BÖLÜM 7

4887 Words
Nicola’yı akıl almaz korkularla baş başa bırakan Charlotte kaleden kaçtığı gibi dışarıya fırlamıştı. Ewan ise kızın muhtemelen az önce indiği merdivenlere doğru başını çevirirken öfkeyle birbirine bastırdığı dişlerinin arasından “Kitty!” diye tısladı. Genç adam dişlerini sıkıp, ellerini yumruk yapsa da artık olan olmuştu. Üstelik McDonald kızının iki aptalca kelimeye kanıp babasının kollarına atlaması karşısında daha da öfkelenmişti. Tahammül edemediği şey zayıflıktı. “Sana her kim ne dediyse açıkça yalan söylemiş Nicola McDonald ve Tanrı şahit ki her şeye kolaylıkla inanan saf bir kadın olup, karşımda böyle ağlamaya devam edersen sana acıyacağım!” Bu sırada söze kızın babası girdi. “O kadının dediklerinin yalan olduğunu teyit etmelisin Ewan McAlister! Peki, bunun için ne yapacaksın?” Ewan otoriter duruşunu bozmayıp adama tepeden bir bakış attı. “Asıl sen ne yapacaksın Gerald. Kimliği belirsiz bir kadının iftiralarına mı inanacaksın yoksa şerefi ve itibarı için canını vermekten çekinmeyen McAlister sözüne mi?” “Bak Ewan!” Yaşlı adamın biraz kararsızlık, biraz korkuyla dolu ses tonu Ewan’ı memnun etti. Güvenilmez bir İngiliz’in sözleriyle böyle kârlı bir anlaşmayı geri çevirmek istemiyordu ancak öte yandan Charlotte’a olduğu kadar Nicola’ya da kızgındı! Böyle aptal bir kadınla evlenmek isteyip istemediğini tam o an sorgulamaya başladı. Evet, Kitty’nin aksine Nicola cesur davranamıyordu ve hala babasının kanatları altına sığınan, İskoç kadınlarına yakışmayacak bir korunma duygusuna sahipti. Oysa Kitty… O Sassenach kızı ölüme adeta kendi ayaklarıyla yürürken elbette sonrasında başına gelecek felaketlerden de haberdar olarak cüretini kanıtlamıştı. Yine de çekinmemişti. O ürkek bakışları, o titrek zayıf bedeni, o korku dolu gözleriyle, hiç düşünmeden Klan reisinin üzerine bir tepsi bira dökmüş, sonrasında buna aldırmamış ve evleneceği İskoç kızını ölümüne korkutmayı başarmıştı. Bunları anımsayan genç adam “Bu defa sınırı aştın Kitty!” diye geçirdi içinden ve dişlerini sıkarken ne kadar korkutucu göründüğünü umursamayarak öfkesini yaşlı adama ve kızına yöneltti. McDonald Klanının reisi, kızını kendisinden ayırmadan bu konuyu konuşmak için başka zamanı bekleyeceklerini ilan edip yeniden aşağıya inmek için adamlarına talimat verdi. Yukarıya doluşan kalabalık da uğultular eşliğinde çıktıklarında geride sadece Ewan’ın birkaç adamı ile Lorna ve Darren kalmıştı. Genç adam kendi adamlarını gönderdiği halde kız kardeşi ve sadık dostu aşağıya inmediler. “Sakın Charlotte’a zarar vereyim deme!” Lorna ağabeyine bu cüretkar sözcükleri kurduğunda Ewan kız kardeşine inanamaz gözlerle baktı. O lanet olası İngiliz kızını bulmadan evvel öfkesini yönelteceğini birini bulmuş gibiydi. “Sakın bir daha onunla işbirliğine kalkışma Lorna! O Sassenach kızına bir mezar kazdığımda fazladan bir tane daha kazmak istemiyorum!” “Senden korkmuyorum Ewan McAlister!” Lorna başını dikleştirip ağabeyine meydan okurken Darren bu sırada araya girdi ve kıza yaklaşıp hafifçe kolunu sıkarak “Onunla inatlaşmayı kes artık” diye fısıldadı. Ancak Lorna’nın susmaya hiç de niyeti yoktu. “Charlotte sadece senin yaptıklarının intikamını aldı! Ve sen; kolumu derhal bırak Darren McAlister!” Darren kadının öfkeli sözleriyle kolunu bırakırken Ewan’a da kız kardeşinin üzerine daha fazla gitmemesi gerektiğini söyleyen bir bakış attı. Ewan genç kıza aldırmadan homurdandı merdivenleri inmeye başladı. Öncelikle o İngiliz kızını bulup yaptıklarına pişman etmek vardı. Ewan’ın gidişinin ardından Darren ile yalnız kalan Lorna da ağabeyinden eksik olmayan öfkesiyle gözlerinden ateşler saçarak genç adama baktı. “Onu neden durdurmadın! Kıza zarar verecek!”. Darren bu sözleri umursamadı. Umursamış olsaydı de Ewan’ı durduramayacağını biliyordu. Hem Charlotte denen o kız bu defa en ağır cezayı hak etmişti. Bunun memnuniyeti içinde olan Darren kumral ve hafif uzun saçları yüzüne dökülürken, meşaleler altından en az Lorna kadar sinirli bir ses tonuyla genç kadına yanıt verdi. “Belki de en iyisi budur!” Sözlerinin keskin tınısıyla Lorna adamın göğsünü sertçe iterek “Seni zalim haydut!” diye bağırdı. Darren kızın kendisini güçsüzce itelemesi karşısında kılını bile kıpırdatmadı. Lorna Jonas… Bir İngiliz’den geriye kalan bu gururlu dul kadının böyle tepkiler vermesi ve o İngiliz kızını korumaya çalışması karşısında, genç adam, ona, her saniye daha da büyüyen bir öfkeyle bakıyordu. “Charlotte denen o İngiliz’e boşuna umut bağlama Lorna! Günü gelip, bu kaleden ve topraklarımızdan defolup gittiğinde seni arkadan vurmayacağını nereden biliyorsun?” “Herkesi kendin gibi mi sanıyorsun?” Lorna’nın bu akıl almaz ithamı genç adamı şaşkınlığa sürüklerken kızın iki bileğini kavradı ve sertçe sıktı. “Bu da ne demek?” diye sorduğunda Lorna dolu gözlerini güçlükle adamdan kaçırdı. Hayır, ona olan aşkını itiraf etmeyecekti! O İngiliz adamla kaçmasına neden olanın kendisi olduğunu söylemeyecekti. Kalbini nasıl kırdığını, kendisine vaat ettiklerine aldıramayarak hemen ardından bir kızla nasıl oynaştığını yüzüne vurmayacaktı! Onu kayalıkların orada gördüğünü, o diğer kıza nasıl sokulduğunu söylemeyecekti! Çünkü her şey onun olduğu kadar kendi kabahatiydi de! Genç kadın daha on sekiz yaşındayken Darren McAlister denen bu alçak adama âşık olduğunda onun tek sözüyle, tek bakışıyla baygınlık geçirecek kadar kendini kaybettiğini hiç kimse, hiçbir zaman bilmemişti! Lorna ağabeyinin talimlerini sırf bu adam için izlerken kalbinde her geçen gün büyüyen bir aşkla onu sevmişti. Darren da o zamanlar henüz toy sayılırdı. Serseri ve çapkın bir adamdı. Kaledeki hizmetçilerle oynaşması bir yana, köyden en az üç tane sevgilisi olduğunu biliyordu genç kız. Ancak bunlara rağmen bu lanet olası adam kendisinin saf ve masum hisleriyle oynamıştı. Geleneksel İskoç Şenliklerinde, o serin bahar akşamında yanına yaklaşmış ve saçlarını okşamıştı. Gece karanlığında yıldızları izleyen genç kız izlemek için adamın yeşil gözlerine takılı kalmış ve öylece Darren’a bakmıştı. Adam da ona bakmıştı. Uzun uzun kızın yüzünü incelemiş ve yarım bir gülüşle kızın kalbini tekletmişti. Lorna, henüz çocukluktan çıkmış genç kız, adamın bu anlamlı bakışıyla ona daha da âşık olmuştu. Sonra hayatını mahveden o sözleri işitmişti. “Ewan duymasın ama sen çok güzel bir kızsın Lorna… Biraz daha büyüdüğünde seninle evleneceğim” demişti bu adam! Şenliklerden dolayı içtiği ve biraz sarhoş olduğu açıktı ancak Lorna buna aldırmamış ve adamın sözleriyle kıpkırmızı kesilmişti. Sonra da ona inanmıştı. Darren’in, kocaman açılmış bir gelinciği koparıp saçına iliştirmesine izin vermiş, yanaklarını okşayan o güçlü ellerle kalbinde inanılmaz bir sarsıntı hissetmişti. Ancak kısa sürmüştü bu. Alçak Darren McAlister Şenliklerin üçüncü gününde köyden Gisele denen kızla kayalıkların arkasında buluşunca Lorna onu takip etmişti. Kendi yanağını şefkatle, sevgiyle okşayan o eller şimdi Gisele’in bacaklarından tırmanmaya başlamıştı. Ve hiç kımıldamadan öylece onları seyretmişti. Oysa “Seninle evleneceğim” demişti o alçak adam! Genç kız bunu işittiğine emindi ancak hayır… Adam Gisele’den sonra diğer sevgililerine de koşmuştu. Ve Lorna anlamıştı. Bu adamın aşk için, Lorna McAlister için atan bir kalbi yoktu! Ona kapılıp gittiği halde aptal bir çocuk gibi görülüyordu. Duygularıyla oynanmış zavallı bir kız gibi hissetmişti. Bu his de asla geçmemişti. Ta ki o grup gelene kadar! Krallığın izniyle keşfe çıkmış bir grup bilim adamı köylerine yakın bir yerde konaklamışlardı. Charles denen o İngiliz’i de Lorna o zaman görmüştü. Adam zayıf, sarışın, mavi gözlü ve Darren kadar olmasa da yakışıklı biriydi. Kızın etrafındaki hiç kimseye benzemiyordu. Üstelik öyle kibardı ki genç kız sonraki günler de ağabeyinden gizli onları görmeye gitmişti. Charles Jones kibar bir adamdı. Genç kızın o güne kadar kimseden işitmediği varlığını bile bilmediği şiirleri okuyordu. İsmi Shakespeare olan bir adamın aşk dolu soneleriyle bu güzel İskoç kızını kandırmayı başarıyordu. Lorna da kanmaya gönüllü olmuştu zira yaşadığı hayatta ağabeyinin gözdesi olmaktan çıkmıştı. Çünkü artık büyümüş ve bir genç kız olmuştu. Eskisi gibi onunla yüzmeye gidemiyor, tatlı tatlı atışamıyorlardı. Annesiz ve babasız kalan genç kız birkaç arkadaşı olsa da ağabeyinden gelen o sıcak sevgiyi özlüyordu. Üstelik Darren’in kalbinde bıraktığı yıkıntıdan sonra iyice yalnızlaşmıştı. İşte tam bu yalnızlığın ortasında kader karşısına onu çıkarmıştı. İngiliz bir botanikçi olan Charles’i. Lorna kaleden kaçıp bir hafta boyunca bu İngiliz’i görmeye gittiğinde genç adam onu her defasında başka bir çiçekle kandırıyordu. Ona daima güzel hitaplarla sesleniyor ve tatlı komplimanlarla kızın gönlünü alıyordu. Gitmeden evvel de ona kendisiyle gelmesini teklif etmişti. Lorna bunu kabul etmeyecekti ancak o gece Darren’dan bir umut görmek için yine de beklemişti. Hayır sevdiği adam tüm gece ağabeyiyle sıkıcı bir toplantı yapmış ve bir kere kızın yüzüne bakmamıştı. Lorna o an karar vermişti ve sabahı erkenden de Charles’a kaçmıştı! Hayatının en büyük hatasını yaptığında Darren’i sonsuza kadar kaybettiği gibi sevgili ağabeyinin o sonu gelmez sevgisini de yitirmişti. Üstelik onun İngiliz nefretini bildiğini halde bir İngiliz’e kaçmış ve onunla evlenmişti. Sonrasında ise hayatını kâbusa çeviren iki yıl boyunca Londra’nın kokuşmuş kenar mahallelerinde yaşamıştı! Charles grubuyla çeşitli gezilere çıkarken genç kadın yabancısı olduğu o izbe semtte oğlunu tek başına doğurmuştu. Cawdor’u, uçsuz bucaksız yeşillikleri, mis kokan denizi, gölgesinde serinlediği ağaçları elinin tersiyle itip dünyaya bir de günahsız bir çocuk getirip o karanlık binaların içinde daracık bir daireye tıkılı kalmıştı. Ardından kocasının ölüm haberini almış ve gerçekle yüzlemişti. Ya Londra’da kalıp korkunç bir hayata yalnız başına katlanacak ya da ağabeyinin kendisini bağışlamasını dileyecekti. İkinci tercih birincisine göre daha deliceydi ancak genç kız bunu göze alarak dönmüştü Highland’e… Geldiğine pişman olması ise çok sürmemişti! Şimdi Darren’in gözlerine bakarken, hala delice atan kalbinden dolayı kendisinden nefret ediyordu. Adamı hala sevdiği için kendine kızıyordu. Onun yine ve hiçbir zaman sevgisine layık olmayacağını da biliyordu. Bu yüzden de kızgındı. Genç adamın gözlerine bakıp “Herkesi kendin gibi mi sanıyorsun?” derken, ona yıllar evvel vaat ettiği “Seninle evleneceğim” sözünü hatırlatmak istemişti ancak Darren’dan bunu hatırlamasını elbette beklemiyordu. Bu yüzden adamın şaşkınlık dolu sorusunu geçiştirip “Hiçbir şey demek değil bu!” dedi. Ardından başını dikleştirerek “Belki sen de bir McDonald kızıyla evlenmelisin” diyerek inadını sürdürdü. “Bunu ben de düşünüyorum!” diyen Darren ise gayri ihtiyari bir anlık bir öfkeyle bu cümleyi kurarken Lorna kalbinden ağır bir sızı hissetti. “Hiç olmazsa ben İngiltere’ye gitmeden evvel düğünü yap da şu dünyalık gözlerim bir tören görsün” diyen Lorna ise duruşunun kararlılığını bozmadı. Aralarında pek bir mesafe yoktu ve loş koridorlar boyunca titreyen meşale alevleri ikisinin gözlerindeki ateşten daha parlak değildi. Adam, kızın açık yeşil gözleri, zifiri bir geceye çalan siyah saçlarına baktı. Ağabeyinden farklıydı bu kız! Sadece gözleri Ewan’ın ki gibi yeşildi ancak Darren’a sorulduğunda Lorna’nın gözlerinde yitik bir orman gördüğüne yemin edebilirdi. Siyah saçları ise kimsede yoktu. Üstelik bu asi kadın -evet o bir kadındı- öyle bakışlar atıyordu ki anlaşılan karşısındaki kişiyi nasıl alt üst ettiğini bilmiyordu. Darren kıza Londra’dan döndükten sonra dikkat etmişti. Öncesine dair pek bir şey hatırlamıyordu. Sessiz ve çekingen bir kızdı Lorna McAlister. Zaten henüz bir çocuktu ve ona dair anıları o kadar silikti ki ancak kaçış haberini alınca üzerine detaylıca düşünmüştü. Kızın o zamanlar neden böyle bir şey yaptığını anlamak güçtü. Henüz on altısında mıydı kaçtığında, on beşinde miydi bilmiyordu. Geldikten sonra yirmi yaşında olduğunu öğrenmişti. Lorna Mcalister aptalca bir aşk uğruna kaçıp gitmiş şımarık bir kızdı belki de. Ancak Darren onun şımarık olmadığını geldiğinde görmüştü. Çok olgun bir kadındı bir kere. Yaşının üstünde bir metanete sahip ve Ewan’ın sert sözlerini her şeye rağmen saygıda kusur etmeyerek sineye çeken bir kadındı. Genç adam onunla yaşadıkça kıza daha da dikkat etmeye başlamıştı. Lorna çok iyi kalpli ve çok yardımsever bir kadındı. Etrafta çokça koşturup, çok iş yapan gerçek bir delişmendi. Büyümüştü ve o bu kadınsılık Darren’in gözlerinden kaçmıyordu. Sonra sık sık onu düşünürken bulmuştu kendini… Ancak İngiliz kızı gelene kadar sakin ve itaatkar olan bu genç kadın o Sassenach kızıyla değişmişti. Belli ki Londra’yı özlemişti. Ve Tanrı şahit ki Darren bu fikri, bu özlemi kabullenemiyordu! Genç adam da bunları düşünüp daha da öfkelenirken alayla güldü ve kıza bakıp “Evlenmemi çok mu istiyorsun?” diye sordu. Lorna soruya yanıt verecek güce sahip değildi. “Hayır” demek istiyordu ancak gururu buna izin vermiyordu. Bakışını adamdan kaçırırken ürkek bir ses, bu sırada koridora doldu. “Anne üşüyorum” diyen Felix koridorun sonundaki odalarından çıkıp buraya kadar gelmişti. Genç anne oğluna baktı ve “Geliyorum oğlum” dedi. Ardından Darren’in sorusunu yanıtsız bırakıp titreyen oğluna yöneldi! Geride Darren kaygılar ve öfkeler içinde karanlık koridorda yapayalnız kaldı. Kadınları anlamak mümkün değildi ve ömründe buna hiç de yeltenmemişti ancak Lorna.. Bu kadın… Tam anlamıyla bir muammaydı. Genç adamın çözmek istediği ancak her seferinde yeni bir düğüme denk geldiği bir muamma! ** Ewan kaleden çıktığında ilk olarak Kiliseye yöneldi. Kapıları çarpa çarpa vardığı kutsal mekanda Ruth anne mumları değiştirirken Rosemary yerleri süpürüyordu. “O İngiliz nerede?” Genç adamın küçük kiliseyi sarsan bağrışı karşısında Rosemary irkilerek elindeki süpürgeyi sımsıkı kavrarken Ruth anne adama şaşkınlıkla baktı. Bu sırada Rahip McAndre de gömüldüğü İncil’den başını kaldırdı. Ewan girerken adamı görmemişti. Görmüş olsaydı muhtemelen bu kadar bağırmazdı ancak adam arka sıralardan birine tüneyip öylece kitap okurken onu fark etmesi olası değildi. Zaten genç adamın gözleri sadece sarı saçlı bir kadını arıyordu. Ve o sarı saçlar, o ürkek ancak yırtıcı, mavi gözlerin sahibi anlaşılan burada değildi. “Bey’im kimi arıyorsunuz?” diyen yaşlı kadın mumlarla ilgilenmeyi bırakıp oturakların arasında dikilen Klanın reisine baktı. Ewan kollarını göğsünde buluşturup “O Sassenach’ı!” diye söylendi. Ardından dişleri arasından nefesini bırakıp “Sana o kızı kale’mde görmek istemiyorum demiştim Ruth Anderson! Onu neden yolladın seni bunak!” “Ewan McAlister! Tanrı’nın evinde, onun hizmetindeki bir rahibeye hakaret edemezsin!” Rahip bu cümleyi kurduktan sonra oturduğu yerden kalkıp kısa boyuyla Ewan’a doğru yürürken genç adam duruşunu biraz olsun bozmadı. Bu sırada Ruth anne titreyen sesiyle araya girip “Onu ben göndermedim!” dedi. Ewan kız kardeşini hatırlayıp ağır ağır nefes aldı! Lanet olası Lorna da iyi bir dersi hak etmişti ancak öncelikle Kitty denen o İngiliz’i bulmalıydı. “Charlotte henüz dönmedi Ewan ve sen de buradayken seninle bu konuyu konuşmak istiyorum” Rahibin sözleriyle kaş çatışı derinleşen genç adam kollarını çözüp “Sonra” dedi. Ardından kiliseden çıkmak için adımını atmıştı ki yaşlı adam cüssesine uymayan bir şekilde gürledi. “Irkçılık yapmak Tanrı’nın kitabında yazmaz seni küstah adam! Eğer bir daha o kıza Sassenach dersen günahlarını affettirmek için başka bir rahip, başka bir kilise bulmak zorunda kalırsın!” “Bir daha bu kiliseye girmek istediğimi sanmıyorum Rahip! Sizinle de işim olmaz!” “Ya evlendiğinde! O gün bana mecbur kaldığında nikahını kıymayacağım Ewan McAlister!” Adamın tehdidine kibirle gülen Ewan “Evlenmek istediğimde senden çok daha iyi bir rahip bulabilirim McAndree!” diye bağırıp kiliseden çıktı. Ancak bu adama yakında, çok yakında muhtaç olacağını henüz bilmiyordu! Öte yandan bir din adamı bile olsa kimsenin lafının altında kalamayacağından bu cümleyi kurup dışarıya adımını attığında sinirden deliriyordu! Bir süre boyunca kilise kapısının önündeki iki meşalenin altında dikilip sert İskoçya havasını içine çekti. Ardından karşısındaki çamlıkların içinde yürüyen o silueti fark etti! Kahretsin! Bu Charlotte denen o lanet olası kızdı! Ewan kızın sarı saçlarını gece karanlığında seçtiğinde Charlotte da adamı meşalelerin ışığı altında açıkça görmüştü. Zavallı kız kendisine müthiş bir nefret ve öfke tufanı içinde bakan adamın iri bedeninden yayılan güçle kaskatı kesildi ancak koşmayı akıl etmesi birkaç saniyesini aldı. Çığlık çığlığa gece karanlığında koşmaya başlarken Ewan durdu ve kıza zaman verdi. Zavallı Kittycik eğlenilmek için ne de güzel bir avdı. Kızın mesafeyi biraz daha açmasını bekleyen genç adam dakikalar sonra kızın peşinden koştuğunda hala onun çığlıklarını işitiyordu. Doğrusu bundan daha iyi bir ipucu olamazdı. Sesi takip edip Charlotte’un ardından koşarken onu ele geçirdiğinde uygulayacağı şeyleri düşünüp sırıttı. Tam bu anda Kitty’nin sesi soluğu kesildi. Ewan da onun attığı adımları hesaplayıp bir müddet daha gittikten sonra ansızın durdu. Gece karanlığında hiçbir ışık yoktu. Siyah bulutların arkasından hafifçe vuran ay ışığı da ormanı pek fazla aydınlatamıyordu. “Kitty!” diye bağırdı genç adam. Ses veren olmadı. “Buralarda olduğunu biliyorum seni aptal. Demek nişanlımı korkutun ha! Demek ona kadınlara kötü davranan bir kaçık olduğumu söyledin. Doğrusu bu dediğini bizzat yaşayacaksın meleğim!” “Meleğimmiş. Pislik, kaba, ayı, öküz, kütük! Nişanlın da senin gibi bir deli!” Charlotte saklandığı ladin ağacının arkasından dev bir karaltı gibi duran adamın sırtına bakarken dudaklarını sinirle büktü. Ona bağırıp “Defolup” gitmesini söyleyecekti ancak bunu göze alamadı. Konuşmamak için de kendine zorlukla hakim olurken bir yandan da ölümüne korkuyordu! Hiç bu kadar soğuk ve korkunç bir gece görmemişti. Üstelik hiçbir gecede böylesine güçlü bir tehditle karşılaşmamıştı! Ewan McAlister denen şeytanın varlığı yetmezmiş gibi bu adamın, ismini öyle bir tonda söylemesi karşısında nefesi kesilmiş ve hızlı hızlı soluk almaya başlamıştı! Sanki bu solukları işitilecekmiş gibi eliyle ağzını kapatıp kendini susturdu. Sonra ayağının dibindeki kalınca bir dalı fark etti! Tanrım bu delilikti ancak başka şansı var mıydı? “Sabaha kadar burada mı kalacaksın Kitty? İnan ben çok daha soğuk gecelere alışkınım ama korkarım sen, zayıf İngiliz bedeninle sabaha çıkamayacaksın!” “Lanet olası haydut şimdi görürsün sen!” Charlotte yavaşça eğilip kütüğü alınca ses çıkmadığı için şükretti ve ardından çok küçük adımlarla Ewan’a doğru yürüdü. Adam ellerini beline dayamış tehditlerini sıralarken genç kız kapkaranlık gecede usulca ona arkadan yaklaşıyordu. Tam bir adım kala bastığı küçük bir dal parçası çatırdayınca son çare elindeki odunu hışımlı indirdi ancak Ewan çok daha hızlıydı! Genç adam çıkan sesle ansızın arkasına döndü ve kızın bileğini sertçe kavramayı başardı. Debelenen Charlotte ise artık kendi tuzağına kendisi düştüğünün farkında, çaresizce inledi. Adamı hışımla iterken de Ewan ayağının dibindeki bir taşa takılıp dökülmüş yapraklar ve kurumuş otların üstüne sırtı üstü sertçe düştü. Ewan’ın düşüşü Charlotte için bir fırsat olabilirdi. Tabi adamın üstünde kendisi yokken! Sere serpe Ewan’ın üzerine uzanmış genç kızın kalçalarının üstünde ise adamın iki eli vardı ve başı da adamın boynuna sımsıkı gömülmüştü. Ewan bir süre kalakaldı ancak asıl şoku ellerinin altındaki yumuşak teni fark edince yaşadı. Ne var ki genç kız öyle bir hızla ayağa kalktı ki Ewan kızın ne yaptığını bile ayırt edemedi. “Sen alçak bir adamsın, bana sahip olmaya mı çalışıyorsun!” diyen kızın en son orman içlerine kaçışı adamın işittiği şeyler oldu. Ve kendisi yaklaşık beş dakika kadar öylece soğuk zeminde uzanmaya devam etti. Ayağa kalktığında yüzünde tehlikeli bir sırıtış vardı! Bu gece kıza istediği korkuyu yaşatamamıştı ancak yarın ona kesinlikle gününü gösterecekti… Üstelik ona vereceği yoğun korkunun yanında ondan alacağı çok güzel şeyler de olacaktı! Kaleye vardığında ise genç adamı karşılayan kendi adamı Scott oldu. “Efendim McDonald Bey’i sizinle görüşmek istiyor” diyen genç askerine bakan Ewan “Nerede O?” diye sordu. Scott salonu işaret etti ve Ewan zaman kaybetmeden oraya gitti. Nicola babasından uzakta eski bir sandalyenin üzerine çökmüş ve başını önüne eğmişti. Kızın yanında zoraki oturduğu belli olan Lorna ise somurtkan suratıyla karşıya bakarken bu defa kapıdan giren ağabeyine yöneldi.. Lorna’nın az önce baktığı yerde oturan ise Darren’di. Genç adam McDonald Bey’ini teskin eden ve ona iftiraların asılsız olduğunu anlatan kişi olmuştu. Bu yüzden de zaten kendisine sinirli olan Lorna’nın öfkesini daha da üzerine çekmişti. “Ne istiyorsun Gerald!” Ewan’ın kaba tavrı Lorna’yı tebessüm ettirdi. Lanet olası ağabeyinden nefret etmeye çalışırken onu hala sevdiği için kendine kızdı ancak sevmeden yapamıyordu. Ewan kalbi taşlamış bir adam olabilirdi ama o kadar doğrudan ve o kadar korkusuzdu ki Lorna ona saygı ve gurur arası pek çok duygu besliyordu. “Nicola” diyen yaşlı adam ise Ewan’a cevap vermeyip kızına yöneldi. Kız Ewan’a dönerek “Efendim, ben…” dedi ağlamaklı sesiyle ve devam etti “Ben sizden özür dilerim. O kızın dediklerine inandığım için aptalın biriyim.” “Bunları dinlemek istemiyorum Nicola!” Araya giren Gerald McDonald oldu. “Kızım bir hata yaptı ancak çok pişman. Evlilik akdini bozmayalım. Onunla evleneceksin değil mi?” McAlister Beyi Ewan McAlister kafasını sallarken alayla gülümsedi ve “Hayır” dedi. Ardından “Bundan sonra Benim Nicola McDonald ile işim olmaz. Onu kiminle evlendirirsen evlendir Gerald” diyerek kati tavrını bozmadı. Yaşlı adam kızgınlıkla ayağa fırlarken Lorna kahkaha atmamak için kendine zorlukla hakim oluyordu. Öte yandan aşağılanmış Nicola ise yeniden ağlamaya geçmişti! Ancak Ewan kimsenin tehditlerine ve kimsenin gözyaşlarına kanmayacaktı. Genç adam McDonald Bey’inin ayağa kalkmasıyla yine de onun diyeceklerine odaklandı ve daha konuşmadan “Söyle!” diye buyurdu. Yaşlı adam birkaç dakika boyunca durdu. Kırlaşmış, gür sakalını sıvazlarken “O halde… O halde anlaşmamızı bozmayacak bir önerim var” diye devam etti. McAlister Bey’inin fikrinin değiştirmeyeceğini biliyordu. Bu yüzden o an aklına gelen başka bir çareyi öne sürmek istemişti. Ewan ise anlaşmayı bozmayacak öneriyi merak etti. Bu adamın gücüne muhtaçtı ancak onun gücü olmasa da ayakta kalabilirlerdi. Yine de diyeceklerini işitmek istiyordu. Yaşlı adama eliyle devam etmesini buyurduğunda Gerald McDonald konuşmaya başladı. “Anlaşmamız tek şartla geçerli olur! Kızımla, şerefli komutanın Darren McAlister evlenecek!” dedi. Lorna kadar şaşkın olan Darren yaşlı adama dönerken Nicola derhal başını kaldırdı ve Darren’a baktı. Sonrasında bu tekliften hoşnut olan sadece bu genç kız oldu! *** Charlotte sabah uyandığında başında feci bir ağrı vardı. O adamdan bugün de kaçması gerektiğini biliyordu zira Rosemary dün gece olanları anlatmıştı. McAlister Bey’i bir şimşek gibi kiliseye dolmuş ve rahibi bile tehdit etmişti! Genç kız işittiklerinin ardından kaskatı kesilip zorlu bir uykuya dalmıştı. Ancak sabah uyandığında o keskin korku yeniden boğazını sıkmaya başladı. İçinde anlamını çözemediği bir huzursuzluk vardı. Acaba Ewan denen o şeytan sahiden evlenecek miydi delicesine merak ediyordu. Sonra bir anda bunun kendisini neden ilgilendirdiğini sorup kaşlarını çattı. “Karısıyla oynaşırsa beni unutur belki de” dediğinde yatağa yeniden uzandı. Hem karısıyla oynaşma hem kendisinin unutulma fikri kalbini korkuyla çarptırdığında Ruth annenin sesini işitti. “Kalk seni tembel! Burası Londra değil!” diye bağıran kadına “Geliyorum” diye yanıt verdiğinde Cawdor’daki o yumuşak yatağını özlediğini fark etti. Hem orada Ruth denen bu kadın yoktu! Hoş ondan çok daha beteri vardı ancak genç kız o şeytana alışmıştı. “Ah işkence görmeye alıştığıma inanamıyorum!” derken Ruth teyzesinin verdiği gösterişsiz elbiseyi giydi ve aşağıya indi. “Geldiğinden beri günah çıkarmadın değil mi! Tanrı bilir ne zamandan beri bir kiliseye uğramadın!” diyen yaşlı kadına bakan Charlotte kafasını sallayıp utançla “hayır” dedi. “Yürü o halde! Kim bilir aşağılık günahlarını affettirmek için kaç ay günah çıkartman gerekecek!” “Ya sen!” diyerek içinden yanıt veren genç kıza kadın yeniden “Doğruca kiliseye git. Rahip McAndree on dakikaya kadar seni görecek. Ona haber verdim” dedi. Charlotte doğruca aşağıya inip kiliseye gitti. Rahip henüz yoktu. Günah çıkarma kabinine birine girip rahibi beklerken az sonra Ewan’ın geleceğini de bilmiyordu! Zira genç adam, kız çıktıktan bir süre sonra Ruth anneye Charlotte’un yerini sormuştu. Onu bugün son kez uyaracak ve gitmesini kesinkes sağlayacaktı. Onu yeterince korkutup ikna ettikten sonra kızın cebine parasını da koyup onu gönderecekti! Kitty’nin kilisede olduğunu öğrendiğinde o da gitti ve tam kız günah çıkarma kabinine girerken onu gördü. Aklına gelen bir fikirle de onun arkasından sessizce rahip bölmesine giren genç adam kızın sesini işitince ansızın gülümsedi. “Ah Efendim geldiniz mi?” diye sordu genç kız. Ewan hafifçe öksürdü. Sesinin tanınmasını istemiyordu. Zavallı Kitty de tabi ki karşısında kimin olduğun bilmiyordu. Bölmelerin arası delikli bir tahta ile kapatılmıştı ve kimsenin diğerinin yüzünü görmesine imkân yoktu. “Sevgili rahip ben çok günahkâr bir kızım. Çok yalan söyledim… Ancak bazılarına mecbur kaldım” “Ne gibi yalanlar?” dedi Ewan sesini biraz boğuklaştırarak. “Ben…” diyen genç kız sonra bir an manastırdan kaçışını anlatıp anlatmamakta kararsız kaldı. Ancak burası Tanrı’nın eviydi ve ne kadar gizlese de zaten bilindiğini fark etti. Bu yüzden karşısındakini Rahip McAndre sanarak açık yüreklilikle anlatmaya devam etti. “Ben manastırdan kaçtım. Ah biliyorum beni ayıplayacaksınız ancak dayanamadım Efendim. Fakat tam dört yıl boyunca oraya hizmet ettim… Asla şikayet etmedim ve daima söz dinledim. Sonra ise şeytana uydum. Manastıra sürgüne gönderilen bir kızın Londra maceralarını dinleyince ben de o günleri özlediğimi fark ettim. Ah siz bilmezsiniz Efendim… Londra çok güzel bir şehirdir. Balolar, süslü elbiseler, her tarafa doluşan hayran ve kibar adamlar, şık davetler… Bunlar beni yeniden cezp etti. İşte bu yüzden kaçtım… Ancak buraya düşeceğimi bilseydim buna asla yeltenmezdim. Lütfen efendim bağışlandığımı söyleyin.” “Oradan kaçıp sevgiline mi gittin?” diye sordu Ewan. Sesindeki öfkeyi zor bastırmıştı. “Evet ama…” diyerek söze katılan genç kız ise tuhaf rahibin sözleriyle şaşkınlıkla doldu. “Bunun için bağışlanma mı diliyorsun! Evli bir adamın evine giderek, onun metresi olarak…” “Ah peder lütfen bari siz yapmayın. Zaten o şeytan şey yani Ewan McAlister beni fahişe olmakla suçladı ama ben fahişe değilim Efendim! Ama o, o gerçek bir şeytan…” Ewan yumruk yaptığı elini dizine bastırırken öfkeyle dişlerini sıktı! “Devam et!” dedi sert bir tonda. Ardından “Dün gece de bazı yalanlar söylemişsin” diye konuştu. “Ah evet ama buna mecburdum… O adamın bana yaptıklarından sonra ona dersini vermeliydim…” “Sen kimsin bana dersini veriyorsun!” diye gürleyen Ewan tam bu sırada artık kendine hakim olamadığında hışımla kabinden çıktı. Ardından Charlotte’un olduğu bölmeye girerken kızın korku içinde sindiğini görüp dirseğinden kavradığı gibi kendine çekti. Zavallı kız henüz şoku atlamadığında “Gel buraya seni Sassenach!” diye gürledi. Genç kız çığlık çığlığa haykırırken Rahip McAndree içeriye girmiş olsa da dev gibi adamı durduramadı! “Bırak kızı Ewan” diye bağırdı ancak Ewan Charlotte’u bu defa havaya kaldırdı ve zayıf bedenini sırtına attı. Onu dışarıya çıkartıp, görenlerin şaşkın bakışları altında kilisenin biraz uzağındaki ağıllara doğru götürdü. “Demek hak ettim ha! Şimdi elimden nasıl kurtulacaksın Kitty!” derken kızı çamur teknesinin içine sertçe bıraktı. Charlotte iğrenç kokular ve her tarafına bulaşan çamurların şaşkınlığı içinde ağzını kocaman açarken Ewan tepesinde dikilip ona küstahça gülümsedi. “Bırak beni seni korkunç ada!” diyen genç kız ise saçlarına değin her tarafından lapa lapa dökülen çamurlar içinde ağlamaklı gözlerle adama bakıyordu. Bir tek masmavi gözleri ve saçının sağ tarafı çamura bulanmamıştı. Ewan kızın güzelliğinden hala bir şey kaybetmediğini görüp daha da sinirlendi ve kalkmasına engel oldu. Bu defa kirpiklerine ve saç diplerine kadar çamura bulanan genç kız ağzını bile açamadı zira açtığında ağzının içine, iç organlarına kadar bu çamura bulanabilirdi. “Şimdi kendini nasıl hissediyorsun Kitty! Yeterince kirlendin sanırım. Yıkanmaya ne dersin!” Kendi üstünün çamur içinde kalmasını önemsemeyerek kızı kolundan tuttu ve baştan ayağa kahverengiye bulanmış haline bakıp sırıtırken onu peşinde dakikalar boyunca sürükleyip deniz kıyısına götürdü. “Ne-ne yapacaksın?” diyen Charlotte artık ölmek istiyordu! İşkence bekliyordu ancak bu kadar rezilce aşağılanmayı hiç düşünememişti! Şoke olmuş bir halde çamur içinde ağırlaşan elbisesine zorlukla hakim olarak adamın güçlü ellerinde sürükleniyordu. Bu sırada tek tük insanları gördü! Londra’da güzelliğiyle nam salmış kibar Leydi Charlotte Kitty Wilkinson tıpkı çamurda debelenmiş bir domuz gibi görünürken etrafındakiler arsızca kendisine gülüyordu. Kalbinde yaşadığı bu ağır aşağılanmayı atlatamadan bir anda suya itilince irkilerek titredi. Su o kadar soğuktu ki Felix’i kurtardığında bile bu kadar üşüdüğünü hatırlamıyordu. Ancak buna minnettardı. Zira hızlıca kendini temizlemeye çalıştı! Ewan kıyıda durup kıza öylece bakarken Charlotte kafasını suya daldırıp sadece bir saniye sonra çıkardı. Denizin bu kısımları bir kaç güne kadar sadece buz olacaktı ancak şimdiden o kadar soğuktu ki Charlotte tir tir titremeye başladı. Artık üzerindeki çamurlarını bile önemsemeyerek sudan çıkmaya çalışırken Ewan yeşil gözlerini öfke içinde kıza dikip “Orada kal!” diye emretti. “Üşüyorum!” diye gürleyen genç kız kollarıyla kendini sararken Ewan kızın yüzünde kalmış bir parça çamuru silmek istedi ancak bunu yapmadı. “Sana orada kal dedim.” “Gel de bana mâni ol bakalım” diye meydan okudu. Konuşabildiği için şükretti zira zayıf bedeni çılgınlar gibi sarsılıyordu. Ewan ona alayla gülümsedi ve yavaşça suya girdi. Charlotte adam inanamayarak bakıyordu! Sırf kendisine işkence etmek için bu buz gibi suya mı giriyordu yani! Öte yandan kendisi de artık ellerini ve karnından aşağısını hissetmiyordu. “Bırak artık beni” dedi inleyerek. Adam kıza kötü bir bakış atarak “Senin yüzünden neleri kaybettiğimi biliyor musun?” diye sordu. Charlotte omuz silkti ve “O kızı senin gibi bir şeytandan korudum!” dedi cüretle. Ewan’ın öfkesi arttı ve kızın kolunu kavradı. Charlotte kolunu çekmek için uğraşırken sular içinde kavga etmeye başlamışlardı. Ancak kızın gücü gittikçe yok olurken adam da bunu anladı ve kolundan çekip kendisine yaklaştırdı. “Üşüyor musun Kitty!” “Üşüyorum” dedi kız ve aldırmadan adama sokuldu. Dişleri zangır zangır birbirine çarparken “Bir gün senin elinde öleceğim” diye fısıldadı. “Bu doğru” dedi adam ve kızın omuzlarını kavrayıp kendine iyice çekti. Charlotte yavaşça kendinden geçer gibi olurken artık ne sinirini ne öfkesini dillendiremiyordu. Bu sırada suyun altından uzanan güçlü kollar üzerinde yükseldiğini ayırt etti. Gözleri açıktı ancak yarı baygın durumda ölümüne üşüyordu. Adamın kollarında yavaşça sudan çıkarılırken Ewan sessizce “Burada kalmana izin vereceğim” dedi birkaç saniye sonra. Genç kızın gözleri hevesle açıldı. “Artık benimle uğraşmayacak mısın?” Ewan gülümsedi. Bu soruya vereceği bir “Hayır” yanıtı yoktu. Sadece “Konuşmayı kes” dedi yavaşça. Ardından kızın tir tir titreyen bedenini kucağında sımsıkı kavrayıp onu kiliseye doğru taşımaya başladı. Charlotte adamın boynuna dolanıp omuzlarını ve kollarını o sıcak göğse gömmeye çalışsa da Ewan da sırılsıklam olduğundan pek de başarılı olamadı. Yine de bu ıslak gömleğin altından yayılan adamın sıcaklığıyla biraz da olsa teselli buldu. Ewan ise kızı kendine daha çok bastırdı. Ona dersini vermişti ama böyle yaralı görünce tasarlamadığı halde kucağına almıştı. Şimdi de onu böylesine koparılmamacasına kendine bastırırken bunu neden yaptığını düşünmedi. Kızı sadece taşıdı ve kendisine sokulmasına izin verdi. Kilisenin bölmesine vardığında ise Lorna kendilerini karşıladı. Tedirgin bakışlarını ağabeyi ve kucağında küçücük kalmış kıza baktı minik bir inilti döküldü dudaklarından. Ruth anne aksine öldüren bir bakışla Klan reisinin kollarında içeriye giren kıza bakarken “Seni aptal kız yine neler yaptın?” diye bağırdı. Ancak Ewan dahil kimse yaşlı kadını işitmişe benzemiyordu. Nitekim Lorna da dehşetle atıldı. “Ewan, sen, sen kıza ne yaptın” dedi. Charlotte gözlerini açtı ve “Ben iyiyim Lorna…” dedi. Ancak genç kadın buna ikna olmadı. Ağabeyinin kollarında titreyen Charlotte’e ağlamaklı gözlerle bakarken Ewan kızı yere bıraktı. Lorna derhal koştu ve onun koluna girdi. “Gel üstünü değiştirelim.” Ewan eteğinden çamurlar dökülen Charlotte’a ve ona sıkıca sarılmış Lorna’ya baktıktan sonra Ruth anneye döndü. “Bu İngiliz kızının topraklarımda kalmasına tek şartla izin veririm.” Bir an durakladı. Yüzünden neredeyse keyifli ve kesinlikle plancı bir gülüş geçti. “Kitty! Bundan sonra bana, sadece bana hizmet edecek.” Herkes susup kaldı. Bütün gözler Ewan’da ve Charlotte’da geziniyordu. Havadaki sözsüz gerilimi bölen ise yine Ruth Anderson oldu. Yaşlı kadın Efendisine gülümsedi ve “Elbette Bey’im. Charlotte emrinize amadedir” dedi. Ardından bu gülüşünü bozmadan “Efendi Darren de evleniyormuş. Kilisemizde ne zaman göreceğiz düğününü?” diye sordu! İki genç kız da az önce işittikleriyle kaskatı kesildiler!
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD