BÖLÜM 1

3498 Words
(1827 İskoçya / Dağlık ve Sert arazili Kuzey Highland Bölgesi)  Ewan McAlister’ın sadık adamı Edwin “Yarın bir İngiliz kızı geliyor!” diyerek Efendisinin karşısına dikildi. Yüzündeki nefret dolu küçümseyici ifadeyi silmeden de “Hem de bir soylu!” diye devam ettirdi sözlerini. Ewan işittiklerinin öfkesiyle gömüldüğü defterden başını kaldırıp adamına baktı. İngiliz kızı geliyordu öyle mi! Kendi topraklarına, klanına adım atacaktı yani! Bunu sahiden düşünerek yola çıkmış bir Sassenach* kızı o uğursuz kanıyla McAlister topraklarına girmeye cüret ediyordu! Nefret bir yılan gibi damarlarından dolanarak akarken “Yarın” diye tısladı, “O kızı bizzat ben karşılayacağım! Ona topraklarıma giremeyeceğini kendi ellerimle göstereceğim” dedi.  Edwin bu sözler üzerine efendisine sinsice gülümsedi. “O kızı soysuz ülkesine mi göndereceksin beyim?” Sesindeki hayranlığı gizleyememişti. Efendisi kralı bile hiçe sayacak kadar cesur ve boyun eğmez bir İskoç gururuydu.   Ewan adamının sözleri üzerine hafifçe gülümsedi. Gözleri, yanı başındaki parlak mum alevinden daha sıcaktı. “Arkasına bakmadan kaçacak Edwin! Benim topraklarımda bir İngiliz’in yeri yok!” Demek bir İngiliz kadını! Bu düşünceyle dişlerini sinirle birbirine bastıran Ewan McAlister soyunun yüzlerce yıl öncesini düşünmeye başladı. Öfkeden elindeki diviti kırmış ancak parmaklarından süzülen mürekkebi bile fark etmemişti. Büyükbabasından işittiği o korkunç günleri adeta yaşarcasına gözlerinin önüne getirdi.  Katliamdı o gün yaşananlar! Highland toprakları 1746 yılında sadece gözyaşı ve kan ile yıkanmıştı. Keskin kılıçlar, mermili silahlar, toplar ve tüfekler, çıplak elle savaşan 7 bin kişilik İskoç ordusunu tek seferde ağır bir yenilgiye uğratmıştı! Aleve verilmiş köylerden gökyüzüne yayılan yanık insan eti kokuları, çukurlara doldurulan kadın, çocuk, erkek cesetleri bir halkın yüzyıllardan boyu sürdürdüğü onurlu bağımsızlık mücadelesinin tek hamlede bittiğinin en meşum kanıtlarıydı. Uçsuz bucaksız ormanlardan nehirlere akan koyu kırmızı kanlar Highland’in bağrından çıkan ve bir daha asla kapanmayacak yarasına benziyordu. EkoseLİ başıboş savaşçılar baltaları ve ilkel silahlarıyla tek bir kumandana itaat eden kırmızı üniformalı düzenli İngiliz ordusuna mağlup olarak İskoçya’nın varlığını tamamen bitirmişti!  1746 yılı bütün Highland’lilerin aklında böyle kalacaktı. Culloden Muharebesiyle İskoçlar en sonunda sarsılmaz olarak dize getirilmişti. Jacobite İsyanlarının sonuncusu da bu savaşta bastırılınca Kuzey’in hiçbir şansı kalmamıştı! Zaten lanet olası basiretsiz İskoç Klanları Kral James’i yenmek için yine kahrolası bir İngiliz’in kucağına sığınıp bir de Fransızlara köle olmayı kabul etmeyip sadece kendi yürekleriyle savaşmış olsalardı sonsuza değin özgür olabilirlerdi! Ama hayır! Prens Bonnie’nin sahte vaatlerine kanan bu Klanlar ardı gelmeyen katliamların da tek sebebiydi! Ve elbette canlı canlı derileri yüzülmelik aşağılık İngilizler de gözlerini bile kırpmadan köyleri, kasabaları katliamdan geçirmekte hiç de tereddüt etmemişti!  Ewan McAlister artık İngiliz Kralına bağlı olan birliğinin Beyi olsa da o krala asla biat etmemişti. Atalarından, büyük büyük babalarından kalan, Klan soyuna ait kayıt defterine titrek mumun ışığından bakıp resmedilmiş katliam görüntülerini incelerken İngilizlere olan nefreti an be an bileniyordu! Culloden yılını görmemiş olsa da unutması, hafızasından silmesi mümkün değildi. Halkını onursuzca katleden Sassenach’lardan intikam alacağı günün hayaliyle yaşasa da bu artık pek mümkün görünmüyordu. Zira Tüm Klanlar Culloden’dan sonra sinmiş ve Kral’a tabi olmuşlardı. Ewan isyan etmemiş olsa da asla yürekten İngilizlere bağlanmamıştı. Bu nefreti yüzünden İngiliz topraklarına girmesi bile yasaktı! Highland’den, İskoçya’dan çıkışına izin yoktu! Eğer Edinburg’tan bir adım öteye ya da İngiliz topraklarına girerse derhal idam edilecekti. Zaten böyle bir amacı da yoktu! O lanetli ve uğursuz topraklara ne sebeple girebilirdi ki! O burada halkıyla ve Klanıyla mutluydu! Öte yandan gerçek bir savaş istediği de bir gerçekti! Bir sürtüşme olur da ordusunu onursuz İngilizlere sürmek için bekliyordu.  O gün de bu düşmanlıkla dolmuştu. Babasından, büyükbabasından kalan Hikâyeler o kadar sıcak ve o kadar gerçekti ki gece uyumazdan evvel son düşündükleri acımasızca öldüren halkı oluyordu. Kâbusları da hep bunlar üzerineydi. İngilizlerden nefret etmek için o kadar çok sebep vardı ki!   Öte yandan Edwin’in verdiği haberle keyfi yerine gelmişti. Bir İngiliz leydisi eğlenilmek için ne de muhteşem bir avdı! Asırlık bir buz kütlesi kadar donuk yeşil gözleriyle kayıt işini bitirip devasa defteri kapattı. Güçlü nefesiyle muma kuvvetlice üfledikten sonra da çalışma odasından çıktı. Cawdor Kalesi’nin en sevdiği bölümü burasıydı. Yüzlerce yıllık el yazması kitaplar, atalarından kalan haritalar, parşömenler, değerli eşyalar, bir kısım kullanılmayan savaş aletlerini hep kalenin bu bölümünde tutardı. Burası ona özel bir alandı. Adamları, dul kız kardeşi Lorna ya da en yakın dostu Darren bile pek az defa bu bölüme girerlerdi. Burası Ewan’ın dövüş talimlerinden sonra en çok rahatladığı yerdi.   Genç adam İngiliz leydisini düşünürken gayri ihtiyarı kız kardeşini hatırlayınca ruhu keskin bir darbeyle sıkıştı. Lorna bir İngiliz’le evlenmişti. Ewan’ın bunu affetmesine imkân yoktu. Kız kardeşi 5 yıl önce gezgin bir botanikçi olan o Sassenach’a takılarak kaçıp gitmişti. Ewan adamın peşine düşüp ikisini de bedel ödetmeyi düşünmüştü. Ne var ki kız kardeşini tamamen çıkarmıştı hayatından. Ancak Lorna geçen yıl yanında bir oğlan çocukla dönünce Ewan çaresiz kabul etmişti onu. Yine de hiçbir şeyin eskisi gibi olmasına imkân yoktu. Ewan Lorna’yı silmişti. Kızın varlığı etrafta dolanan hizmetçilerden farksızdı! Onu kız kardeşi olarak görmüyordu artık.  “O soysuz adam seni terk edip bir fahişeye mi kaçtı?” diye sormuştu bir tek.   Lorna -henüz 22 yaşındaki genç anne- hıçkırarak “O öldü Ewan! Öldü… Ölmesi bile ona olan nefretini bitirmiyor mu?” diye sormuştu sessizce. Bağırmaya cüreti yoktu ve çığlıklarını içine atıyordu.  Öte yandan adamın ölmesi Ewan’ın nefretini bitirmemişti elbette! Genç adam için en iyi İngiliz ölü bir İngiliz olsa da kız kardeşinin ruhuna girdiği için o adama hatırladıkça küfrediyordu! Zaten genç adamın kalbindeki her şey o kadar katılaşmıştı ki orada ne üzüntüye ne de kedere tek damla yer kalmamıştı. Sevgi ise tamamen saçmalıktan ibaretti Lorna’yı bile sevmediğine emindi! Üstelik İngiliz kanı taşıyan oğlunu da getirmiş bir kız kardeşi nasıl sevebilirdi ki! Öyle soysuz bir kan taşıyan bir erkek çocuk hem kendi kalesinde, hem de gözünün önünde dolanıp duruyordu! Ewan bu nefretle yeğeni Felix’e bakmaya bile dayanamıyordu. Çocuğun gözleri maviydi. Kendi ailesinde gözleri mavi tek kişi bile yoktu! Kıvırcık saçları ve her halttan korkan ödlek tavrı ise İngiliz’in kanından geldiğini kanıtlıyordu! Lorna da Felix de Ewan için tamamen birer yabancıydılar. Kalede yaşamalarına izin vermek ise sadece kendi lütfuydu! Ne var ki geçen zamanla beraber tek tük de olsa McAlister Bey’i Lorna ile konuşmaya başlamıştı. Hayır “günaydın” ya da “İyi akşamlar” gibi nezaket gerektiren kelimelerle konuşmuyordu. Ewan Klanının tarihini kâğıtlara resmederken Lorna’nın kabiliyetini kullanıyordu. Sadece böyle anlarda kız kardeşiyle konuşmaya tenezzül ediyordu. Daha doğrusu ona sadece emirler yağdırıyordu!  Lorna ise sessizce itaat ediyordu ağabeyine. Kaçıp gitmesinin asla affedilmeyeceğinden emindi. Küçük oğlu bile bir günah meyvesi olarak görülürken kendisinin de değersiz bir yabancı olduğundan emindi. Oğlu Felix bile Ewan’ın taşlaşmış kalbini biraz olsun yumuşatamıyordu. Lorna, günlük iki şilin bile kazanamayan o sefil bilim adamıyla evlenmek için soyuna, ırkına, klanına en çok da ağabeyine ihanet ederek kaçıp gitmişti. Charles sefil yaşantısına uygun olarak sefalet içinde öldükten sonra da Londra izbelerinde fahişe olmamak için oğluyla beraber bu cehenneme geri dönmüştü. Yine de karnı doyuyor ve sıcak yatağında oğluyla uyuyabiliyordu. Ağabeyinin eskiden kendisine gösterdiği saf ve sınırsız sevgisine bir daha sahip olamayacağını bilmek ise genç kadını derinden yaralıyordu. Felix yetişkin bir erkek olup kendilerini buradan götürene kadar da katlanacaktı. Başka çaresi yoktu!  Bu gece de Lorna’yı uyku tutmamıştı. Henüz kış gelmemiş olsa bile yüksek dağlar ve kuvvetli rüzgarlar yüzünden Londra’da ancak Aralık ayında görülen soğuk hava, adanın en kuzeyindeki bu yerde Eylül ayında görülüyordu. Genç kadın yatağından çıkıp kalenin en alt kattaki salonuna gitmek için oğlunun alnına bir öpücük bırakıp yorganı üzerine örterek odadan çıktı.   Kalenin meşaleleri aralıklardan sızan esintiler yüzünden hafifçe titreşiyordu. Artık katılaşmış ve sadece kasveti andıran bu kalede yaşamaya devam ettikçe Lorna da ağabeyi gibi buraya benzeyeceğini biliyordu. Kollarıyla kendini sarıp yavaşça aşağıya inmeye başladığında dönemeçlerin başındaki bir gölgeyle ansızın sıçradı.  “Ewan” demişti ki ağabeyi kıza kayıtsız sert bakışlarla baktı.  Tek kelime etmeden kız kardeşinin yanından geçen uzun boylu adam yüzünden Lorna duvara iyice yanaştı. Bu geniş merdivenlerde ikisine yer yokmuş gibi köşeye sinerken kendi kendine “Artık evlenmelisin!” diye fısıldadı. Bu Sözleri Ewan için kurarken ağabeyinin duyacağını da bilmiyordu. Sadece, genç adamın geceleri yalnız başına kütüphanede tıkılıp nefretini körüklemesine artık bir son vermesini istiyordu!  “Kalemdeki tek bir kadının varlığı yeterince rahatsızlık verici zaten” diyen Ewan ise basamakların tepesinde durup kız kardeşine hükmeden bir bakış atarken bu cümleyi kurdu.  Lorna varlığının rahatsızlık verici olduğunu biliyordu ancak bu şekilde acımasızda dile getirilmesi karşısında gözleri dolmuştu. “Senin bir kadının aşkına ihtiyacın var Ewan. Kalbin o kadar taşlaşmış ki kendi kanından, canından kız kardeşini bile umursamıyorsun! O lanet olası kalbini de belki bir kadın yumuşatır” diyen genç kadın kendi cüretkarlığına şaşarken karşılık olarak ağabeyinden ölümcül bakışlar aldı.  “Benim ne yapacağımı sen mi söyleyeceksin Lorna! Bana kandan bahsedecek kişi sen misin?” Kalın, korkutucu sesi tüm kalenin geniş merdivenleri boyunca yankılanırken etraflarındaki loş ışık bile dalgalanarak karardı.   Lorna yavaşça merdivenlerden indiğinde; “Umarım bir İngiliz kızına delicesine âşık olur ve umarım onun için bütün bu saçma nefretini silip atarsın Ewan McAlister!” Ewan onu işitmişti. “Sen ne dediğinin farkında mısın?” diye gürlediğinde Lorna bir kahkaha atıp aşağıya koşmaya başladı. Ewan ile arasına güvenli bir mesafe koyduğunda da “Umarım seni her gün eritip bitiren bir Sassenach kızının aşkıyla yanıp kavrulursun abi! Bunun için Tanrı’nın her günü dua edeceğim!” Ewan kız kardeşinin ardından öfkeyle küfürler savururken hala kanını hareketlendiren o inanılmaz aşağılanmayı düşünüyordu; Bir İngiliz kızıyla evlenmek ha! Bunun gerçekleşmesi Ewan nefes aldığı sürece olmayacaktı! Genç adam bundan adı gibi emindi!   *** Soylu bir İngiliz kanı taşıyan Charlotte Kitty Wilkinson manastırdan kaçalı tam dört ay olmuştu. 4 ay boyunca babası çeşitli cezalarla genç kızı oradan oraya sürüklemişti. Wellingtonshire’da sıkıcı kuzenlerine katlanmış, Bath’teki bunak amcasıyla bir süre yaşamış, Bristol’deki cadı halasıyla birkaç hafta geçirmişti. Babasının tüm bunları kendisine ceza vermek için yaptığına emindi. Zira sevdiği hiçbir arkadaşı ya da akrabasıyla görüşemediği gibi tüm yaz boyunca sosyete balolarından da men edilmişti! Oysa tam da bunlar için 4 yıllık manastır hayatından kaçmamış mıydı? Şimdi ise cezasının biteceği günü sabırla bekliyordu. Babası en sonunda doğru yolu bulup zavallı kızını azat edecekti. Charlotte bu anın hayaliyle Heaventown’daki malikanelerinde günlerini, mecbur olduğu kitap okuma saatleriyle geçirirken Ağustos’un son haftası babası kendisini görmek istemişti. Genç kız heyecan ve hevesle okumakta olduğu John Donne’un kasvetli şiir kitabını yatağına bırakarak babasının çalışma salonuna indi.  Daima kapalı elbiseler giymeyi severdi ama bu defa en kapalısını ve en mazbut görüntüde olanını seçmişti. Bunu yaparak babasına artık çok iyi bir kız olduğunu görünüşüyle de ispat etmek istiyordu. Mercan kırmızısı elbisesinin üzerine taktığı siyah bonesiyle muhafazakâr bir görüntüde olduğuna ikna olmuştu. Eh ne de olsa babası Heavenford Dükü Philip Walter Wilkinson dindar bir adamdı. Zaten bu yüzden değil miydi tüm bu çektikleri? Eğer babası sıradan bir inançlı olsaydı öz kızının manastıra gitmesine katiyen izin vermezdi!  Genç kız ürkek tavırlarla babasının odasına girdiğinde yaşlı adamın yaydığı otoriteye hayran olmuştu. Daima babasından çekinir ve onunla açık açık konuşmazdı. Asla sıcak ve samimi bir baba kız ilişkisi kurmamışlardı. Bu samimiyeti daha çok annesiyle kurmuştu ancak annesi yakalandığı hastalıktan kurtulamayınca genç kız da tamamen sevgisiz kalmıştı. Bu sevgi açlığını güzelliğini kullanarak doyurmak istemişti. Bu amaçla da pek çok centilmenle gezmiş, evlenme vaadiyle onlarla flörtleşmişti ancak Robert Markham isimli bir markiyle son kararını verip evlilik yoluna girmişti. Ne var ki sonrasında tamamen çılgınlık yapıp babasına bir rahibe olmak istediğini söyleyerek Robert’i terk etmişti. Bunu yapmasının tek amacı babasının gözüne girmekti. Zira yaşlı dük kızına asla gurur duyduğunu gösteren bir gözle bakmıyordu. Muhtemelen erkek bir evladı daha çok severdi ama bu genç kızın kabahati değildi ya! Bu bir kabahat bile değildi, katiyen olamazdı. İşte Heavanford Dükü Lord Wilkinson bunu anlamamıştı! Varis bırakmak için sevgili eşinden sonra başka bir kadınla da evlenmeyince tek başına hayatını yaşar olmuştu.  Kızının rahibe olması ise yaşlı dükü onurlandıran yegâne sebepti. Kendisini Tanrı’ya adamış bir kız evlat, en fazla böyle bir onur bahşedebilirdi. Ancak kızı bu onuru çok daha onursuzca silip atarak manastırdan kaçıp hem kendi itibarını hem babasının itibarını zedelemişti. Yaşlı adam kızını affedemiyordu. Bu amaçla da verdiği kararla onu yepyeni bir maceraya atacağını da bilmiyordu.  “Beni görmek istemişsiniz Efendim!” diyen genç kız tedirgin adımlarla babasının odasına girdi. Ona yıllar vardı ki baba dememişti. Aralarındaki hitap sözcükleri hissel değil zorunluluktan ibaretti. Charlotte bunu çok önceden fark etmişti. Babasını hiçbir zaman onurlandırmayan bir kızdı ne de olsa.  “Otur Charlotte” diyen Dük kıza eliyle bir koltuğu gösterdiğinde genç kız buyrulduğu gibi oturdu. Yumuşak berjer koltukta biraz olsun rahatlarken ellerini kucağına birleştirip başını saygın bir tavırla öne eğdi. “Senin hakkında bir karara vardım Charlotte!”  Yaşlı adam kızına bakmayarak gözlerini karşısındaki geniş vitray camlara sabitledi. Genç kız ise herhangi bir karşılık vermeyerek hakkındaki hükmü dinlemeye koyuldu. Belki de babası cezalarını bitirmiş ve balo yasağını kaldırmıştı. Bu beklenti içinde gözbebekleri hevesle büyürken babasına bakmaya devam etti. “Kışı Wilfred’te Ruth teyzenin yanında geçireceksin” Ruth teyze! Charlotte başının döndüğünü gözlerinin karardığını hissetti. Korsesinden dolayı zaten nefes alışverişleri bile sayılıyken işittikleriyle neredeyse boğulacaktı. “Ru-ruth Teyze mi?” diye sorarken de bunu şaşkınlıktan ziyade ne kadar dehşetli ve akıl almaz bir karar olduğunu vurgulamak isteyen bir ses tonuyla söyleyerek gözlerini babasına sabitledi.  “Evet Charlotte, Ruth teyzenin yanına İskoçya’ya gideceksin” Genç kız o an çığlık atarcasına “Baba” diye bağırdı. Dük Wilkinson kalın gür kaşlarını kızına çatarken Charlotte cesaretle devam etti. “Rahibe olmayacağım Efendim! Ruth teyzem gibi kalbi kapkaranlık bir kadın olmayacağım!” Gözleri dolu dolu babasına bakarken yaşlı adam rahatsızca gerinip konuşmaya devam etti.  “Rahibe olmanı istemiyorum! Bunu yapamadığını zaten onur kırıcı bir şekilde bana gösterdin! Teyzenin yanında kalıp kilisesinde ona yardımcı olacaksın. Hem orada kalıp aklını başına toplayınca Mart’ın sonlarına doğru Londra’ya gelmene izin vereceğim”  “Yani rahibe olmam konusunda beni zorlamayacak mısın?” diye soran genç kıza babası başını salladığında Charlotte yine de rahatlamadı. Ruth teyzesi annesinin üvey kardeşi bir İskoç kadınıydı. Çocukken o kadını çok az kere görmüştü. Her gördüğü seferde yüzüne yerleşen öfkeli tavrı hatırlıyordu. Bir keresinde Ruht teyzesinin annesine nasıl bağırdığını görmüştü.   “Sen bir günahkârsın Emma! Kilise’yi satıp para için bir dükle evlendin!” demişti. Annesinin yanında o zamanlar dayanak olacak babası vardı oysa kendisini o dağ başında yapayalnız olacaktı! Charlotte annesini bile o zamanlar hüngür hüngür ağlatan o kadını düşününce kendisinin diri diri yakılacağından emindi. Bir ihtimal kadının kulağına manastırdan kaçtığı haberinin gitmemiş olmasını dilerdi. Belki yaşamak için bir şansı olurdu ama buna pek ihtimal vermiyordu.  “Bana verdiğiniz cezaya katlanacağım Efendim ! Sadece 6 ay için oraya gidecek ve o, o kadına itaat edeceğim. Rahip’e yardım edip mumları yakacak, yerleri süpüreceğim. Yırtık kıyafetleri yamayacak, hasta çocuklara bakacağım! Bunu Ruth teyzeye rağmen, Tanrı şahit ki severek yapacak ve en sonunda bir kez olsun benimle gurur duymanızı sağlayacağım.” Masmavi cam bilyeleri andıran dolu dolu gözlerine babasına diktiğinde yaşlı adam gözlerini kaçırdı.  Bu haliyle sevgili eşi Emma’ya benzeyen kızına bakmaya dayanamıyordu! Ancak Charlotte düştüğü o utançtan kendisi bu şekilde kurtaracaktı! Manastırdan kaçması yetmiyormuş gibi evli bir adamın malikanesine sığınarak zaten onurlarını yerle bir etmişken bu söylentilerin dinmesi için kızını gözden uzağa adeta sürgüne yollamaktan başka çaresi yoktu! Ruth denen kadın biraz zor mizaçlı olabilirdi ama Charlotte’u dize getirmek için iyi bir seçenekti.  “Hazırlıklarını yap o halde! İki hafta içinde yola koyulacaksın” diyen Lord Wilkinson kızından herhangi bir yanıt beklemeden geniş adımlarıyla salonu terk etti. Genç kız uzun süre sessizce ağlarken Highland denen o dağlık bölgede ne yapacağını düşünmeye başladı. Tanrı yardımcısı olsun ama oraya ölmeden varırsa Ruth teyze sözleriyle zaten iki güne kalmaz onu öldürecekti!  *** “Ah leydim Londra’dan çıktığımızdan beri ilk kez bu kadar üşüyorum! Hala yazda sayılırken bu buz gibi hava da nedir” diyen Şaperonu Bayan Esther kalın pelerine sımsıkı sarılarak Leydisine acı çeker gibi bakıyordu.  Charlotte ise bonesinin altından topuz yaptığı saçları yüzünden başına saplanan ağrıyla engebeli araziye katlanmaya çalışırken bir de Bayan Esther’in sözleriyle sıkıntıyla ofladı. Yolculukları şimdiden ölümüne zorlaşmaya başlamıştı. Daha Ruth teyzeyi bile görmeden bu kadar cefa çekmeyi beklemiyordu. Elbette Wilfred denen bu bölgenin bu kadar dağlık olmasını da! Arabaları dar patikalardan, kayalık ve uçurumlardan geçerken iki kadın ve iki arabacı dışında kendilerine eşlik eden kimse yoktu. Yüzyıllar öncesinde kalan vahşi Highlandliler de artık medenileşmiş bir halk olmuştu. Arabacı böyle demişti.  “Korkmayın Leydim o adamlar yüzyıldır pantolon giyiyor! Siz bilmezseniz bu ilkel savaşçılar ekose kumaştan etekler giyerdi. Tam bir yabanilik” diyen adam çürük dişlerini göstere göstere kahkaha atarken Charlotte’u dağlılara karşı değil ama adamın kendi görüntüsüyle baya korkutmuştu.  Şimdi ise korkusu tamamen gitmiş yerine müthiş bir rahatsızlık gelmişti. İnip çıkan tekerlekler ve soğuk hava yüzünden yolculukları tam bir işkenceye dönerken arabacı yolun bundan sonrasını at üstünde gideceklerini söyleyerek arabayı durdu.  Bayan Esther “Ah bu sert tahtalar yüzünden kalçam morardı” deyip arabadan atladığında Charlotte de biraz olsun ayağa kalkacağı için sevinmeye başlamıştı. Zira böyle oturmaya devam ettikçe ayak bileklerinin şişip moraracağından emindi. Üstünü başını düzeltmek için arabada kalmaya devim ettiğinde gülüşen Bayan Esther’in sesini işitti. Tam bu sırada ormanın içlerinden yankılanan güçlü nal sesleriyle bir anda durup seslere kulak kabartmaya başladı.  “Lanet olsun! Soyguncular!” Arabacı beline koyduğu eski metalde silahı çıkarırken diğer adam da Solingen işi bıçağını kavradı. “Leydim Lütfen arabanın içinden çıkmayın!” Adamın sesiyle Charlotte korku içinde kalırken Bayan Esther’in de içeriye girmesiyle kaygıyla dışarıyı dinlemeye koyuldu. Nal sesleri kulakları sağır edecek kadar yakınlaşıp atlar kişneyerek durunca iki kadın nefeslerini tutup dışarıda olan biteni anlamaya çalıştılar. Ancak fazla bir konuşma olmadan arabalarının kapısı açılmıştı. Bayan Esther bir çığlık eşliğinde kendisini çekip çıkarmaya çalışan iri ellere engel olmaya çalışırken genç kız arabanın içlerine doğru korkuyla sindi.  “Leydi burada Beyim!” diyen adam Şaperonu çıkardıktan sonra Charlotte’a yöneldi. Genç kız ne kadar çabalasa da adamın ellerinden kurtulamadı ve kaba bir hareketle dışarıya çekildi.  Dizleri üzerinde yere düşerken açık mavi elbisesi çamur içinde kalmıştı. Elleri de yoğun çamurlara dayandığında iki büklüm halde kalkmaya çabalıyordu. Ancak bu sırada iki adım sesi işitti. Bir adam; kalın mokasen botlarıyla tam yanında durdu. Genç kız yavaşça başını kaldırıp adamı görmek için hareket ettiğinde güçlü ve kaslı bacaklarını saran koyu renk pantolonundan daha fazlasını göremeden omzundan ittirilip kalkmasına engel olundu.  “Bir İngiliz ancak bu şekilde ayaklarıma kapanmalı” diyen sesle genç kızın kalbi ağzında atmaya başladı.  “Ona bir şey yaparsanız babası hepinizi kurşuna dizer anladınız mı? O bir dük kızı, o leydi Charlotte Kitty Wilkinson” diyerek inleyen Bayan Esther’e yanında dikilen adam “Demek adın Kitty! Tam da süslü bir köpek ismi gibi!” diye söylendi.  Bu cümleyi adeta tükürür gibi kurunca Charlotte bu sefer ağlamamak için dudaklarını ısırdı. Çok rezil bir halde dizleri ve elleri üzerinde çamur içinde duruyordu. Tepesindeki haydudu göremediği gibi buna şükretti de! Sesinden bile açıkça nefret okunan adamın yüzü kim bilir ne denli korkunçtu!  Genç kız yine de buza kesen ellerinin acısıyla kıvrandığında ayağa kalkmak için hamle yaptı. Ancak yanında dikilen adam “Kımıldama!” diye tısladı. “Neden buradasınız?” Charlotte dayanamadı ve kalkmak için hamle yaptı ancak elleri çamurda kayınca yana yuvarlandı. Adamların kahkahalarını işitirken gözlerini kapatıp dua etti. “Konuşsana!” diye bağıran sesle irkilerek dudaklarını birbirine daha çok bastırdı. Ağlıyordu ve konuşacak tek kelime cesareti yoktu! Bu sırada tepesinden dikilen adam “Şunların işini halledin” deyince Charlotte işte o an bağırmaya başladı.  “Bırakın onları! Bana ne yapacaksanız yapın ama onların bırakın!” “Götürün!” diye gürleyen sesin emriyle önce atların gittiğini işitti! Ancak iki at farklı taraflara gidince Charlotte hayvanların serbest bırakıldığını anladı.  Bayan Esther bağırdı. “Biz atlarımız olmadan ne yaparız!” İki arabacı “Gideriz Bayan Esther, atsız da gideriz” dedi korkuyla. Genç kız arabacıların ve şaperonunun öylece ormana salıverildiğini fark etti. Neyse ki Bayan Esther’in yanında iki güvenilir adam olacaktı! Ya kendisi, kendisine ne yapacaklardı?  “Londra’ya varır varmaz leydimin babasına haber vereceğim ve hepiniz Thames nehrinin dibini boylayacaksınız!” diye bağıran Bayan Esther’in sesi gittikçe yok olurken Charlotte çamurlar için çırpınıyor Çırpındıkça da bonesi başından kayıyordu. Yanındaki adam uzanıp kaba bir hareketle bonesini çekip çıkardığında da sarı saçları omuzlarında yere doğru döküldü.  Birkaç adamdan iki edepsiz ıslık alırken bir anda kolundan tutulup havaya çekildi. Ancak genç kız bu harekete karşı koymaya çalışırken yeniden kalçasının üstüne düştü. Artık her yeri çamur içindeydi. Görünen o ki kendi kendine de kalkamıyordu. Nihayet kolundan tutulup hızlıca ve kolayca ayağa kaldırıldı. Ayaklarının üzerinde durabildiğinde gördüğü tek şey boyun bağcıkları öylesine bağlanmış, gevşekçe duran beyaz keten bir gömleğin altındaki iri gövde oldu. Kendisini tutan her kimse bir dev kadar olmalıydı zira Charlotte adamın omzuna bile yetişmiyordu. Genç kız gözlerini kaldırıp celladına nefretle bakmaya çalışırken karşılaşacağı korkunç manzaraya karşı içinden istavroz çıkardı.  Gözler en sonunda birbirine kenetlendi. İkisinin de çatılmış kaşları gevşeyerek düz bir çizgi halini aldı. Haydut çürük dişli, kel kafalı, kirli sakallı biri değildi, hayır! Üstelik bu tanımların hiçbiriyle alakası yoktu. Tam aksine son derece düzgün kesilmiş, dalgalı saçları olan, yüzü tıraşlı, açık yeşil gözlü, genç bir adamdı! Güzeldi, yakışıklıydı, çekiciydi ve hepsinden ötesi korkutucu bir tavrı, gergin bir ifadesi ve derhal yanından kaçıp gidilesi bir hali vardı! Charlotte bir katile bakacağını sanırken gördüğü yüzle afallasa da hemen ardından adamın dizine sert ayakkabılarıyla bir tekme atmayı başardı.  Genç adam bu darbe üzerine kızın bileğini hışımla tutup kendine çekerken “Kitty! İşte bunu yapmayacaktın seni soysuz İngiliz” diye söylendi tehlikeli sesiyle.  “Beni hemen bırak yoksa az sonra kalbini deşilmiş halde bulacaksın!” Tam o anda Ewan tam göğsüne dayanmış minik namluyu fark etti. Charlotte babasından gizlice aldığı küçük tabancayı adamın göğsüne bastırırken ateş etse bile muhtemelen bunun bir sinek ısırığı kadar etkileyeceğini düşünüyordu; bu vahşi haydudu!  Fakat canını kurtarmak için her şeyi yapacaktı!
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD