12. Bölüm: Damon’ın Kabusu

1835 Words
Damon’ın ofisinde başlaması gereken o konuşma hiçbir zaman gerçekleşmedi. Henüz ikimizden biri tek kelime edemeden, istasyonun alarmı şehri yırtan bir çığlık gibi patladı. 405 karayolunda, tüm birimlerin müdahalesini gerektiren çok araçlı devasa bir zincirleme kaza meydana gelmişti. Üç saat boyunca olay yerinde ter döktük; yaralıları ayıkladık, diğer birimlerle koordine olduk ve işimizi her zamanki profesyonel soğukkanlılığımızla yaptık. Ancak aramızdaki gerilim elle tutulacak kadar somuttu. Kaosun ortasında gözlerimiz her kesiştiğinde, o bakışlarda soruları görüyordum. Suçlamaları. Kırgınlığı. İstasyona döndüğümüzde saat akşam altıya geliyordu. Vardiya değişimine iki saat vardı ama Damon tek kelime etmeden doğruca ofisine çıktı. Marcus kısık bir sesle sordu: "İyi mi o?" "Bilmiyorum." "Öğle yemeğinde olanlar hakkında konuşmak ister misin?" "Pek sayılmaz." Marcus’un yılların yorgunluğunu taşıyan yüzünde anlayışlı bir ifade belirdi. "Hazır olduğunda buradayım." Akşam saatleri kağnı hızıyla ilerledi. Rutin kontroller, evrak işleri ve gece vardiyası yerleşirken ekibin yavaş yavaş ranzalarına çekilmesi... Saat gece on olduğunda, istasyondaki neredeyse herkes uykuya dalmıştı. Ben de denedim. Ranzamda sırtüstü uzanıp tavandaki gölgeleri izlerken Maya’nın ziyaretindeki her anı zihnimde baştan sardım. Damon’ın yüzünün, Maya o yangından bahsettiği an nasıl kireç gibi olduğunu... Gitmeden hemen önce bana nasıl baktığını... Biliyordun. Tüm bu zaman boyunca biliyordun. Gece yarısına doğru uykudan tamamen umudumu kesip mutfağa indim. Belki sıcak bir çay iyi gelirdi. Belki daha sert bir şey... Belki de hiçbir şey iyi gelmeyecekti ve ben midemdeki bu kör düğümle yaşamayı öğrenecektiim. İstasyon karanlık ve sessizdi; garaj kısmındaki acil durum ışıkları, devasa itfaiye araçlarının üzerine uzun gölgeler düşürüyordu. Mutfağa geçip lavabonun üzerindeki küçük lambayı yaktım ve su ısıtıcısını çalıştırdım. Pencereden dışarıyı izlerken, aşağıda tek tük geçen arabaların sesini dinliyordum ki o sesi duydum. Yukarı kattan geliyordu. Tam bir çığlık değildi ama ona yakındı. Acı dolu, boğuk bir ses. Olduğum yerde donup kaldım. Ses tekrar geldi; birinin nefes nefese, büyük bir çaresizlikle boğuştuğu belliydi. Damon’ın ofisi tam mutfağın üzerindeydi. Onu yalnız bırakmalısın, dedim kendime. Mahremiyetine saygı duymalısın ama sonra bir hıçkırık sesi daha duyuldu; bu sefer nefes almakta zorlanan, boğulan birinin sesiydi bu. Daha fazla düşünmeden harekete geçtim. Merdivenleri hızla ama sessizce tırmandım. Koridor, Damon’ın kapısının altından sızan cılız ışık dışında zifiri karanlıktı. Kapıya hafifçe vurdum. "Damon?"Cevap gelmedi. Ama içerideki hareketliliği ve o kesik kesik nefes alışları artık net bir şekilde duyabiliyordum. "Damon, iyi misin?" "İyiyim." Sesi pürüzlüydü, sanki boğazından zorla çıkıyordu. "Yatağına dön, Harper." "Sesin hiç de iyi gelmiyor." "İyiyim dedim!" Ama şimdi çok daha net duyuyordum; sesindeki panik eşiğini, soluklarının ne kadar hızlı ve yüzeysel olduğunu... Kapının kulpunu çevirdim. Kilitlememişti. Masasının arkasında, sırtını duvara yaslamış bir halde yerde oturuyordu. Dizlerini kendine doğru çekmiş, başını ellerinin arasına almıştı. Saçları terden ıslanmış, tişörtü tenine yapışmıştı. Titriyordu. "Tanrım, Damon—" "Sana iyiyim dedim..." Ama kelimeler dudaklarından dökülürken sesi kırıldı. Kapıyı arkamdan kapatıp önünde diz çöktüm. "Panik atak geçiriyorsun." "Hayır—" "Evet, geçiriyorsun. Bana bak." Bakmadı. Yüzünü ellerine gömmeye, o düzensiz nefeslerle boğuşmaya devam etti. "Damon. Bana bak." Sonunda, yavaşça başını kaldırdı. Gözleri vahşiydi, odağını yitirmişti. Kaybolmuş gibiydi. "İşte böyle. Şimdi benimle birlikte nefes al. Burnundan içeri..." Yavaş ve bilinçli bir şekilde gösterdim. "Ağzından dışarı..." "Yapamıyorum—" "Yapabilirsin. Burnundan... Hadi." Denedi. Başaramadı. Tekrar denedi. Acı verici bir yavaşlıkla da olsa nefesleri yavaşlamaya başladı. Birkaç dakika boyunca önünde öylece durup sesimi olabildiğince sakin tutarak ona eşlik ettim. "Harika. Böyle devam et. Çok iyi gidiyorsun." Nihayet nefesi düzene girdiğinde, gözlerindeki o vahşi bakış yerini derin bir bitkinliğe ve utanca bıraktı. "Daha iyi misin?" diye sordum sessizce. Başını salladı, hala gözlerime bakamıyordu. "Ne oldu?" "Hiçbir şey. Sadece... kötü bir rüya." "Bayağı kötü bir rüya olmalı." "Önemsiz bir şeydi." "Damon." Bana bakana kadar bekledim. "Bu önemsiz bir şey değildi." Uzun bir sessizlik oldu. Sonra ancak duyabileceğim bir fısıltıyla konuştu: "Yıllardır bu kadar kötüsünü görmemiştim." "Panik atağı mı?" "Kabusları. Panik atak yeni bir şey." Yanına, yere bağdaş kurup oturdum. Ona alan bırakıyor ama yanında olduğumu hissettiriyordum. "Anlatmak ister misin?" "Hayır." "Pekala." Öylece sessizlik içinde oturduk. Sadece onun yavaş yavaş normale dönen nefes alış verişleri duyuluyordu. Üstelemedim. Sadece bekledim. Sonunda, sanki kelimeler kendiliğinden döküldü: "Ateş. Duman. Koşuyorum..." Sesi ruhsuzdu, dümdüzdü. "Hep aynı şey. Yanan bir ev. Çığlık atan insanlar. Ve ben koşuyorum. Hep koşuyorum." Göğsüm sıkıştı. "Ne zamandır bu rüyayı görüyorsun?" "On iki yıldır." Bu sayı, yüzüme inen sert bir tokat gibiydi. "Eskiden her gece görürdüm," diye devam etti, hala bana bakmıyordu. "Sonra haftada bire düştü. Sonra birkaç ayda bire... Belki de, diyordum... Belki de sonunda gidiyor." Hiçbir neşe barındırmayan acı bir kahkaha attı. "Sonra kız kardeşin çıkageldi." "Damon—" "Yapma." Sonunda bana baktı ve gözlerindeki o hapsolmuş acıyı gördüm. "Bana bunun benim suçum olmadığını söyleme. Genç ve aptal olduğumu söyleme. Sakın—" Sesi çatladı. "Şu an bana nazik davranma Laila. Bunu kaldıramam." Ama o kadar kırılmış görünüyordu ki... Gecenin bir yarısı ofisinin zemininde, tam olarak hatırlayamadığı bir geçmişin suçluluğu içinde boğuluyordu. "Neler hatırlıyorsun?" diye sordum. "O geceye dair." "Parçalar. Kırıntılar. Somut hiçbir şey yok." Ellerini saçlarının arasından geçirdi. "Olmamam gereken insanların yanında olduğumu hatırlıyorum. Yapmamam gereken şeyler yaptığımı... Hatırladığım tek şey..." Durdu, çenesi kasıldı. "Bir ev. Ateş. Ve kaçmak." "Hangi ev olduğunu hatırlıyor musun?" "Hayır. Net değil. Sadece bir mahalle... Evler... Yangın." Bana baktı. "Ama hatırlamaya başlıyorum. Kız kardeşini görmek, o yangından bahsetmesi, o fısfıs... Parçalar yerine oturuyor sanki. Ve ortaya çıkan tablodan hiç hoşlanmıyorum." Ona her şeyi anlatmalıydım. Ama kelimeler boğazıma dizildi. "Oradaydım," dedi. "Değil mi? Sizin evinizde. O yangında." "Ben—" "Biliyorsun. Tam olarak ne olduğunu biliyorsun. Bu istasyona adım attığın günden beri biliyorsun." Gözleri gözlerimin içine işledi. "Anlat bana. Lütfen. Ne yaptığımı bilmeye ihtiyacım var." Ama ben cevap veremeden, bu imkansız andan nasıl çıkacağımı bulamadan, merdivenlerde ayak sesleri duyuldu. Hızla ayağa kalkıp araya mesafe koydum. Damon yerde kaldı ama yüzündeki o savunmasız ifadeyi anında sildi, maskesini taktı. Ayak sesleri koridordan geçip gitti. Muhtemelen tuvalete giden biriydi. "Gitmelisin," dedi Damon kısık bir sesle. "Biraz uyu." "Damon—" "Lütfen. Düşünmeye... Biraz düşünmeye ihtiyacım var." Kalmak istiyordum. Yardım etmek, her şeyi bir çırpıda anlatıp bu yükten kurtulmak istiyordum. Ama sesindeki o bitkinlik ve bakışlarındaki o yalvarışa karşı koyamadım. "Pekala. Ama konuşmak istersen—" "Nerede bulacağımı biliyorum." Onu orada, ofisinin zemininde, tam olarak hatırlayamadığı hayaletleriyle baş başa bıraktım. Yatağıma döndüğümde uyumak artık imkansızdan da öteydi. Tavanı izleyerek o konuşmayı defalarca kafamda kurdum. Gözlerindeki paniği, sesindeki o kırılmayı... Hatırlıyordu. Parça parça gerçek su yüzüne çıkıyordu. Ve her şeyi hatırladığında bize ne olacaktı? Saat üçe doğru pes edip tekrar mutfağa indim. Belki saatler önce yapmaya niyetlendiğim o çay şimdi işe yarardı. Ama mutfağa girdiğimde biri zaten oradaydı. Damon tezgahın önünde kahve yapıyordu. Tişörtünü değiştirmiş, saçlarını taramıştı ama gözlerinin altındaki gölgeler onun da uyumadığını ele veriyordu. Uzun bir süre birbirimize öylece baktık. "Uykun mu kaçtı?" diye sordu sonunda. "Evet. Senin?" "Olandan sonra..." Sustu. "Evet. Benim de." Su ısıtıcısına yöneldim, içinde su kalıp kalmadığına baktım. Isıtıcıyı çalıştırdım. Sessizlik içinde çalışıyorduk; o kahvesiyle, ben çayımla. Sessizlik ağırdı ama rahatsız edici değildi. Daha çok, artık maskelerini takamayacak kadar yorgun iki insanın sessizliğiydi bu. "Özür dilerim," dedi Damon aniden. "Az önce olanlar için. O panik atak... O bir—" "İnsani bir durumdu," diyerek sözünü kestim. "Sadece insani." "Zayıflıktı." "Hayır. İnsaniydi. İkisi arasında fark var." Bir an sessiz kaldı. "Bana yardım etmek zorunda değildin." "Evet, zorundaydım." "Neden?" Çünkü her şeye rağmen ona değer veriyordum. Çünkü onun acı çektiğini görmek beni de yaralıyordu. Geçmişe olan öfkemle bugüne olan hislerim arasındaki çizgi artık silinmişti. "Çünkü bizim işimiz bu," dedim onun yerine. "İnsanlara yardım ederiz." "Hak etmeyenlere bile mi?" "Boğulan herkes yardımı hak eder." Kahve kupasının üzerinden beni inceledi. "Sen benden çok daha iyi bir insansın." "Bundan emin değilim." "Ben eminim." Kupasını bıraktı. "Laila, o yangın hakkında—" "Yapma." Bu kez konuşmayı kesme sırası bendeydi. "Bu gece değil. İkimiz de bitkiniz. Bunu şimdilik... şimdilik rafa kaldıralım." "Eninde sonunda konuşmamız gerekecek." "Biliyorum. Ama ikimizin de uyumadığı, sabahın üçünde değil." Yavaşça başını salladı. "Pekala. Ama yakında." "Yakında." Su ısıtıcısı kaynadığını haber verdi. Sıcak suyu bardağıma boşalttım, suyun renginin koyulaşmasını izledim. "Teşekkür ederim," dedi Damon sessizce. "Az önceki yardımın için." "Teşekkür etmene gerek yok." "Var. Beni orada öylece bırakabilirdin. Belki de bırakmalıydın. Ama yapmadın." "Yapamazdım." "Neden?" Soru aramızda asılı kaldı. Bakışlarını üzerimde hissedebiliyordum, bir cevap bekliyordu. "Çünkü ben—" Durdum, cümleyi nasıl tamamlayacağımı bilemedim. "Çünkü sen ne?" Ona doğru döndüm; bir anda çok yakınlaşmıştık. Yüzündeki yorgunluğu görecek, sabun ve kahve kokusunu —ona has o kokuyu— duyacak kadar yakındık. "Çünkü sana değer veriyorum," diye itiraf ettim fısıltıyla. "Her şeye rağmen. Değer vermemem için gereken tüm o nedenlere rağmen... Sana değer veriyorum." Yüz ifadesinde bir şeyler değişti. "Laila—" "İstemiyorum. İnan bana, istememek için çok uğraştım. Ama engel olamıyorum." Kahve kupasını kenara koydu ve bir adım daha yaklaştı. "Ben de sana değer veriyorum. Hak ettiğinden çok daha fazlasını... Her şeyi düşününce, belki de pek akıl kârı değil ama..." Aramızda ancak birkaç parmak mesafe kalmıştı. Mutfak bir anda çok küçük, hava ise çok yoğun gelmeye başladı. "Bu çok kötü bir fikir," diye fısıldadım. "Muhtemelen en kötüsü." "Mesleki sınırlarımızı korumalıyız." "Korumalıyız." Ama ikimiz de kıpırdamadık. Damon’ın eli havaya kalktı, yüzüme yakın bir yerde tereddüt etti. "Durmamı söyle." "Söylemeliyim." "Peki söyleyecek misin?" Yapamadım. Aramıza tekrar o mesafeyi koyacak kelimeleri telaffuz edemedim. Eli yüzüme dokundu; nazik, çekingen bir dokunuştu bu. Başparmağı yanağımı okşadı. "Laila," diye nefes verdi. Yüzümü ona doğru kaldırdım. O da bana doğru eğildi. Aramızdaki o son mesafe de silinip gitmek üzereydi ki... "Kahve hazır mı?" Sanki elektrik çarpmış gibi birbirimizden ayrıldık. Marcus kapı eşiğinde durmuş, gizleyemediği bir muziplikle ikimize bakıyordu. "Pardon. Bölmek istememiştim." Yüzümün alev alev yandığını hissederek, "Bir şeyi böldüğün yok," dedim hızla. "Tabii, tabii. Kesin öyledir." Marcus kahve makinesine doğru ilerledi, ağırdan alıyordu. "Sadece biraz kafein lazımdı. Siz bana bakmayın." Damon araya birkaç metre mesafe koymuştu bile; yüzü profesyonel maskesine geri dönmüştü. "Ben... Bitirmem gereken raporlar vardı, onlara bakayım." Marcus masum bir tavırla, "Sabahın üçünde mi?" diye sordu. "Nasılsa uyuyamıyorum. Bari üretken olayım." Bana tek bir bakış bile atmadan çıktı gitti. Marcus, onun ayak sesleri uzaklaşana kadar bekledi, sonra bana o her şeyi bilen gülümsemesiyle döndü. "Vay be. İlginçti." "Bir şey olduğu yoktu." "Ah, kesinlikle bir şeyler olmak üzereydi. Eğer ben kahve için inmeseydim, olacaktı da." "Marcus—" "Sorun değil Şef. Sırrın benimle güvende." "Ortada bir sır falan yok çünkü hiçbir şey olmuyor." "Hı-hı. Sen kendini buna inandırmaya devam et." Kahvesinden bir yudum aldı. "Ama benden söylemesi; aranızdaki her neyse, dışarıdan kabak gibi belli oluyor." "Bir şey—" "Laila." Nadiren yaptığı bir şeyi yaparak adımla hitap etti bana. "Yirmi yıldır bu işi yapıyorum. Bu istasyonda ne ilişkilerin başladığını gördüm. Bazıları yürüdü, bazıları yürümedi. Ama hepsi az önce sizin o birbirinize bakışınızla başladı." "Nasıl bir bakış?" "Sanki dünyada sadece ikiniz varmışsınız gibi. Sanki geri kalan her şey yok olsa umrunuzda olmayacakmış gibi." Kupasını bıraktı. "Sadece dikkatli ol, tamam mı? Bu meslek zaten yeterince karmaşık, bir de üzerine duyguları eklemek işleri iyice zorlaştırır." "Duygu falan eklediğimiz yok Marcus." "Sen öyle diyorsan..." Merdivenlere doğru yöneldi, sonra durup ekledi: "Ama Şef? Bence birbirinize iyi gelirsiniz. Tabii sizi geride tutan her neyse, onu aşmanın bir yolunu bulabilirseniz." O gitti ve ben mutfakta tek başıma kaldım. Kalbim hala deliler gibi çarpıyor, Damon’ın elinin dokunduğu yer hala karıncalanıyordu. Neredeyse öpüşüyorduk. Geri dönüşü olmayan o çizgiyi aşmaya saniyeler kalmıştı. Ve asıl korkutucu olan şuydu: Ben o çizgiyi aşmayı istemiştim.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD