2.BÖLÜM: İlk Vardiya ve Yemek Krizi

2430 Words
Yirmi dört saatlik o ilk nöbet, sessiz başlamıştı. Hem de ürkütücü bir sessizlikle. Ofisimde oturmuş, tıbbi envanter listeleriyle müdahale protokolleri arasında kaybolmaya çalışıyordum. Fakat zihnim, mıknatıs gibi yan odadaki adama çekiliyordu. Riley’nin de dediği gibi, aradaki bağlantı kapısı kilitliydi. Yine de duvarın ötesinden gelen sesleri duyabiliyordum; bir sandalyenin zeminde çıkardığı gıcırtı, telefondaki sesinin boğuk mırıltısı, klavye tuşlarının ritmik tıkırtısı… Damon Marshall. Kaptan. Otorite figürü. Ve ailemin felaketine sebep olan o çocuk. Şakaklarıma bastırıp zihnimi zonklatan o ağrıyı kovmaya çalıştım. Kapının vurulmasıyla düşüncelerimden sıyrıldım. “Gir.” Sienna başını kapıdan uzattı. “Selam Şef. Marcus öğle yemeğini hazırladı, aşağı gelmelisin.” Saatime baktım; çoktan öğle olmuştu. “Bir dakikaya geliyorum.” Sienna kapıda öylece durup tereddüt etti. “İyi misin? Tüm sabah buraya kapandın.” “Sadece işleri düzene koyuyordum,” dedim, dudaklarıma zoraki bir gülümseme yerleştirerek. “Sen git, hemen iniyorum.” Başını sallayıp kapıyı kapattı. Ayağa kalkıp biraz gerindim ve aşağı kata yöneldim. İstasyonun koridorlarına sarımsak, domates ve taze baharatların iştah açıcı kokusu yayılmıştı. Midemden gelen gurultu, kahvaltıyı neredeyse hiç yapmadığımı hatırlattı. Mutfak sıcak ve gürültülüydü. Marcus ocağın başında dev bir tencereyi karıştırırken, Jamie ve Eli masada bir konu üzerine hararetle ama dostça tartışıyorlardı. Leon her zamanki gibi bir köşeye çekilmiş, dünyadan kopmuş bir halde kitap okuyordu. Riley ise elinde kahvesiyle tezgaha yaslanmıştı. “Şef!” diye seslendi Jamie neşeyle. “Tam vaktinde geldin. Marcus o meşhur spagettisini yapıyor.” “Meşhur mu?” diye sordum tek kaşımı kaldırarak. Marcus sırıttı. “Eski istasyonumda, buna Los Angeles İtfaiyesi’nin en iyi yemeği derlerdi.” Riley kuruca bir tavırla, “Oldukça iddialı bir iddia,” diye mırıldandı. “Yiyince göreceksiniz.” Sienna’nın yanındaki boş sandalyeye çöktüm. Eli, Jamie ile olan tartışmasına kaldığı yerden devam ediyordu: “Sana söylüyorum dostum, Kore usulü kızarmış tavuk, Amerikan usulünü her türlü gömer. Bu bir bilim.” “Bilim mi?” Jamie kahkahayı bastı. “Dostum, alt tarafı yemek bu. Tatla ilgili, bilimle değil.” “Kesinlikle yanlış! Kore usulünde o lezzet bir mühendislik harikasıdır.” “Anlaşamayacağımız konusunda anlaşalım bari.” Gülümsemeden edemedim. Aralarındaki bu tatlı atışma çok samimiydi. Bana bu mesleği neden sevdiğimi bir kez daha hatırlattı: Bu dostluk, bu ekip ruhu her şeye değerdi. “Eee, Şef?” dedi Jamie bana dönerek. “Sen ne diyorsun? Kore mi, Amerikan mı?” “Aylardır ikisini de yemedim, o yüzden Marcus önüme ne koyarsa başımın üstünde yeri var.” Masada bir kahkaha koptu. “Akıllıca bir hamle,” dedi Marcus tabakları dağıtırken. “Siyaset ve kızarmış tavuk tartışması; yemek masasında uzak durulması gereken en tehlikeli iki şeydir.” Yemek boyunca sohbet su gibi aktı. Marcus’un spagettisi, hakkını vermek gerekirse gerçekten muazzamdı. Leon bile kitabından başını kaldırıp yemeği övme zahmetine girdi. “Fena değil Delgado,” dedi. Riley, “Bu Leon’dan duyabileceğimiz en yüksek mertebedeki övgüdür,” diye takıldı. Leon sadece omuz silkti ve kitabına geri döndü. Yemeğin tam ortasında mutfak kapısı açıldı. Damon, yüzündeki o okunmaz, taştan ifadesiyle içeri girdi. Oda bir anda sessizliğe gömülmedi ama atmosferdeki enerji aniden değişti; herkes istemsizce dikleşti, tabaklarındaki yemeğe odaklandı. “Kaptan,” dedi Marcus selam vererek. “Biraz yemek ister misin?” “Yedim,” dedi Damon. Kendine şekersiz, kapkara bir kahve koydu. Her hareketi keskin ve verimliydi. “Delgado, sabahki olay raporunu bir saate kadar masamda istiyorum.” “Tamamdır Cap.” Damon’ın bakışları odada ağır ağır gezindi ve kısa bir an üzerimde durdu. “Harper, ofisime gel.” Cevap vermemi beklemedi bile. Arkasını dönüp odadan çıktı. Jamie hafifçe ıslık çaldı. “Adam lafı hiç israf etmiyor, değil mi?” “Hiçbir zaman etmezdi,” dedi Marcus. Çatalımı bıraktım; iştahım bıçakla kesilmiş gibi yok olmuştu. “Gidip baksam iyi olacak.” Sienna elini koluma koydu. “Ben de geleyim mi?” “Hayır, hallederim.” Ayağa kalkıp yukarı çıktım. Nedenini bilmesem de kalbim göğüs kafesimi dövüyordu. Alt tarafı bir görüşmeydi. Profesyonelce. Daha fazlası değil… diye kendimi telkin ettim. Damon’ın ofis kapısını vurdum. “Gir.” İçeri girdiğimde masasında oturmuş, evrakları inceliyordu. Başını hemen kaldırmadı. “Kapıyı kapat.” Dediğini yaptım ve masasının önünde, bir öğrenci gibi beklemeye başladım. Sonunda kalemini bıraktı, koltuğunda arkasına yaslanıp bakışlarını bana dikti. “Ekibin nasıl, uyum sağlayabildiler mi?” “İyiler,” dedim. “Sienna ve Eli oldukça deneyimlidir. Bir sorun yaşamadık.” “Güzel.” Bir an duraksadı. “Sabahki olay raporunu okudum. Ayrıntılı ve profesyonelce.” “Teşekkür ederim.” “Ancak bir dahaki sefere o raporu, istasyona döndükten sonraki iki saat içinde teslim etmeni istiyorum. Dört saat sonra değil.” Çenem sıkılaştı. “Böyle bir zaman kısıtlaması olduğundan haberim yoktu.” “Artık var.” Aramızdaki sessizlik bir sakız gibi uzadı. Gözleri sabit, sorgulayıcıydı. Bakışlarımı kaçırmayı reddettim. “Başka bir şey var mı Kaptan?” “Evet.” Ayağa kalktı, masanın etrafından dolanıp kenarına yaslandı. Kollarını göğsünde kavuşturdu. “Senin benimle bir derdin var.” Gözlerimi kırpıştırdım, bu kadar doğrudan bir hamle beklemiyordum. “Anlayamadım?” “Dün geldiğinden beri buz gibisin. Sert ve savunmacı bir tavrın var.” Sesi düz ve duygusuzdu. “Birlikte çalışacaksak, ortada bir pürüz olup olmadığını bilmem gerekiyor.” Nabzım hızlandı. Biliyor muydu? Hatırlıyor muydu? “Hiçbir sorun yok,” dedim kelimelerimi tartarak. “Emin misin?” “Evet.” Uzun bir süre beni inceledi. “Biz komşuyduk Harper. Çok uzun zaman önce. Seni hatırlıyorum. Verandada sürekli kitap okuyan o sessiz, küçük kız…” Nefesim boğazıma tıkandı. Hatırlıyordu. “O çok eskide kaldı,” dedim sesimi sabit tutmaya çalışarak. “Öyle.” Doğruldu ve tekrar masasının arkasına geçti. “Ama o zamandan kalma bir tortu bugünkü işimizi etkiliyorsa, bunu bilmem lazım.” “Etkilemiyor.” “Güzel.” Oturdu ve kalemini eline aldı. “Çünkü ben kişisel dramalarla ilgilenmem. Bu istasyon profesyonellik üzerine kurulu. Geçmişte aramızda her ne geçtiyse —ya da geçmediyse— o bu duvarların dışında kalır. Anlaşıldı mı?” “Buz kadar net.” “İyi. Çıkabilirsin.” Arkamı dönüp ofisten çıktım. Koridora çıktığımda ellerimin titrediğini fark ettim. Beni hatırlıyordu. Beni… Ama kendi elleriyle neyi ateşe verdiğini hatırlamıyordu. ----- O öğleden sonra eğitim yaptık. Damon tam bir görev adamıydı; tavizsiz ve acımasızdı. “İki dakika on iki saniye. Hala çok yavaş. Tekrar.” Sıfırlandık, bir daha yaptık. “İki dakika altı. Daha iyi ama hala standartların altında.” Ve bir kez daha… Üçüncü denemede herkesin nefesi kesilmişti. Jamie ellerini dizlerine dayamış, oksijen dileniyordu. Marcus bile yorulmuş görünüyordu. “Kaptan,” dedi Marcus soluk soluğa. “Belki biraz…” “Tekrar.” Bu bir öneri değil, bir emirdi. Bir kez daha yaptık. Bu sefer bir dakika elli sekiz saniyeyi yakaladık. Damon başıyla onayladı. “Kabul edilebilir. On dakika mola.” Herkes olduğu yere yığıldı. Jamie boylu boyunca yere uzandı. “Sanırım ruhumu teslim ediyorum.” “Ruhun yerinde, sadece ciğerlerin isyan ediyor,” dedi Riley, kendisi de zor nefes almasına rağmen. Leon sadece duvara yaslanmış, sessizce ufku izliyordu. Ambulansa yürüyüp su şişelerini aldım ve herkese dağıttım. Sienna ve Eli da yanımdaydı, onlar da benim kadar bitkindi. “Adam resmen bir robot,” diye mırıldandı Eli. “Robot mu, diktatör mü tartışılır,” dedim. Garajın öbür ucunda Damon, kronometresiyle notlar alıyordu. İfadesi zerre değişmemişti. Ne bir tebessüm ne de bir takdir kırıntısı… Sadece soğuk, metalik bir verimlilik. Marcus yanına gitti. Kısık sesle konuştular. Marcus’un ekibi işaret ettiğini, Damon’ın ise başını iki yana salladığını gördüm. Marcus ne için dil döküyorsa, Damon Nuh diyor peygamber demiyordu. ----- Akşam yemeği öğle yemeğinin neşesinden uzaktı. Herkes konuşamayacak kadar yorgundu. Marcus acılı bir yemek yapmıştı; yorgunluktan sızlayan kemikleri ısıtacak cinsten. Damon bu sefer bize katılmadı, ofisine kapandı. “Ekiple hiç sofraya oturmaz mı?” diye sordu Eli. “Pek huyu değildir,” dedi Marcus. “Mesafeyi korumayı tercih eder. Otoritenin bu mesafede gizli olduğuna inanıyor.” “İşe yarıyor mu bari?” diye sordu Sienna. Marcus omuz silkti. “O kaptan. Biz de onun askerleriyiz.” Jamie öne eğildi. “Peki derdi ne bu adamın? Yani harika bir kaptan ama… hep mi böyle asık suratlı?” “Hemen hemen.” “Hiç mi gülmez? Hiç mi gevşemez bu adam?” Riley kuruca, “Onun gevşemiş hali, bizim en gergin halimizdir muhtemelen,” dedi. ----- Gece saat 11 sularında alarmın o tiz sesi istasyonda yankılandı. Herkes anında refleksle fırladı. “Tüm birimler; yaralamalı aile içi şiddet ihbarı, 1847 Maple Caddesi. Polis olay yerinde. İhtiyatlı ilerleyin.” Damon’ın sesi sakin ve kontrollüydü ama sesindeki o çelik gibi sertliği hissedebiliyordunuz. Hazırlanıp yola koyulduk. Olay yeri barut fıçısı gibiydi. İki polis arabasının siren ışıkları sokağı mavi-kırmızıya boyuyordu. Bakımsız, küçük bir evin ön kapısı ardına kadar açıktı. Memur Kieran Brennan bizi kapıda karşıladı. Jamie ile akran görünüyordu, gözleri her şeyi bir radar gibi tarıyordu. “Kaptan Marshall,” dedi Kieran. “Aile içi şiddet. Otuzlarında bir erkek, alkolün etkisinde. Eşini darp etmiş. Kadın içeride, yaralı. Adam ise çocuğuyla beraber kendini yatak odasına kilitlemiş.” Damon’ın yüzünde tek bir kas bile titremedi. “Çocuk kaç yaşında?” “Beş.” “Kadın ne durumda?” “Kolda kırık şüphesi ve yüzde derin kesikler. Bilinci açık ama durumu stabil değil.” “Harper, devral. Kadınla ilgilen. Geri kalanlar beklemede.” “Anlaşıldı.” Sienna, Eli ve ben eve daldık. Kadın oturma odasındaki koltuğa yığılmıştı; kolunu tutmuş, yüzü gözü kan içindeydi. Zangır zangır titreyerek ağlıyordu. “Hanımefendi, ben Laila, paramediğim. Size yardım etmeye geldim, tamam mı?” Konuşamıyordu, sadece acı dolu bir ifadeyle başını salladı. Yanına diz çöküp durumu değerlendirdim. Büyük ihtimalle kolu kırılmıştı, yüzünde ciddi morluklar vardı. “Sienna sedyeyi getir. Eli serumu hazırla. Nakil yapıyoruz.” Biz çalışırken üst kattan vahşi bir bağırma sesi yükseldi. Adamdı bu. Öfkesi evin duvarlarında yankılanıyordu. Ve sonra, bir çocuk çığlığı koptu… Kanımın damarlarımda donduğunu hissettim. “Kieran!” diye bağırdım. “Çocuk!” Kieran çoktan merdivenlere yönelmişti bile. “Bende!” Damon kapıda belirdi. “Harper, durum ne?” “Stabil. Hareket ediyoruz.” “Güzel. Hastanın başından ayrılma.” Ama duramazdım. Üst katta o çocuk çığlık atarken burada sadece pansuman yapamazdım. “Damon—” “Hastanın yanında kal Harper. Bu bir emirdir.” Sesi dümdüz ve keskindi. Tartışmaya kapalı bir duvar gibiydi. Yukarı koşmak, o çocuğu kurtarmak istedim. Ama haklıydı; profesyonellik bunu gerektiriyordu. Kendimi işime odaklanmaya zorladım. Kadını sabitleyip ambulansa taşıdık. Ama aklım ve kalbim o üst kattaydı. Yirmi dakika sonra fırtına dindi. Kieran adamı ikna edip aşağı indirmişti. Çocuk fiziksel bir yara almadan kurtarılmıştı. Adam kelepçelenip götürüldü. İstasyona döndüğümüzde Damon’ı garajda, sessizce ekipmanları kontrol ederken buldum. “Kaptan.” Başını kaldırdı. “Harper.” “O vaka… Çocuk…” “Gereken yapıldı. Polis görevini yaptı. Protokol işledi.” “Biliyorum ama…” “Aması yok.” Elindeki aleti bırakıp tam karşıma geçti. “Yukarı çıkmak istedin. Gözlerinden alev fışkırıyordu.” “Bir çocuk dehşet içindeydi.” “Ve polis de tam olarak bunun için oradaydı. Senin görevin elindeki hastaydı. Sen de görevini yaptın.” “Ama…” “Harper.” Sesi yükselmedi ama kelimeleri bir kırbaç gibi şakladı. “Anlıyorum. Vicdanlı birisin, bu seni iyi bir paramedik yapar. Ama vicdanın protokolün önüne geçerse, bir gün birileri ölür. Anladın mı?” Yumruklarımı sıktım. “Anladım.” “Öyle mi?” Bana bir adım daha yaklaştı. Aramızdaki mesafe tehlikeli bir noktadaydı. “Çünkü bana sorarsan, hala o merdivenleri çıkmadığın için kendine kızıyorsun.” “Ben sadece o yaştaki bir çocuğun ne hissettiğini düşünüyorum.” “Ve o çocuk şu an güvende. Çünkü herkes —sen dahil— işini yaptı.” Gözleri sert ve tavizsizdi. Ama o derinliklerde, daha önce görmediğim, adını koyamadığım bir şey daha vardı. “Git ve biraz uyu Harper. On altı saattir ayaktasın.” “İyiyim ben.” “Bu bir öneri değildi.” Arkamı dönüp uzaklaştım. Arkamdan gelen o derin ve yorgun nefes alışını duydum. Sanki o da tüm bu süredir maskesinin altında nefesini tutuyordu. ••• Sabahın köründe, saat 3’te alarm tekrar çığlık attı. Depolar bölgesinde yangın ihbarı. Hızla araçlara doluştuk; adrenalin yorgunluğu bir anda sildi. Depo alev alev yanıyordu. Şükür ki içeride kimse yoktu. Damon ekibi bir satranç ustası gibi yönetti. “Delgado kuzeye, Graves güneye. Vaughn, Park havalandırmayı açın. Hadi göreyim sizi.” Bir makine gibi işlediler. Kusursuz, verimli ve korkusuz… Bir saat içinde alevler teslim bayrağını çekmişti. Toparlanırken Jamie yanıma geldi. Yüzü is içindeydi ama gülümsüyordu. “İlk nöbet bitiyor Şef. Hala hayattayız.” “Hala ayaktayız Jamie,” dedim. “İşte bu.” Gözü yangın müfettişiyle konuşan Damon’a kaydı. “Kaptan serttir ama iyidir. Zamanla alışacaksın.” “Bakalım.” Jamie bir an duraksadı. “Her zaman bu kadar kasıntı değildir aslında. Yani öyledir de… arkasında bir şeyler var işte.” “Ne gibi?” “Bilmem. Pek anlatmaz. Ama Marcus, onun yükünün ağır olduğunu söyler hep.” Damon’ı izledim. Duruşu yine kaskatıydı, yüzü yine o aşılmaz duvardı. Neydi o yük? Ve neden bunu bu kadar merak ediyordum? ----- Sabah 5’te istasyona döndük. Vardiya değişimi 7’deydi. Ekipmanları temizledik, son raporları tamamladık. 6:45’te Damon herkesi topladı. “İlk nöbet bitti,” dedi. “Genel olarak iyiydiniz. Ciddi bir hata yapmadık. Ama kusursuz da değildik. Yarın 09:00’da brifing var. Şimdi eve gidin, dinlenin ve bir sonraki nöbet için zinde olun.” Herkesi azat etti. Herkes dağılırken ben biraz daha oyalandım. Damon fark etti. “Bir sorun mu var Harper?” “Sadece… ekibe iyi iş çıkardınız demek istemiştim.” “Kendilerine söyledin sanıyordum.” “Söyledim. Ama sana da söylüyorum.” Bana baktı, ifadesi yine kapalı bir kutuydu. “İşimizi yaptık sadece.” “Yine de, iyi bir nöbetti.” “Yeterliydi.” Neredeyse gülecektim. “Övgü kabul etmemek için yemin mi ettin?” “Gerekli görmüyorum.” “Peki, sen bilirsin.” Çıkışa yöneldim. “Harper.” Durup arkama baktım. “Sen de… beklediğimden daha iyiydin.” Neredeyse bir fısıltıydı bu. “Teşekkürler,” dedim ve uzaklaştım. Eve dönüş yolu boyunca düşüncelerim yakamı bırakmadı. Damon Marshall ile yirmi dört saat… Emirler, çatışmalar, gerginlik… Ve her şeye rağmen, bir gerçeği kabul etmem gerekiyordu. Adam gerçekten iyi bir kaptandı. Soğuk, uzak ve amansız… Ama işinin ehli. Ve bu gerçek, her şeyi çok daha karmaşık hale getiriyordu. Eve girdiğimde Maya uyanmıştı. “Laila!” Bana sıkıca sarıldı. “Nasıl geçti?” “Yorucu,” dedim. “Ama güzeldi.” “Anlat bakalım neler oldu!” Anlattım. Vakaları, ekibi, her şeyi… Ama Damon’dan bahsetmedim. Yapamazdım. Kalbimdeki o sızıyı daha fazla deşmek istemiyordum. O gece yatağımda dönerken telefonum titredi. Bilinmeyen bir numaradan mesaj vardı. Bilinmeyen Numara: Ben Kaptan Marshall. Ekip listesini güncelliyorum. Aldığını teyit et. Ekrana bakakaldım. Numaram artık ondaydı. Laila: Teyit edildi. Bir saniye sonra yeni bir mesaj düştü: Damon: Bugün iyiydin Harper. Bir sonraki vardiyada görüşürüz. Cevap vermedim. Ama numarasını “Damon Marshall” olarak kaydettim. Ve o an kendimden bir parça daha nefret ettim.​​​​​​​​​​​​​​​​
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD