1.BÖLÜM: Yeni Başlangıçlar
Bugün, hayatımın en dönüm noktalarından biriydi.
Aynadaki yansımama uzun uzun baktım. Lacivert üniformam jilet gibiydi; sabah güneşinin vurduğu omuzlarımda “Paramedik Şefi Harper” rozeti parlıyordu. Saçlarımı sıkıca toplayıp topuz yapmış, makyajımı ise olabildiğince sade tutmuştum. Profesyonel, hazır ve güçlü görünmeliydim.
Otuz iki yaşımda, çiçeği burnunda bir istasyonun kurucu kadrosuna seçilmiştim: 51. İstasyon. Deneme aşamasındayken kimsenin katılmaya cesaret edemediği, herkesin burun kıvırdığı o itfaiye ve acil müdahale merkezi… Ve ben, Laila Harper, buranın paramedik şefiydim.
“Harika görünüyorsun, Laila.”
Sesin geldiği yöne döndüm. Kız kardeşim Maya, kapı eşiğinde durmuş bana gülümsüyordu. On dokuz yaşındaydı, üniversite öğrencisiydi ve benim bu dünyadaki her şeyimdi. Kahverengi saçları darmadağındı, pijamalarının üzerine alelacele bir hırka geçirmişti. Elinde ise o meşhur mavi fısfısı tutuyordu.
Göğsüm yine daraldı. Onu her gördüğümde böyle oluyordu.
“Teşekkürler canım,” dedim, zoraki bir gülümsemeyle. “Kahvaltı hazır mı?”
“Hazır tabii. Sana özel bir omlet yaptım, bol proteinli. Enerjin yerinde olsun diye.” Maya mutfağa doğru seğirtti, ben de peşinden gittim.
İki katlı küçük evimiz her zamanki gibi huzurlu ve aydınlıktı. Los Angeles’ın güneyinde; geniş verandası, küçük bir bahçesi olan sessiz bir mahallede yaşıyorduk. Annemle babam erkenci oldukları için çoktan işe gitmişlerdi. Evde bir tek ikimiz vardık.
Maya, tezgaha bir tabak omlet, taze sıkılmış portakal suyu ve tam buğday ekmeği hazırlamıştı. Hemen yanına da o mavi fısfısı koymuştu.
Gözümüzün önünden hiç eksik olmayan o cihaz…
Astım. Kronik, kontrol altında ama asla geçmeyecek olan bir dert. Hepsi on iki yıl önceki o gece yüzündendi.
“Laila? İyi misin?”
Maya’nın sesiyle düşüncelerimden sıyrıldım.
Başımı sallayıp gülümsedim. “İyiyim, sadece… heyecanlıyım işte.”
“Heyecan mı yoksa gerginlik mi?” Maya tek kaşını kaldırdı. Beni benden iyi tanırdı.
“İkisi de,” diye itiraf ettim masaya otururken. Omletten bir çatal aldım. Gerçekten de nefis olmuştu. “Bu benim ilk liderlik pozisyonum Maya. Ya batırırsam?”
“Batırmayacaksın.” Maya’nın sesi netti, bana olan güveni sarsılmazdı. “Bu iş için dünyadaki en kalifiye kişi sensin. Buraya gelene kadar canını dişine taktın. 51. İstasyon asıl senin gibi biriyle çalıştığı için yatıp kalkıp dua etmeli.”
Gülümsedim ama içimdeki o sıkıntı bir türlü geçmiyordu. 51. İstasyon benim için sadece bir iş kapısı değildi; kendimi kanıtlama arenamdı. Genç, deneyimli ve yetenekli olduğumu herkese göstermek istiyordum. Geçmişimin gölgesinin beni durduramayacağını kanıtlayacaktım.
Maya fısfısını eline alıp derin derin iki nefes çekti. Bu bizim için o kadar sıradan bir hareketti ki artık fark etmiyorduk bile. Ama ben her seferinde durup bakıyordum. O anlarda hep o gece geliyordu aklıma.
Duman. Alevler. Küçük kız kardeşimin feryatları.
Ve o çocuk… Pencereden kaçıp giden o gölge.
O gece yüzünü görememiştim. Ortalık zifiri karanlıktı, her yeri duman sarmıştı ve ben daha yedi yaşındaydım; dehşet içinde şoka girmiştim. Ama o silüeti asla unutmadım. Arkadaşlarıyla birlikte kaçışlarını… Ellerinde bir şişe vardı; benzin miydi, başka bir şey miydi, bilmiyordum. Tek bildiğim, o gece o yangını onların çıkardığıydı.
Ve Maya, o dumanı ciğerlerine çekmişti bir kere.
“Laila, cidden neyin var?”
Maya’nın sesindeki endişe artmıştı.
Başımı iki yana sallayıp kendimi gülümsemeye zorladım. “Yok bir şey. Sadece bugünü düşünüyorum, büyük gün sonuçta.”
“Biliyorum ve her şey harika olacak.” Maya elimi sıkıca tuttu. “Her zamanki gibi.”
O an kız kardeşime; o ışıldayan gözlerine, neşesine ve yaşama sevincine bakarken içimden bir yemin ettim. Bu başarıyı onun için kazanacaktım. Maya için, o gece kaybettiklerimiz için… Ve bir daha hiç kimsenin bizden bir şey çalamayacağından emin olmak için.
“Gitmeliyim,” dedim ayağa kalkarak. Omletin yarısı tabakta kalmıştı ama boğazımdan geçmiyordu artık. “Sienna ve Eli on dakikaya burada olurlar.”
“Tamamdır. Bugün git ve oranın altını üstüne getir, Şef Harper.” Maya bana sıkıca sarıldı. “Seninle gurur duyuyorum.”
“Seni seviyorum Maya,” diye fısıldadım, sarılışına karşılık vererek.
“Ben de seni.”
Onu bıraktım. Boğazımdaki o düğüm şimdi göğsüme çökmüştü; ağır ve sıcak bir baskı… Ama yürüdüm. Kapıya, yeni hayatıma doğru.
On dakika sonra Sienna’nın arabası yanaştığında kapıdaydım. Göğsümdeki o ağırlık yerli yerinde duruyordu. Sienna’nın siyah jipi, tıpkı kendisi gibi pırıl pırıldı. Arka koltuğa yerleştim; Eli ön taraftaydı.
“Günaydın Şef!” Sienna neşeyle selamladı beni. Otuz iki yaşındaydı; insanın içini ısıtan bir gülümsemesi, bitmek bilmeyen bir enerjisi vardı. Nijerya asıllıydı, koyu tenine bugün başına sardığı rengarenk eşarp çok yakışmıştı. “Büyük gün geldi çattı!”
“Günaydın,” dedim emniyet kemerini bağlarken. Sesim biraz kısık çıkmıştı.
“Hazır mısın?”
“Hazır doğdum,” dedi Sienna ve gaza bastı.
Eli hafif bir tebessümle arkaya döndü. “Gergin misin Şef?”
Elijah Chen. Yirmi yedi yaşında, cin gibi zeki ama bazen de fazla özgüvenliydi. Çin ve İrlanda meleziydi; keskin yüz hatları, yeşil gözleri ve açık kahverengi saçlarıyla dikkat çekici biriydi. Gençti ama zehir gibiydi.
“Biraz,” diye itiraf ettim. Araba hareket ettikçe içimdeki o sıkıntı yavaş yavaş dağılıyordu. Evden, Maya’dan uzaklaşıyorduk. O güvendeydi.
“Hallederiz,” dedi Eli.
“Hem de nasıl hallederiz,” diye ekledi Sienna. “51. İstasyon… Yeni bir sayfa, yeni bir ekip. Oranın tozunu attıracağız.”
Arabanın içine huzurlu bir sessizlik çöktü. Birbirimize güvenimiz tamdı. Sienna, eski istasyonunda “fazla duygusal” olduğu için dışlanmıştı; oysa bir paramedik için empati her şeydi. Eli ise tıp fakültesinden, hiç suçu olmadığı halde bir kopya skandalı yüzünden atılmıştı. İkisi de yeni bir başlangıç peşindeydi.
Tıpkı benim gibi. Ama benimkisi bir kaçış değil, bir kanıtlama çabasıydı.
Pencereden Los Angeles sokaklarını izlemeye koyuldum. Sabah trafiği başlamış, şehir uyanmıştı. Korna sesleri, motor gürültüleri, insanların telâşı… Hepsi birbirine karışıyordu. Göğsümdeki o ağır baskı gitmiş, yerini kalbimin üzerinde hafif bir sızıya bırakmıştı.
“İşte orada,” dedi Sienna, sesi heyecan doluydu.
Başımı kaldırdım. 51. İstasyon tüm heybetiyle karşımızdaydı. Cam ve çelikten yapılmış, iki katlı modern bir bina… Devasa garaj kapılarının ardında kırmızı itfaiye kamyonları parlıyordu. Girişin tepesinde kocaman harflerle “İSTASYON 51” yazılıydı.
Kalbim yerinden çıkacak gibi çarpmaya başladı. Bu seferki korku değildi; heyecan, merak ve tatlı bir gerginlikti.
Bu benim miladımdı.
Sienna arabayı park etti. Aşağı indik. Sabahın serin havası yüzüme çarpınca derin bir nefes aldım. Göğsüm ferahladı.
“Hazır mıyız?” diye sordum.
“Hazırız,” dedi Sienna, güven vermek istercesine omzuma dokunarak.
Eli de onaylarcasına başını salladı: “Hadi başlayalım.”
İleriye, binaya doğru yürüdüm. İçimdeki o ağırlıktan eser kalmamıştı artık. Sadece kararlılık vardı.
•••
İstasyonun önü henüz sakindi. Binaya yaklaştıkça adımlarım yavaşladı. Artık gerçekten buradaydım. Her gün burada çalışacak, hayatlar kurtaracaktım. Maya gibi insanlara el uzatacaktım.
Cam kapıdan içeri adımımızı attık. Lobi geniş, ferah ve bembeyazdı. Her yer pırıl pırıldı, modern bir havası vardı. Danışma masasında henüz kimse yoktu.
“Kimse yok mu?” diye seslendi Sienna.
O sırada bir kapı açıldı ve otuzlarında, kısa kahverengi saçlı, bakışları çakmak çakmak bir kadın belirdi. Üzerinde itfaiyeci üniforması vardı.
“Paramedik ekibi siz olmalısınız.”
Sesi sert ama içten geliyordu.
“Ben Riley Vaughn, itfaiyeciyim. Hoş geldiniz.”
Elini uzattı, sıkıca el sıkıştık. Avcu sıcacıktı, tutuşu güven veriyordu.
“Laila Harper, Paramedik Şefi. Bunlar da çalışma arkadaşlarım Sienna Okafor ve Elijah Chen.”
Sienna ve Eli da sırayla selamlaştılar.
“Kaptan sizi bekliyor. Ofisi üst katta, buyurun.”
Riley’nin peşine takılıp koridorda ilerledik. Merdivenleri çıkarken ayak seslerimiz metal basamaklarda yankılanıyordu. Kulaklarımda hafif bir çınlama vardı; heyecandan olsa gerek, sesler biraz derinden geliyordu. Kalbim hızlanmıştı ama bu sefer nefesim daralmıyordu. Sadece o anın gelmesini bekliyordum.
İkinci kata çıktığımızda uzun bir koridora girdik. Riley en sondaki kapının önünde durdu ve iki kez sertçe vurdu.
“Kaptan, paramedik ekibi geldi.”
İçeriden tok, duygusuz ve otoriter bir ses yükseldi:
“Gelsinler.”
“Hoş geldin” yoktu, “buyursunlar” yoktu. Sadece bir komut.
Riley kapıyı açıp kenara çekildi. İçeri girdik.
Ofis oldukça sade döşenmişti. Bir masa, bir bilgisayar ve dosya dolapları… Her şey askeri bir nizamla yerleştirilmişti. Ne bir fotoğraf ne de bir süs eşyası. Pencereden Los Angeles sokakları görünüyordu.
Ve masanın arkasında bir adam duruyordu. Oturmamıştı; kollarını göğsünde kavuşturmuş, gelişimiz izliyordu.
O an sanki kalbim durdu.
Hayır, olamazdı. Bu bir şaka olmalıydı.
Ama oydu. Kanlı canlı karşımdaydı.
Damon Marshall.
Boylu boslu, geniş omuzlu, taş gibi bir duruşu vardı. Üniforması ütüsünden ödün vermiyordu. Yüz hatları oturmuş, çocuksu yumuşaklığı gitmiş, yerine sert bir ifade gelmişti. Keskin bir çene yapısı ve her şeyi en ince ayrıntısına kadar süzen kapkara gözleri vardı. Kısa kesilmiş saçlarıyla disiplinin vücut bulmuş hali gibiydi.
Onu tanımamam imkansızdı.
Eski komşumuz… Mahallenin o haylaz, ele avuca sığmaz çocuğu. Sürekli başını belaya sokan, sınırları zorlayan o çocuk…
Şimdi karşımda bir İtfaiye Kaptanı olarak duruyordu. Benim amirim olarak.
Gözleri üzerimizde gezindi ve en son bende çakılı kaldı. Ne bir gülümseme ne bir sıcaklık… Sadece soğuk bir değerlendirme.
“Harper.”
Ne şef demişti ne de “Hoş geldin”. Sadece soyadımı söylemişti, dümdüz. Bir tespit gibi.
Öylece kalakaldım. Beni tanımış mıydı?
Gözlerini bir an bile ayırmadı. “Seni burada görmeyi beklemiyordum.”
Boğazım düğümlendi. Göğsümdeki o buz gibi baskı geri gelmişti.
Hatırlıyordu.
“Kaptan Marshall,” dedim, sesimi olabildiğince profesyonel tutmaya çalışarak.
Elimi uzatmadım, o da böyle bir hamle yapmadı zaten.
Oda bir anlık sessizliğe gömüldü. Gözlerini hafifçe kısıp sanki ruhumu okumaya çalıştı.
“Dosyaları okudun mu?” diye sordu. Lafı dolandırmıyordu.
“Evet.”
“Güzel. O zaman buradaki kuralları biliyorsundur. Protokol neyse o uygulanır. İstisna istemem. Kafanıza göre iş istemem. Bir itirazın var mı?”
Sesi kaba değildi ama buz gibiydi.
“Bir sorun yok,” dedim.
“İyi.”
Sienna ve Eli’ye döndü. “Okafor, Chen… Sizin için de aynısı geçerli. Burası eski yerlerinize benzemez. Burada her şey kitabına göre yürür. Geç kalanı kapının önünde bulurum. Kural dışına çıkanı rapor ederim. Net mi?”
Sienna bu sert tavır karşısında şaşırsa da bozuntuya vermedi: “Anlaşıldı Kaptan.”
“Evet efendim,” diye ekledi Eli hemen.
Damon’ın bakışları yine bana döndü. Gözlerinde ne olduğunu çözemediğim bir şey vardı. Tanıdıklık mı? Belki. Ama daha çok aşılması imkansız bir duvar gibiydi o bakışlar.
“Ekibin sana bağlı Harper, ama sen bana bağlısın. Operasyonu etkileyecek her türlü tıbbi kararda önce benim onayımı alacaksın. Anlaşıldı mı?”
Çenemi sıktım. “Ben paramedik şefiyim. Tıbbi kararlar benim sorumluluğumdadır.”
“Olay yerinde öyle olabilir. Ama bu istasyon bir makine gibi işler. Benden onay almadan yaprağı kımıldatamazsın.”
“Ama bu kural—”
“Burada kural benim.”
Sesi yükselmemişti bile ama o otorite odadaki havayı ağırlaştırmaya yetmişti.
Tam karşı çıkacaktım ki Sienna’nın elimi hafifçe sıktığını hissettim. “Dur,” diyordu sanki.
“Anlaşıldı,” dedim dişlerimin arasından.
“Güzel.”
Damon kapıya yönelip açtı. “Riley size etrafı gezdirecek. Hazırlanın. Oryantasyon yirmi dakika sonra başlıyor. Geç kalmayın.”
Resmen kovulmuştuk.
Dışarı çıkarken yanından geçtim. Bakışlarını üzerimde hissettim; ağır, delici bir bakış…
Arkamı dönüp bakmadım.
Riley, hiçbir şey olmamış gibi bizi aşağı indirdi. “Kişisel algılamayın,” dedi alçak sesle. “Kaptan herkese böyle davranır.”
“Böyle derken?” diye sordu Sienna.
“Serttir. İşini şansa bırakmaz. Ama adildir; kurallara uyarsan başın ağrımaz.”
Garaja, ekipmanların olduğu kata indik. Üç itfaiye aracı ışıl ışıl parlıyordu. Her şey cetvelle ölçülmüş gibi yerli yerindeydi.
“Bu Motor 51, bu Kamyon 51, bu da Kurtarma 51,” diyerek araçları tanıttı Riley. “Şu ikisi de sizin ambulanslarınız. Tam donanımlıdırlar. Kaptan günlük envanter kontrolü konusunda çok titizdir. Eksik bir şey olursa direkt ona rapor vereceksiniz.”
“Her gün mü?” dedi Eli hayretle.
“Her gün,” diye onayladı Riley. “Dediğim gibi, burada disiplin her şeydir.”
İstasyonu turlamaya devam ettik. Soyunma odaları, mutfak, salon, spor salonu… Her yer bir hastane kadar temiz ve düzenliydi. Burası bir itfaiye merkezinden çok bir askeri karargahı andırıyordu.
“Üst kat yatakhane ve ofisler,” dedi Riley. “Senin ofisin Kaptan’ınkinin hemen yanında, Şef Harper.”
Başka neresi olabilirdi ki zaten?
Tekrar yukarı çıktık. Riley bir kapıyı açtı. “Burası senin.”
Ofis, Damon’ınkiyle neredeyse aynıydı. Küçük, sade ama işlevsel… Ve yan tarafa, yani onun ofisine açılan bir kapı vardı.
“O kapı hep kilitli tutulur,” dedi Riley, bakışlarımı takip ederek. “Kaptan öyle istiyor. Ama acil bir durum olur da sana ihtiyacı olursa oradan geçer.”
Mükemmel. Gerçekten harika bir başlangıç…
•••
Yirmi dakika sonra garajda toplandık. Tüm ekip oradaydı.
Damon en önde, kollarını kavuşturmuş bekliyordu. Yanında dört itfaiyeci vardı.
“Dinleyin!” dedi Damon. Sesi garajın her köşesinde yankılanıyordu. “Bu, 51. İstasyon’un çekirdek kadrosu. Birbirini tanıyanlar vardır, tanımayanlar vardır; mühim değil. Mühim olan tek bir vücut gibi hareket etmemiz. Ego istemiyorum, tantana istemiyorum. Sadece iş.”
Yanındaki adamı gösterdi. “Marcus Delgado. Meslekte yirmi yılı devirdi. Teğmenimdir ve bu ekibin en kıdemlisidir. Bir sorunuz olursa ona gidin.”
Marcus kırklı yaşlarında, güven veren, babacan bir adamdı. “Hoş geldiniz çocuklar,” dedi gülümseyerek.
“Jamie Park,” diye devam etti Damon, heyecanlı görünen genç bir adamı işaret ederek. “Çaylak sayılır ama ışık var. Sakın yüzümü kara çıkarma, Park.”
Jamie sırıttı. “Emredersiniz efendim!”
“Leon Graves. Az konuşur, öz konuşur; işini yapar.” Leon sadece başıyla selam verdi.
“Riley Vaughn. Onu tanıdınız zaten. Tanıdığım pek çok erkekten daha dişlidir, hafife almayın.”
Riley’nin yüzünde hafif bir gurur ifadesi belirdi.
“Ve paramedik ekibimiz,” dedi Damon bize dönerek. “Şef Laila Harper, Sienna Okafor ve Elijah Chen. Tıbbi müdahale onlarda, yangın bizde. Kimse kimsenin ayağına dolanmayacak. Net mi?”
Herkes onayladı.
“Güzel. Sistem şu: Vardiyalar yirmi dört saat. Buradaysanız görevdesiniz demektir. Burada yiyip burada yatacak, burada eğitim yapacaksınız. Alarm çaldığında, iki dakikadan kısa sürede araçlarda olunacak. Gecikenle özel olarak görüşürüz.”
Gözleriyle herkesi tek tek süzdü. “Bu istasyon, şehrin bu bölgesindeki boşluğu doldurmak için açıldı. Ama bir deney aşamasındayız; yani gözler üzerimizde. Tek bir hata, kapıya kilit vurulması demek. O yüzden hata payımız yok. Anlaşıldı mı?”
“Anlaşıldı efendim!” diye gürledi ekip.
“Güzel. Dağılın. Delgado, gel bir dakika.”
Ekip dağılırken biz de ambulansların yanına geçtik.
“Vay be,” dedi Eli. “Adam tam bir…”
“Fırtına,” diye tamamladı Sienna.
“Bence başka bir şey ama neyse,” diye mırıldandım.
Zihnim karmakarışıktı. Damon Marshall… Şimdi benim kaptanımdı. Kız kardeşimin hayatını karartan o çocuk, şimdi tepemdeki isimdi.
Ve işin en acı tarafı, benden neden nefret etmesi gerektiğini hatırlamıyordu bile. Ya da hatırlıyor ve umurunda bile değildi.