BÖLÜM 2

3902 Words
“Beni hemen bırak yoksa az sonra kalbini deşilmiş bulacaksın!” diyen genç kızın sözleriyle Ewan tam göğsüne dayanmış minik namluyu fark etti. Charlotte babasından gizlice aldığı küçük tabancayı adamın göğsüne bastırırken ateş etse bile muhtemelen bunun bir sinek ısırığı kadar etkileyeceğini düşünüyordu; bu vahşi haydudu! Nitekim Ewan’ın göğsündeki namlu bile adamın iri bedeninden korkarmış gibi dengesizce titriyordu. Bu aslında Charlotte’un titreyen eliydi zira hayatında en ufak bir heyecana yer olmayan genç kız devasa boyutlardaki bir adamı öldürmekle tehdit ediyordu! O tetiği çekecek gücü yoktu ancak duaları yanıtsız kalınca en sonunda bu ümitsiz yola başvurmuştu. Ewan göğsüne sarsak bir baskı yapan silahın varlığıyla neredeyse kahkaha atacaktı. Doğrusu kendisine meydan okunmasını bile beklemezken bu zavallı kız bir de silah çekmişti. Bu sahiden takdire şayandı! “Bir İngiliz’e göre şaşılacak bir hareket Kitty!” diyen adam alaycı tavrıyla devam edip: “Ancak bu oyuncaklardan anlarsınız sizi kanı bozuklar!” diyerek gürlerken sert bir rüzgar Charlotte’un tüm bedenini yalayıp geçti. “Bırak beni! Yaşamak istiyorsan bırak beni!” diye bağıran genç kızın tiz, ağlamaklı, titrek sesi karşısında Ewan’ın eğlencesi de arttı. Genç adam kıza açık bir alay ifadesiyle bakarken onunla biraz daha oynamaya karar verdi. Silahı kapmak saniyesini bile almazdı. Kızın ufacık, bakımlı, pek kibar ellerini kendi sert nasırlı eline kıstırmak o kadar kolaydı ki! Anlaşılan şu İngiliz kızı kanında bulunmayan bir özellik olan cesaretten fazla depolamıştı. Ewan yine de bu tavırdan memnundu. Oysa beklediği bu değildi. Şimdiye kadar bu Sassenach kızı kendisini bırakması karşılığında bacaklarını açıp, eteğini yukarıya sıyırmış olmalıydı! Ürkek Kitty aksi gibi bir de silah tutmuştu. “Seni bırakmaya niyetim yok Kitty! Ne yapacaksın, beni vuracak mısın?” “Bunu yapamayacağımı mı sanıyorsun?” Genç kızın boğazından yükselen çığlığa yakın bu haykırışla adamlardan uğultulu bir gülme sesi geldi. Ancak Charlotte duruşunu bozmadı ve kısılmış mavi gözlerinin gittikçe büyüyen gözbebekleriyle adamın yosun yeşili gözlerine inatla bakmaya devam ederek konuşmasını sürdürdü. “Seni öldürmem Tanrı’nın da hoşuna gidecektir! Zalim bir haydutsun sen, ölmen herkesin hayrına olacaktır!” Charlotte’un bu cesur tavrı karşısında Ewan’ın göğsünden tok bir kahkaha yükseldi. “Ne inanılmaz bir savunma! Sevgili Kitty, beni öldürmen karşılığında cennete gideceğini de söyleyecek misin? Edwin baksana bir İngiliz işine geldiğinde yine Tanrı’nın adını kullanıyor!” Genç adam sözlerini nefretini açık eden bir öfkeyle söyleyince Charlotte’un titremesi de katlanarak arttı. “Ben Tanrı’yı kullanmıyorum ama apaçık belli ki sen bir şeytansın. Ben kilise gönüllüsüyüm! Bırak beni! Wilfred tarafındaki kilisede bekleniyorum! Benim sizin işlerinizle, nefretinizle ilgim yok.” “Demek kilise gönüllüsüsün… Siz İngilizler çıkarınız için Tanrı’yı bile satacak kadar alçak bir milletsiniz…” “Ben değilim! Bırak beni, Yalvarırım bırak beni.” Diyen genç kız en sonunda pes etti. Korkudan titrerken gözlerinden yakıcı damlalar dökülmeye başladı. Hem soğuktan hem korkudan ama en çok da yalnız başına kalmış olmaktan korkuyordu! Bayan Esther ve adamların kendilerini bir yerde beklediğine inanmak istese de bu dev gibi adamların onları Londra’ya arkalarına bakmadan koşturduklarına emindi. Bakışları hafifçe sağa kayınca diğer iki adamı gördü. Liderleri olan şeytan kadar uzun boylu olmasalar da onlar da tek eliyle bir ağacı sökecek kadar güçlü görünüyorlardı. Ve hepsinin yüzünde de aynı bakış vardı… Charlotte bu kadar nefret edilecek ne yapıldığını merak etmeye başladı. İskoçlar ve İngilizler evet birbirlerini pek sevmezlerdi ancak barış ilan edileli onlarca yıl olmuştu. Ama bu adamlar adanın diğer tümünden bağımsız gibi, tek başına bir kabileden kopmuş gibi vahşi ve uzlaşılmaz görünüyorlardı… “Lütfen..” dedi genç kız, düşüncelerinden sıyrılarak… Adama mavi gözlerini dikerken konuşmaya devam etti: “Lütfen bırak beni, yalvarırım” diye yineledi. Ewan bir an için kızın gözlerindeki çaresizliğe acıyacak gibi oldu. Gözyaşları içinde kalan masmavi gözleri, kalesinin altında yaz günü sakince dalgalanan denizi andırmıştı ona. Lorna ile yüzmek için, küçükken uçurumdan atladıkları o denizi. Berrak, sakin ama kabarmaya hazır hırçın, bir tutam deniz… Ancak bu sevimli anılar onu sakinleştirmediği gibi Lorna’yı hatırlattığı için daha da öfkelendi ve kıza doğru bir adım attı. Charlotte bu hareket karşısında şaşkınlıkla kalıp tekinsiz bir adımla geriye sendeledi. Adamı korkutmak isterken şeytan üzerine doğru kararlı adımlarla gelmeye devam ediyordu. Üstelik bu güçlü adamın silahı umursadığı da yoktu! “Yalvar!” diyen adamın dudaklarına kaydı bakışları. Kibirle kıvrılmış, alaycı, sert dudaklar. Adam yeniden “Yalvar” diye gürlerken bu defa onun öfkeyle birbirine geçmiş dişlerinin altında seğiren çenesini fark etti. Ancak genç kız yine de yılmadı ve başını salladı. Tam bu anda soğuk bir kuzey rüzgarı ensesinden vururken saçları ansızın dalgalanarak yüzünden öne doğru savruldu. Upuzun sarı saçları Ewan’ın da yüzünü şöyle bir okşayıp geçerken, kızın kokusu adamın genzine doldu. Genç adam bu temas ve çiçek kokusuyla adeta afalldı. Lanet olası bir İngiliz kızın saçları; sadece sarı, uçuşan saçları, onu arzulamasına neden olmuştu. Bunun öfkesi içinde kızın silah tutan elini sertçe kavradı. “Bu kadar oyun yeter!” Sesiyle Charlotte irkilse de silahı bırakmadı ve nafile yere çırpınırken orman kuşlarını havalandıran bir sesle silah bir el patladı. “Seni aptal İngiliz!” diyen Ewan aldığı darbenin etkisiyle kızı bıraktı. Kolu durmadan çoğalan bir nehir gibi kızıla boyanırken adamları bu manzaraya dehşetli bir şaşkınlıkla baktılar. “Efendim vuruldunuz!” diye bağıran adamı Stuart Ewan’a koştu fakat genç adam yaralı kolunu kaldırıp adamına durmasını işaret etti. Azgın bir şelale gibi öfkeli çehresini kızın yüzüne dikmiş, bir an sonra ise ona doğru yürümeye başlamıştı. Charlotte korkuyla titriyor, öyle ki geri geri giderken ayakları birbirine dolanıyordu. Çok geçemden ayağına dolanan bir sarmaşık yüzünden kalça yere düştü. Acısını unutup tepesinde dikilen adamın koluna bakmadan edemiyordu. Onu vurmuştu! Kahretsin ki vurmuştu ama hiçbir işe yaramamış aksine adamı daha çok öfkelendirmişti. “Ya-yaklaşma bana” diyerek iyice sinmiş olan sesiyle konuşurken eteği çamurlardan dolayı ağırlaşarak bacaklarına dolanınca durdu. Ölecekti! Belki de sonrasında aç kurtların önüne atılacaktı. Dehşetli bir nidayla “Dokunma bana” diye bağırmak dışında çaresi yoktu. Aklında gelen diğer ihtimal ise onu oracıkta öldürmek üzereydi. Ya bu haydutlar ona dokunacak, zorla sahip olmaya niyetlenmişlerse… “Dokunmayın bana, bırakın!” diye inleyip kollarıyla kendini sardı. Yerde küçücük kalmıştı. Ewan kızın hareketinden onun neler çıkardığını anladığında yüzüne alay dolu bir gülüş yerleştirdi. “Bir İngiliz kızı benim fahişem bile olamaz!” Charlotte onu duymuyor, hıçkırarak ağlamaya devam ediyordu. Sarı saçları da yer yer çamura bulanmış, şimdi elleri de tamamen kirlenmişti. Alnına dokunan parmağı ile minik bir çamur lekesi yerleştirdi yüzüne. Ewan bu görüntüyle kızın güzelliğinden yine bir şey kaybetmediğini içten içe düşündü. Lanet olası İngiliz kadını çok güzeldi. Aptal İskoç erkeklerini yataklarına konuk edebilecek ve onlara onurlu davalarını unutturacak kadar güzeldi! Bu hisle Charlotte’a iğrenerek bakarken en sonunda kızı dirseğinden tuttu ve ayağa çekip üzerindeki kürkten şalı hışımla söküp yere fırlattı. Şiddetli soğuk hava elbisesin üstünden içeriye kıvrılarak girdiğinde genç kız titreyerek üşümeye başladı. Ewan başka bir harekette bulunmayıp kızı sertçe iterek bıraktı. Kürkü de almayı ihmal etmedi. Ardından “Gidiyoruz” diye bağırdı ve arabadaki her şeyi alıp dört nala atlarını koşturmaya başladılar. Charlotte soğuktan ve korkudan tir tir titrerken üzerinde pamuklu, sade elbisesinden başka hiçbir şeyi yoktu! Ormanın ortasında, vahşiliğin kalbinde, medeniyetten uzak tek başına kalmıştı! Tüm bunların korkunç bir kâbus olduğunu ve artık uyanması gerektiğini düşünürken en sonunda gerçeğin ta kendisiyle acımasızca baş başa kaldığını anladı. Ölmeyi bile şu duruma tercih ederdi. Öte yandan ne yapacağını bilmiyordu! Bayan Esther’in peşinden gitmeye karar verip anımsamaya çalıştı. Ses hangi yönden gelmişti! Ormanda her yer birbirine benziyordu ve yön bulma kabiliyeti pek yoktu. Ancak bir ihtimal daha vardı. Arabacı en son köye çok az kaldığını söylemişti. Belki de arabanın yönüne bakarak yürümeliydi. İleride dumanı tütecek evler göreceğine emindi. Ne var ki İskoçya’ya o lanetli topraklara gitmek mi, yoksa Londra’ya dönmeyi mi göze alacağını bilmiyordu! Londra’ya dönerse babasını bir kez daha utandıracaktı! Üstelik rezil bir haldeydi. Yakası açık, üzeri çamurlar içindeydi. Ayrıca yolda bir köye rastlamazsa soğuktan öleceği de kesindi. Genç kız o an kararını verdi. O köye, o kiliseye gidecekti! Rahibi bulduğunda da ona haydutlardan bahsedecek ve köyün sorumlusuyla o haydutların bulunmasını salık verecekti. İskoçların yaşlı reisleri olduğunu biliyordu. Rahibin yardımıyla o yaşlı adamın huzuruna varıp o şeytanı ve çetesini anlatacak, haydutların bulunması ve asılması için yardım isteyecekti! Charlotte bu hisler içinde biraz olsun rahatlayarak daha fazla oyalanmadan arabanın yönünü takip edip orman içlerine yürüdü. Robert’in malikanesine bile tek başına kaçmıştı ve bu konuda tecrübeliydi. Hem dört gün boyunca yürümüştü o zaman. Şimdi ise sadece yarım günlük bir yolu olduğunu düşünüyordu. Tabii manastırdan kaçarken yolda hiçbir hayduda rastlamamıştı. Bu ise gözünü korkutuyordu. Ya yine o adamlarla karşılaşırsa! Bu düşünceyle kollarıyla kendini sardı. Neyse ki durumları eşit sayılırdı. Çünkü kendisi de o adamı vurmuştu! O şeytanı kolundan yaralamıştı. “Umarım ölürsün!” diye söylenirken ağlamamak için dudaklarını ısırdı ve yürümeye devam etti. Sert İskoçya arazisi genç kıza düşman kesilircesine katıydı. Kimi zaman elleriyle tırmanmak, kimi zaman ayaklarını vahşi kayalıklara sürmek zorunda kalmıştı. Muhtemelen köyün pek çok yolu vardı ancak Charlotte orman içlerinden gittiği için kendini tüketircesine yorulmuştu. En sonunda saatler sonra menzile vardı! İlk gördüğü haşmetli iki devasa kuleydi! Ardından kaleyi ve etekleri boyunca uzanan klanın evlerini seçti. Köye vardığını anladığında gözleri yeniden kalenin ihtişamına kaydı. Elini bir çam ağacına yaslayıp gözleriyle devasa yapısı inceledi. Kalenin göğe yükselen kulelerini sığ ağaçlar içinde bile apaçık görüyordu! Gerisinde uzanan masmavi denizi de bulunduğu yüksek tepeden seçerken ikisinin birleştiği yerdeki hırçın dalgalar nefesini kesti. Derken tek tük seçtiği insanları görünce sevinçten ağlamaya başladı. Gözyaşları sıcak bir nehir gibi yanaklarından dökülüyor, dudaklarından ise Tanrı’ya şükürler sıralanıyordu. Ölmemiş ve kasabaya varmıştı! Neredeyse yürüyecek hali olmamasına rağmen başarmıştı! Londra’dan uzağa, babasından uzağa, Ruth teyzesinin yakınına nihayet gelmişti. O kadının varlığı bir ilmek gibi boğazını sıkınca tamahkarlık göstermediğini anladı. O haydutların ve katillerin elinden sağ salim kurtulmuşken yaşlı bir kadını nasıl dert ederdi! Fakat dert etmeden de duramıyordu! O kadına katlanmak hiç kolay olmayacaktı. Gözyaşlarını silip, donmaya yüz tutmuş ellerini nefesiyle ısıtıp eteklerini tuttu ve dik yamacı inmeye başladı. *** “O İngilizlerin işini bitirmeliydim!” Ewan bir yandan atını sürerken bir yandan nasıl olur da vurulduğunu düşünüyordu. Canı yanmıyordu ancak adamlarının yanında bir İngiliz kadını tarafından vurulmanın öfkesini yaşıyordu. Dişlerini sinirle birbirine geçirirken kızın ormandan kurtuluşunun olmadığını da fark etti! Bu düşünce biraz olsun içini yatıştırdığında kaleye varmışlardı. Eskisi gibi sürekli kapalı tutulmayan kapılardan geçerken adamlarına sert bir bakış attı. Herkesin gözü efendisinin kolundaydı ve bunu fark eden genç adam koluna bakanları tek tek alıp kazığa oturtmak istiyordu. Kaleden girişte kendisini karşılayan arkadaşı Darren’in alaycı bakışlarını görünce de sabrı taştı. Atından fırladığı gibi aşağıya indiğinde kendisi kadar uzun ve yapılı olan dostunun yakasını kavrayarak “Neye bakıyorsun?” diye gürledi. “Yaralanmışsın McAlister! Ne o, yoksa Sassenach kızı dişi bir kurt mu çıktı?” Darren alaycı tavrını sürdürürken genç adam arkadaşının suratına sert bir yumruk attı. Darren kaşlarını hafifçe çatıp eliyle çenesini sıvazladı ve numaradan acıklı bir ses tonuyla “Bu acıdı işte” dedi. Yaptığı sadece arkadaşıyla dalga geçmekti zira Ewan birine yumruk atmazsa daha da delirecekti. Onun bu huyundan haberdar olan Darren adamın sinirini boşaltmasına göz yumarken geniş ve hızlı adımlarıyla onu takip etmeye başladı. “Ne oldu?” diye sordu. Ewan kalenin geniş salonunda volta atmaya başlamıştı. “Kolumdan vurdu! O İngiliz beni küçük, onursuz bir silahla vurdu!” Elini taş duvara sertçe geçirdi. “Bu hayli ilginç dostum… Senin en son ne şekilde yaralandığını düşünüyorum da doğrusu aklıma bir şey gelmedi. Esaslı bir İngiliz kızıymış” Darren bu kızı epey merak etmişti. “Nerede peki o? Yoksa tutsak mı aldın?” “Ormanda bıraktım.” “Ne yaptın! Lanet olsun Ewan kızı o vahşi ormanda tek başına mı bıraktın? Ölüme terk ettin öyle mi!” “Ne yapmamı bekliyordun? Topraklarıma mı alacaktım?” “Sen bir katil değilsin. Kendine gel. Hepimiz İngilizlerden nefret ediyoruz ama bir kızın ölmesine..” “İzin verdim! Evet ölmesine izin verdim! Beni vurduktan sonra boynuna kırmadığım için şükretmeli.” “Hemen bir adam gönderip kızı aldıracağım” diyen Darren çıkışa doğru yönelince Ewan adamın kolunu yakalayıp onu sertçe duvara fırlattı. “Bunu yaparsan seni öldürürüm!” Darren bir an durakladı. Zira onu daha önce bu kadar gözü kara görmemişti! Öfkesi bir nesne gibi görünür olacaktı neredeyse… Yine de kendine hakim olamadı ve devam etti: “Bırak da biri İngiltere sınırına kadar yardım etsin kıza! Hiç olmazsa bunu yapmalıydın! 500 yıl önceki vahşi bir klan değiliz biz Ewan! Ayrıca kızın soylu olduğunu duymuştum! Ölürse kral ile başın belaya girer. Bu defa hiçbir yere kaçamazsın!” “O soysuz kral topraklarıma adım atacak olursa boynuna kılıcımı zevkle geçiririm!” diyen Ewan ise bir yandan Kitty denen kızı düşünüyordu. Hayır en ufak bir pişmanlığı yoktu! Aç gezen kurtlar şimdiye kadar kızı parçalamış bile olabilirdi ki bu düşüncenin kendisini rahatsız etmesine izin vermeyerek salondan çıktı. Kral ile yeniden karşılaşırsa kurtuluşu olmayacağından emindi. Üstelik bu defa sadece kendisini değil tüm kasabayı da ateşe atardı ancak artık çok geçti! O soylu İngiliz fahişesi çoktan bir yerde yığılıp kalmış olmalıydı! Ewan bu düşünceyi kafasından silmeye uğraşırken yatak odasının kapısını gürültüyle çarparak kapattı. Üzerindeki yeleği ve gömleği çıkarıp masa üzerindeki küçük aynayı eline aldı. Boğumlu ve kaslı koluna tuttuğu aynadan yarasına bakarken nefretle bir küfür savurdu. Derisi parçalanmıştı. Kurşun sıyırmış olsa da akan kanı için bile o kızın ölümü hak ettiğini düşünüyordu. Yarasını öylece sararken kapısı çalındı. Ewan gelene gitmesini buyuracakken teklifsizce içeriye giren kız kardeşi Lorna oldu. “Sana gir dediğimi hatırlamıyorum” demişti ki gözü kapı eşiğinde duran minik yeğenine takıldı. Felix’in ürkekçe taş duvara dayandığını görünce Lorna’ya bağırmaktan vazgeçti. “Darren bana vurulduğunu söyledi” Genç kız elindeki bezle ağabeyine temkinli adımlarla yaklaştı. “Yalan söylemiş” Lorna alay dolu bir sesle “Bana yalan söyleyen başkası gibi geliyor” diyerek ağabeyinin koluna baktı. “Bu senin meselen değil,” diyen Ewan ise kadının elinden bezi kaptı. “Kendim halledebilirim.” Lorna kapıya doğru yürürken “İyice sarmazsan iltihap kapar. Ruth anneyi çağırayım mı?” demişti ki Ewan’ın tehditkar bakışıyla dudaklarını büzüp dışarıya yürüdü. Kapı kolunu kavrayan genç kıza aldırmaz görünen Ewan kapı kapanmadan evvel minik yeğeninin sesini işitti. Küçük çocuk bozuk İngilizcesiyle “Anne dayıma ne olmuş?” diye sormuştu. Ewan Felix’in sesini ilk kez duyuyordu! Tabi ağlamadığı zamanlar dışında! Lorna bu şartlar altında bile küçük çocuğu nefretle yetiştirmiyordu! Kendisi genç kıza nefretini durmaksızın haykırırken o oğlunu bile sevgiyle büyütüyordu! Ewan bu hisler altında ezildiğini düşündü. Berbat geçen bir günün bu şekilde devam etmesi karşısındaki masadaki aynaya yumruğunu sertçe geçirdi. Bir kızdan sonra bir de çocuk kendisini alıp uçurumdan aşağıya atmıştı sanki! Genç adam sinirle homurdanırken ince bir kan sızan eline bakıyordu! ** Charlotte köye vardığı ilk anda çıkışa yakın olan kiliseye yöneldi. İskoçların İngilizleri sevmediğini bildiğinden köylülerin tutumuna dair net bir tahmin yürütemiyordu. Belki de o şeytan gibi kendisine alayla bakacak ve köyden kovacaklardı. Bu düşünceyle kalbinde ağır bir acı hissederken Tanrı’nın evinin herkese açık olduğunu bildiğinden kendini ilkin oraya attı. Kapıyı kavrayıp yavaşça açtığında gücü de tükendiği için kilisenin içine yığılıp kaldı. “Aman Tanrım!” diyen bir ses işittiği en son şeydi. Bayılmasının üzerinden ne kadar zaman geçtiğini hatırlamıyordu. Gözlerini açtığında alçak bir tahta tavana bakıyordu. Kiliseyi ve çığlığı da anımsayıp ismini bildiği tek kişinin adını sayıklamaya başladı. “Ru-Ruth teyze…” demişti ki yumuşacık bir avucun elini kavradığını ayrımsadı. “Ruth teyze ilaçlık ot toplamaya gitti. Az sonra burada olur” diyen genç bir kızın sesiyle başını oraya çevirdi. Vücudunda ağrı yoktu. Onu bitkin düşüren yaşadığı yorgunluktu. Dudaklarını zorlukla aralayıp “Su” diye fısıldadı. “Ahh! Ne kadar düşüncesizim. Affedin. Hemen getiriyorum” diyen kıza bakan Charlotte onun daha 17sinde bile olmadığına emindi. Öte yandan rahibe kostümü giyinmişti. Burada Ruth teyzenin gözetiminde olan rahibelerden biri olmalıydı. “Zavallı kız” diye düşünmeden edemeyen Charlotte bakışıyla odayı taramaya başladı. Kaldığı bu yer küçük bir bölmedeydi. Tavan arasına benziyordu. Minik bir pencere haricinde biçimsizce gelen tahta kirişlerden başka bir şey yoktu. Bir yatak, tahta bir masa ve ayak ucunda iki kapılı ahşap bir dolaptan başka eşyası olmayan odaya bakarken tahtaların gıcırdadığını duydu. Genç rahibe elinde metal bir kupayla kendisine yaklaşınca doğrulmaya çalıştı. Başarabildiğinde oturdu ve kızın elinden kupayı aldı. Çatlamış dudakları suyun etkisiyle canlanırken Charlotte da kendini yenilenmiş hissetti. “Benim ismim Rosemary peki ya sen kimsin?” diyen siyahlar içindeki rahibeye bakan genç kız “Charlotte benim adım Charlotte” diye devam etti. Tam bu anda alt kattan güçlü bir ses yankılandı. “Charlotte mu? Geldin mi! Ah gelir gelmez yatağa mı girdin seni uyuşuk kız!” Bu boğuk ve hırıltılı bir ses iki genç kızı da panikle dimdik yapmıştı. Charlotte tedirginlikle yataktan çıkmak istediğinde Rosemary kızın omuzlarını tutup “Kalkamazsın” diyerek sımsıcak gülümsedi. “Lütfen bırak. Ayakta olmam gerek” Charlotte kalkabildi ve Ruth teyze gelmeden ayağa kalktığı için içinden minnetle şükretti. Tam bu sırada tahtalar gıcırdayıp adım sesleri artınca sessizce ardı ardına dua etmeye başladı. Ruth Anderson içeriye girdiğinde dehşetli bir çığlık atarken eliyle ağzını kapattı. “Aman Tanrım! Bu halin de ne! İki gün çamurda debelenmiş domuzlar gibisin seni aptal kız!” Yaşlı kadın kızın yüzüne bile bakmadan kıyafetini incelemeye başladı. Ruth teyzesinin o tanıdık kibir ve nefret dolu yergisini işiten genç kız kekeleyerek “Be-ben haydutlar..” diyerek kaygıyla kendini açıklama çabasına girdi. “Kes sesini Charlotte! Hala beş yaşındaki halin gibisin! Tanrım şu kıyafete bak! Ne o, sıcak oldu da yakanı mı yırttın! Edepsiz tavrına derhal çeki düzen vermezsen babana seni şikayet ederim!” “Efendim dinleyin ben yolda saldırıya uğradım!” Charlotte kadının sesini bastıran bir tonda bağırınca yaşlı kadın o zaman kızın yüzüne baktı! Endişeli ya da ilgili bir bakış değildi bu! Daha çok yeren, azarlayan ve ayıplayan bir bakıştı. Ancak duyduklarıyla da istavroz çıkaran yaşlı kadın “Rosemary derhal aşağıya in!” diyerek öteki kızı gönderdi. Genç kız titrek bir hareketle koşarcasına çıkarken Ruth teyze Charlotte’a yaklaştı ve “Şimdi de namusunu mu kirlettin!” diye bağırıp yırtık yakasını nefretle sarsmaya başladı. “Tıpkı hafif kadınlara benziyorsun! Saçlarını böyle açarsan ırzına da geçerler, piçini de doğurturlar!” diye devam eden kadına gözyaşları içinde bakan Charlotte “Hayır” diye inledi. Nefret dolu bakışlar altında “Sandığınız gibi olmadı! Bayan Esther ve arabacıları kovup Londra’ya gönderdiler! Beni de ormanın içine bıraktılar!” diyerek inler tonda fısıldadı. “Sana inanmıyorum Charlotte.” “Hayır Ruth teyze yemin ederim bana dokunmadılar. Ben temizim!” “Ah yalanlar! Konuşup da günahına günahlar katma! Dua edelim de bir piç taşıyor olma! Zaten manastırdan kaçıp sevgilinin evine gittiğini biliyorum! Belki de baban seni bu yüzden gönderdi bana… Belki de çoktan hamilesin!” “Size doğruyu söylüyorum efendim. Ben masumum! Kimseyle…” “Kes sesini! Hamileysen eğer yakında ortaya çıkar nasılsa” diyen yaşlı kadın kahverengi ağır şalını başına düzgünce yerleştirip uzun eteğini düzeltti ve “Rahip MacAndree gelince günah çıkaracaksın!” diye buyurdu. Ardından yatağın kenarındaki küçük tahta dolabı açarak “Bunları giy!” diyerek kızın yüzüne koyu gri bir elbise fırlatıp söylene söylene aşağıya indi. Charlotte kucağındaki feci kıyafetlerle yatağa yeniden çöktüğünde gözyaşlarını tutamadı. Ancak bu defa sessizce içine akıttı o yaşları ve yere diz çöküp dua etti. Hayır inancını ve Tanrı’ya olan güvenini kaybetmemişti! Ruth teyze kıdemli bir rahibe olsa da genç kızın inandığı dine hizmet etmiyordu! Charlotte güçsüz ve acizlerin yanında olan bir Tanrı’ya inanıyordu! Böyle bir kadın ancak şeytanın yanında olurdu! Elbiseleri hızlıca giyinip yüzündeki çamuru eski elbisesinden bir kumaşla sildikten sonra saçlarını örerek kafasına sıkı bir topuz yaptı. Kızarmış gözlerini de küçük pencerede rüzgara karşı tutup hislerini uyuşturmayı deneyerek aşağıya indi. Merdivenleri henüz geçmişti ki Ruth teyzenin bir adamla konuştuğunu duydu. “Tamam hemen geliyorum” diyen kadının sıcak sesini işittiğinde şaşkınlıkla kalakaldı! Kendisiyle konuştuğunda tam bir cadı olduğu halde şu adamla konuşurken bir azize gibi çıkıyordu sesi! Genç kız bunun şoku içinde merdivende dikilirken Ruth teyze “Gel buraya!” dedi. Genç kız kendisine hitabıyla kadının sertleşen sesini işitse de aldırmamaya çalışarak hafifçe gülümsedi. Ancak yaşlı kadın bu tebessümden rahatsız olup “Kes sırıtmayı!” diye bağırınca yüzü istemsizce kasıldı. “Manastırda tabiplik eğitimi aldığını sanıyorum. Doğru mu?” diyen kadın genç kızın başını sallamasıyla devam etti. “Burada olduğun müddetçe para ya da güzel kıyafetle bekleme! Tanrı’ya ve kiliseye hizmet etmek için buradasın! Zor gelip de her dakika ağlayacaksan hemen şimdi gidebilirsin! Duydun mu beni Charlotte! Babana bir mektup yazar ve yapamadığını anlatırım, sen de yeniden evine dönersin! “Hayır Ruth teyze! Yapacağım” diyen genç kız gözlerine biriken yaşları gizlemeyi başardı. “Babama bir şey yazma.” “İyi o halde! Umalım başıma bela açmazsın. Eğer öyleyse seni burada ben bile tutamam! Şimdi kaleye gideceksin. Yaralı bir adam varmış. Basit bir sıyırık. Ne yapılması gerektiğini biliyorsun değil mi?” “Evet Ruth teyze. Biraz Yılan otu, biraz da dövülmüş ısırgan iyi gelecektir” “Aferin! Şimdi git!” diyen kadın köşedeki ot çanağını genç kıza gösterirken Charlotte aklına gelen bir fikirle hevesle yaşlı kadına döndü. “Bu kalenin bir dükü var mı teyze?” Yaşlı kadın kızı şüpheli bakışlarla süzerken Charlotte “O haydutları bulabilir” diyerek kadının sözsüz sorusuna yanıt verdi. “Burada dükler ya da kontlar olmaz. Kalenin ve tüm klanın beyi elbette var. O yiğit bir adamdır ama iki soyguncuyla uğraşacağını sanmam” diye devam eden yaşlı kadın yeğeninin bu sorusuyla pek de ilgilenmedi. Charlotte da bu meseleyi uzatmayarak kadına nezaketen gülümsemek isterken bir anda somurttu. Kadın gülümsemeyle arasının iyi olmadığı yüzüne yerleşen derin vadileri andıran çizgiler ve somurtan ifadesinden belliydi. Aldırmamaya çalışarak yürümeye başladı. Kilisenin arka tarafına yapılmış bu ev tipi kulübeden çıkıp kaleye yönelecekken yeniden yaşlı kadının sesini duydu. “Bana teyze demeyeceksin! Ruth Anne diyeceksin” diye buyuran kadına bakıp “Peki” dedi ve çıktı. Kaleye adım attıkça sevinci artıyordu. Kalenin Bey’i o haydutları bulacaktı buna emindi! Kimse kiliseye hizmet etmek için gelmiş bir kızın uğradığı bu hakareti kabul etmezdi! Üstelik kendi topraklarında olmuşsa... Genç kız bu iyi hisler içinde geniş iç avluya doğru yürürken aşağıda talim yapan ve üstleri tamamen çıplak olan adamları görünce utançla başını çevirdi. Ancak tanıdık bir yüz gördüğünü sanıp yeniden adamlara dönmüştü ki yanılmış olduğunu düşündü. O haydutlardan birini gördüğünü sanmıştı. Şeytan’ın dediklerine gülen bir adama benzetmişti! Bu korkunç his bile tüylerini ürpertirken şeytanın kendisini anımsayınca iyiden iyiye titremeye başladı. Onu bir daha görürse ne olacağını Tanrı bilirdi! Kâbusu andıran bu hisle kalenin içine en sonunda girmişti. Üzerinde beyaz önlükler olan kadınları görünce sımsıcak gülümsedi onlara. Kadınlar Charlotte’a tuhaf tuhaf bakarken genç kız aldırmadı ve kalenin içine adım attı. Kapıdaki bir adama yaralı tedavisi için geldiğini söylerken adam “Ruth anne yok mu?” diye söylendi. “İşleri vardı ve yerine beni gönderdi. Ben onun yeğeniyim. Gönüllü çalışıyorum” diyen genç kızı içeriye alan adam “Bey’in odası en üst katta. Merdivenin sonundaki oda” diyerek kıza merdivenleri gösterdi. “Bey mi! Yani klanın reisi mi?” diyen Charlotte bu haberle neredeyse kahkaha atacaktı! Zira buranın kralını bulup onunla konuşmasına fırsat verilmeyeceğinden emindi ama şimdi fırsat ayağına gelmişti. Daha doğrusu o fırsatın ayağına gidecekti! Bu düşünceyle koşarak merdivenleri tırmandı ve en sonunda kapıya vardı. Yavaşça kapıyı çaldığında “Gir” diyen güçlü bir ses yankılandı. Charlotte kapı kulpunu hafifçe kavrayıp kapıyı açınca menteşelerin sesi gıcırdayarak tüm odaya yayıldı. Kapı aralanırken genç kız da içeriye temkinli bir adım attı ve onu gördü! Bir adam üst kısmı tamamen çıplak halde kürklerle kapatılmış pencerenin küçük açıklığından aşağıya bakıyordu. Genç kızın görebildiği tek şey adamın geniş ve kaslı sırtıydı. Kolları ve omuzları güçlü ve irice, beli ise incelerek kalçasında sona eriyordu. Ensesine dökülen kumral saçlarının altından gerilmiş olan boynu ve sert bedeniyle genç kız tuhaf bir hissin esaretine girdi. Öte yandan adamın kolu sargılı olsa da beyaz kumaş kızıla boyanmıştı. Genç kız parçaları birleştirmeden adam kendisine döndüğünde şaşkınlık bir dolu bir nida dudaklarından dökülürken elindeki çanak gürültüyle yere düştü! “Se-sen!” demişti ki müthiş bir korku kalbine çöktü ve bu korkunç hislerle kapıya doğru geriledi. Ewan McAlister ise o İngiliz kızını öfkeyle düşünürken bir anda karşısında görünce hayal gördüğüne yemin edebilirdi! Ancak kızın o titrek ve zayıf sesini işitmesiyle hayal olmadığını çok geçmeden anladı… O kız buradaydı! Topraklarında, kalesinde, odasında…
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD