor, saattler ilerleyip de ben hala aramadığım için dallanıp budaklanıyordu. Yabancı dalları biraz köreltmişti ama kökü hala ekili olduğu yerdeydi.
Annem ve babam ben üniversiteye başlarken ayrılmışlardı. Babam, Binbaşı Mehmet Sarar, emekli olduktan ve annemden ayrıldıktan sonra, bir yıl boyunca annemin ve benim gözümüzün önünde aşk yaşadığı kendinden on yaş küçük Nilüfer diye bir kadınla evlenmişti. Sınava hazırlandığım yıl, babamın eve geç gelişi yüzünden annemin mutsuzluğunu izlemek, babamın eve gelince üstünden gelen o iğrenç kadın parfümünü koklamak, sınava hazırlanma stresi bir yana evdeki mutsuzlukla da başa çıkmaya çalışmakla geçmişti. Hayatımızda çok fazla değişiklik olmuştu o yıl. Üniversiteye başlayacağım o yaz tatilinde babam emekliye ayrıldı ve annem ile nafaka karşılığında ayrıldı. Annem babamla evliyken terzilik yapardı ancak boşanınca hayalindeki butiği açabilmek için babamın nafakasını kullandı. İşler iyiye gidince, nafaka almayı kesti. O güçlü bir kadındı. Şimdi ise yalnız yaşıyordu, ben sadece hafta sonları onda kalıyordum. Aslında ilk yıl evden okula git gel yapmıştım ama yol beni çok yorduğu için yurtta kalmamın daha iyi olacağına karar vermiştik. Kısacası babamdan ayrıldıktan sonra annem de ben de daha mutluyduk.
Babam ise sevgili karısı ile o yaz uzun bir balayı yapmıştı yurt dışında. Artık emekli olduğu için bize pek ayırmadığı zamanını karısı ile bol bol harcıyordu. İstanbul'a döndükleri eylül ayında karısının da işten ayrılmasıyla- bir bankada genel müdürdü- canları ne isterse onu yapmaya başladılar. Para ya da zaman sıkıntıları yoktu ve her ay başka bir yerde oldukları haberini alıyordum.
Babamın benim sinirimi bozan yanı bunlar haricinde başkaydı. Annemle kavga ettiklerinde ya da o kadının yanından döndüğünde beni elinde bir kadeh rakısıyla karşısına alır, bu hayatın onu boğduğunu, annemin onu boğduğunu anlatır, sanki ona hak vermemi isterdi. Ben ise sesimi çıkaramaz hiçbir zaman ona asıl suçlunun o olduğunu söyleyemezdim. O da benden istediği onayı alamayınca en azından sessiz kalmama müsaade eder, başını hafifçe sallayıp bardağına bakarak odama gidebileceğimi söylerdi.
Odama gidince yatağımın üstünde tepinir, sessiz çığlıklar atar, babama söylemek isteyip de söyleyemediğim şeyleri haykırırdım, sadece dudaklarımı oynatarak.
Şimdilerde ise o İstanbul'a döndüğü zamanlar beni arardı ve buluşurduk. Birkaç ayda bir buna katlanmak zorunda olduğum için mutluydum. Bir de şu telefon konuşmaları... Keşke onlar için de bir çarem olsaydı.
Anılarımın zincirini yabancının taze hatırasına bağlayarak yürüdüğüm soyut boyutta ders ne zaman başlayıp bitti anlayamadım. Tutum ve Davranış İlişkisi konusunu severdim ama bazen istesem de kelimeleri yakalayamaz, buhar olup havaya karışmalarını izlerdim. Böyle bir saatin ardından, kalbimin hızı henüz yeni düşmüşken bizimlerin kantine inmek istediklerini duyar gibi oldum. Aklımdan onu atmaya çalışarak sıramdan kalktım ve telefonumu alıp peşlerine takıldım.
Dışarıda çiseleyen yağmuru görebileceğim bir masaya yanaşıp sandalyeye tünedim. Kapı sürekli açılıp kapandığı için kantin serindi, arada bir rüzgar esip vücudumu sarıyordu. Kalorifere ellerimi dayayıp ortada dönmeye başlamış muhabbeti duymaya çalıştım ama aklıma giren bir kurt bana onu görebilmemin tek yolunun yeniden o parka gitmek olacağını söyleyerek diğer sesleri bastırıyordu. Hala canlı kalmış mantığım bunun çok düşük bir ihtimal olduğunu söylese de canlanmış umuduma ses geçiremiyordum. Bu yüzden okuldan sonra parktan geçmeye, hiç değilse içimi rahatlatmaya karar verdim.
Üzerime düşen peçeteden yapılmış top dikkatimi camdan ayırırken kaşlarımı çattım. Oğuz yeni bir peçeteyi yuvarlayarak atmaya hazırlanıyordu ki bir el önüme uzanıp yüzüme gelmesine engel oldu. Önümdeki el inerken başımı kaldırıp gelene baktım; Emir'di. Gülümsediğimde o da gülümsedi. Yanımdaki sandalyeyi çekip oturdu ve bacaklarını rahatça uzattı. Bir çift göz üzerimizdeydi ama başımı çevirip bakmadım. Emir'in önüne koyduğu karton bardaktan yayılan kahve kokusu önümdeki yağmurlu bahçenin görüntüsüne karışıyor, sanki yağmur kahve kokuyormuş gibi düşüncelerimi çarpıtıyordu.
Emir sürekli beraber gezdiğimiz biri değildi ama Oğuz ile iyi arkadaştı, bu yüzden biz de bazen bir yerlere gider, onunla konuşurduk. Doğrusu başlarda onu burnu havada bulurdum ama gülümsemesinin içtenliği böyle düşündüğüm için pişmanlık duymamı sağlamıştı. Muhabbeti de aynı frekansı tutturduğunda iyiydi. Pelin onun benden hoşlandığını söylüyor, sürekli bana baktığını vurguluyordu ki ben de bazen dalgın bir tavırla başımı kaldırdığımda gözlerini üzerimde buluyordum. Böyle olunca hemen başka yere bakıyor ve kaşlarını çatıyordu ve ben de çatıyordum. Benden hoşlandığına inanmam da böylece mümkün olmuyordu.
Nasıl olduğumu sorduğu sırada aklım yine ona kaymıştı ama sorusuyla kantine geri döndüm. Onu anmak içimde cızırtılı bir his uyandırıyordu; iyi çekmeyen bir radyo istasyonu ya da karıncalı bir televizyon ekranı gibi. Düşüncelerim istediği yere çekilsin, oralarda gezinsin; yine bu çekmeyen kanalı bulup takılıyordu işte. Emir bana bir şey sormak istediğini söylediğinde onun frekansı girdi yayına zorunlu olarak.
"Şey diyecektim," diye mırıldandı. Eliyle ensesini kaşıyıp dudağını yaladı. "Bu akşam bir işin var mı?"
Sıkıntılı hallerine gülümsedim rahatlaması için ama Oğuz'un bize baktığını hissedince durum kafama dank etti. Yoksa cidden bana bir yerlere gitmeyi mi teklif edecekti? Eğer bunu derse büyük talihsizlik derdim, onca zaman bekleyip ben onunla tanıştıktan sonra mı sormaya karar vermişti? Oğuz ona baktığımı görünce öksürerek çayına uzandı. O an anlaştıklarını anladım.
"Hayır, yurtta olacağım," dedim.
"Süper. Madem işin yokmuş... Acaba..." Bir duraksama ve yeniden dudaklarını yaladı. Tüm gözler bize dönmüş gibi hissedip masaya bakındım ama kantinin ucundaki birine bakarak konuşan kızların bize baktığı yoktu. Oğuz da güya dinlemiyordu ama oynayan dudakları bana onun Emir'i taklit ettiğini düşündürdü.
"Evet?"
"Yemeğe gidelim mi?" Emir bunu uzun süre tuttuğu nefesini veriyormuş gibi söylemişti, bir çırpıda. Dudaklarını ıslatma gereği duyma sırası bana geçmişti. Onunla yemeğe çıkmam demek bu daveti kabul ederek umut vermem demekti ve benden hoşlandığını düşündüğüm birini incitmek istemiyordum. Belki onu görmeseydim kabul etmek sıkıntı olmazdı ama artık aklımda o varken Emir'le yemek yemem ne derece hoş olurdu?
Diğer yandan uzun zaman sonra cesaretini toplamış birini geri çeviremezdim. Bu çok kaba ve kibirli bir tutum olurdu. İki durum arasında sıkışmış ona bakarken onun cevap bekleyen yüzüne dayanamadım ve "Tabii," dedim. "Neden olmasın?"
Yüzü bir gülümsemeyle ışıdı, sağ yanağındaki gamzesi belirginleşti. Ellerini birleştirip, "Harika," dedi. "Akşam sekiz gibi seni alırım."
"Adresi mesaj atarım," dedim huzursuzluğumu gizlemeye çalışarak. Emir kesinlikle hoş biriydi ancak onu sevgilim olarak düşünemiyordum. Belki bu akşam yemek yerken birbirimizi daha iyi tanırdık ve o da benden hoşlanmaktan vazgeçerdi. İçimdeki ona ihanet ediyormuşum hissi anlamsızdı. Bir daha görmeyeceğim ve adını bile bilmediğim biri için suçluluk duyuyordum.
"Gerek yok, biliyorum," dediğinde kaşlarımı çattım. "Orada bir arkadaşım kalıyor da... Seninle aynı yurtta olduklarını söylemişti," diye geveledi yüzünü hafifçe buruşturarak. İkinci bir pot kırdığının farkında mıydı acaba? Benim hakkımda hiç tanımadığım bir kızla konuştuğunu söylüyordu. Bunun doğru olmasını diledim, yoksa nerede yaşadığımı, nelerden hoşlandığımı, hayatımı bilen bir sapık profili oluşuyordu gözümde.
"Peki o zaman," deyip gitmesini umarak gülümsedim. Huzursuz hissediyordum ve bunu gizlemeyi başaramamaktan korkuyordum.
Emir'in zamanlaması harikaydı doğrusu, o tam yanımızdan ayrılırken Oğuz saatini gösterip ders saatinin geldiğini söyledi. Böylece on dakikalık aramız bitiyordu. O önden gidip Hale'yi ararken üçümüz yürümeye başladık.
"Emir ne sordu sana öyle?"
"Şey," diye mırıldandım Pelin'e bakmadan. "Akşam yemeğe gitmek istedi."
"Kabul ettin mi?" Sesi coşkuluydu. "Dedim işte size! Senden hoşlanıyormuş bak."
Beril'in alaycı bir biçimde "Ya," diye mırıldandığını duydum ama cevap vermek istemedim, yine Pelin'i muhattap aldım. "Haklıymışsın," diye mırıldandım. "Eh, gözün aydın mı demeliyim? Belki artık başımı yemezsin." Masum görünmek istiyormuş gibi gülümsedi ama son derece sinsiydi. "Ve bu arada kafanda kurmaya kalkma, sadece kırılmasın diye kabul ettim."
"Hıhı," diye mırıldanıp beni yok saydı. "Sen şimdi böyle dersin ama ikinci gün sizi kantinde mırç mırç görürüz." İki elinin parmaklarını birleştirip öpüştürüyormuş gibi yapınca yüzüm ısındı. Beril de duraksamıştı.
Durup ona baktığımızda, "Şey," deyip elini saçına götürdü. "Sanırım cüzdanımı kantinde unuttum. Siz gidin."
O arkasını dönüp koşar adım uzaklaşırken kaşlarımı çatıp Pelin'e baktım. Kaşları havadaydı. "Sadece ben mi cüzdanının elinde olduğunu fark ettim?"
Günün ikinci dersi de bitince herkesle vedalaşıp, ki Beril derse girmemişti, okuldan çıktım onları beklemeden. Normalde ana kapıya kadar beraber giderdik ama bugün zaman kaybetmek istemiyordum. Kendimi son derece aptal ama umut dolu hissederek yürüyüp parka vardım. Girişinde duraksayıp derin bir nefes aldım. Bu kapısı beni taksiye bindirdiği noktaydı, dün akşam diğer ucundan yürümüştüm ama fark etmezdi. Eğer oradaysa onu her türlü görürdüm.
Kalbim heyecanla hızlanırken yanaklarım da ısınmaya başlıyordu. Kuruyan boğazımı ıslatmak için art arda yutkunurken büyük bir dikkatle her yana bakıyordum. Havuza varıp yanında durdum, etrafa bakındım. Umudum yaz günü açıkta bırakılmış dondurma gibi erirken yapışkanlığı parmaklarıma bulaşıyordu sanki. Avuçlarımı pantolonuma silip lacivert montumun önünü kapattım. Onu bulduğum ağacı sanki yıllardır ziyarete geliyormuşum gibi emin adımlarla bulurken dibine çöktüm, sırtımı büyükçe gövdesine yasladım ve başımı kaldırıp gri gökyüzüne baktım. Islanmış toprak pantolonumu nemlendiriyordu ama kalkmak istemedim. Orada bir saate yakın oturdum ve artık gururum karşımda canlanırcasına kuvvetlenip beni kolumdan çekerken onu bir daha göremeyeceğimi kabullenmek zorunda kaldım. Neredeyse gözlerim dolacaktı, bu da neydi böyle?
Bana ne oluyordu, bu yabancı bana bir gecede ne yapmıştı? Karşılaştığımızda bedenimi saran ağı parçalarcasına silkinip kararlı bir adım attım çıkışa doğru. Saçma bir anıydı işte, diye düşündüm. Beni unuttuğuna emindim. O halde sıra bendeydi. Belki de bugünkü teklif önümde uzanan yeni bir yoldu ve ben geri geri yürüyüp olmayan birinin peşinden gideceğime bu yola sapmalıydım.
Bir damla yağmur önüme düştüğünde başımı kaldırıp göğe baktım. "Biliyorum, yine göreceğim seni," diye mırıldanıp kırık bir kalp ile parktan çıktım.