5. BÖLÜM | Keskin bir vedanın yarası sızlıyor

1451 Words
Bir kaç hafta önce Ilık bahar rüzgarı ağaçlardaki çiçekleri usulca alıp nazik bir şekilde yere indiriyor. Havada uçuşan çiçekler zarif bir edayla dans edip kendine has kokusuyla koklayanları başka diyarlara götürüyordu. Kadın oturduğu bankta yüzünü havaya kaldırıp yeşil gözleriyle gökyüzüne baktı. Masmavi gökyüzüne uzanan çiçekli dallar bir tablodan çıkmış gibi büyüleyici görünüyordu. Gözlerini kapayıp baharın toprakla karışık çiçek kokusunu derince içine çekti. Erdem karşısındaki bankta oturmuş onu bekleyen kadına doğru giderken yüzünde ince bir tebessüm belirdi. Onun bu huzurlu hali Erdem'e de huzur veriyordu. Sessizce yaklaşıp bir kaç saniye Şeyda'yı izledi. Ta ki kadın gözünü açıp karşısında nişanlısını görmesiyle irkilene kadar. "Korkuttum mu?" diye sordu Erdem. Oysa o, kısa da olsa bu güzel anın tadını çıkartmak istemişti. "Evet. Yine geciktin?" dedi kadın sitemle. "Mecbur kaldım. İhbar geldi oraya gittik. İşim biter bitmez geldim ama." Kadının gönlünü almak istemişti Erdem. Genelde buluşmalara geciken taraf hep kendisi olurdu. Ne zaman ihbar olacağı belli olmazdı. Aniden bir olay çıkar ve olay yerine intikal ederlerdi. Şeyda'nın gözleri, dediğinin kanıtıymış gibi karşısında lacivert üniformasıyla duran nişanlısını taradı. Sonra yüzünde bir gülücük belirdi. "Nikaha da geç kalırsın diye korkmuyor değilim." dedi alayla. O da biliyordu görevin ne zaman çıkıp çıkmayacağını. Küçüklükten alışıktı buna Şeyda. Babasının da günü gününü, dakikası dakikasını tutmayan görevleri olurdu. "Geç kalmam inşallah" Elini nişanlısına uzatıp "Gidelim mi? Babam şimdi sabırsızca bekliyordur." dedi sakince. Kadın, elini uzatan nişanlısının eline uzanıp gülümseyerek oturduğu banktan kalktı. Tam yönlerini dönüp yürüyecekleri sırada Erdem elinde bir sıcaklık hissetti. Yüzünde beliren şaşkınlık ve sorgulamayla nişanlısının elini bırakıp eline baktı. Elinde gördüğü kanla kaşları çatıldı. Sonra karşısında duran nişanlısına baktı. Ne oluyordu şu an? Bu kan nerden gelmişti? Kadının gülüşü solmaya, teni o hep var olan canlılığını yitirmeye başlamıştı. Yavaş yavaş renkler yerini soluk bir renge bıraktı. Ama elindeki kanın rengi sanki solan renklere inat daha da canlanmış, olduğundan daha koyu bir renge bürünmüştü. "Komutanım." dedi Ilgaz Erdem'in omzuna koyduğu eliyle onu hafifçe sarsarak. Erdem Ilgaz'ın sarsmasıyla irkilerek uyandı. İki haftadır gördüğü bu rüya hâlâ ilk günkü tazeliğini koruyordu. Normalde görülen rüyalar bir süre sonra, hatta uyandıktan hemen sonra bile unutulabilirdi. Ama bu öyle değildi. Bu rüya her gün daha da net bir şekilde kalıyordu Erdem'in aklında. Son buluşmaları ve ardından o acı gün. Güzel bir anının ardından gerçeği yüzüne bir tokat gibi çarpıyordu bu rüya. İçinde bulunduğu zamanı netleştirince ardına yaslanıp başını geriye atarken iki eliyle yüzünü sıvazladı. Ardından doğrulup ellerini masanın üzerine bıraktı. "İyim Ilgaz." dedi karşısında bir cevap bekleyen arkadaşına. Ilgaz bunun üzerine az önceki yerine geçti. "Kabus mu gördünüz?" Adamın uyurken çatılan kaşlarını ve o acı dolu yüz ifadesini görmüştü. Karakolun durumu ve raporlar hakkında konuşup inceleme yapıyorlardı. Hangi ara uyuduğundan habersizdi Erdem. "Hangi ara uyudum?" Sesi normal çıksa da içinde gördüğü kabusun etkisi devam ediyordu. Kalbi hızla çarpıyor, içinde oluşan boşluk acıyla kıvranıyordu. "Çok olmadı. Bir ara dışarıya kontrole çıktım geldiğimde uyumuştunuz." Anladım der gibi başını salladı Erdem. Yeni yeni oluşan baş ağrısı ve kabusun üzerine parmaklarıyla burun kökünü bir kaç saniye sıktı. Ardından şakaklarına kaydı eli. "Ağrı kesici ister misiniz?" Gözleri Ilgaz'ı bulurken ardından onaylayan bir baş hareketi geldi. Sonra aklına gelenle sordu "Sağlıkçı olarak görev vereceğimiz biri yok değil mi?" diye sordu. "Evet. Ağır yaralanan Uzmanlardan birisi bu alanda görevliydi." Başını sallayıp "eksik personel listesine ekleyelim bunu" ardından ayaklanıp " daha sonra devam edelim" deyip kapıya yöneldi. "Emredersiniz" deyip masadaki belgeleri toparlamaya koyuldu Ilgaz. Erdem hızlıca revire geçip dolaptan ağrı kesici aldı. Ardından dışarıya çıktığında gördüğü manzarayla morali bir nebze olsun yerine geldi. Kolundaki saate baktığında öğle olmamıştı. Havadaki hafif toprak kokusu baya bir vakit geçmiş olmasına rağmen tazeliğini korkuyordu. Askerlere doğru adımladı. Beton zeminden indikten sonra ayaklarının altındaki çakıl taşlarının sesine dönüp bakan uzmanlar hemen ciddileşti. Ardından gelen "Dikkat" sesiyle dönüp baktı Erdem. Ilgaz, karakoldan çıkmış hızla yaklaşıyordu. Askerler meşguliyetlerini bırakıp hızlıca sıraya dizildiler. "Yarından itibaren sıkı bir eğitime başlayacağız. Acil olaylar için karakol içinde bir tim oluşturacağım. Hepinizi tek tek değerlendireceğim. Kendinizi ona göre hazırlayın. Sabah içtima sonrası başlıyoruz. Şimdi rahat olup dinlenebilrisiniz." Ardına döndüğünde "komutanım siterseniz biraz dinlenin ben ilgilenirim" dedi Ilgaz. Erdem bu teklifi onaylayıp karakola adımladı. Zira baş ağrısı git gide artacağa benziyordu. Son günlerde bir de bu baş ağrısı peydah olmuştu. Kadın elini uzatan nişanlısının eline uzanıp gülümseyerek oturduğu banktan kalktı. "Babam seni benden daha çok seviyor sanırım" dedi hafif buruk sesiyle. Erdem Şeyda'nın bu tatlı kıskançlığına tebessüm etti. Omzunun üzerinden yan bir bakış attı Şeyda'ya. "Eee hem oğlu hem damadıyım ne de olsa. Çifte avantajım var." dedi. Küçüklükten beri Şeyda babasının Erdem'i daha çok sevdiğini söyler ara ara dudak büküp babasına küserdi. Babası kızının bu haline gülse de gönlünü almayı bilirdi. "Erdem de kimmiş. Sen benim kanımdan, benim canımdansın. Elin oğluna kızımı değişmem fıstığım" deyip kızının yüzüne bir sürü öpücük bırakırdı. Erdem, görev arkadaşı, can bağı olan Kamil'in emanetiydi. Kan bağı yoktu ama Erdem Vuralın öz oğlu gibiydi. Erdem'i Şeyda'dan ayırmazdı Vural. "Tabi, sen benden daha avantajlısın" dedi Şeyda yine aynı ses tonuyla. Erdem dayanamayıp Şeyda'yı kolunun altına aldı ve başına bir öpücük bıraktı. "Aslında doğrusunu söylemek gerkirse sen benden daha avantajlısın. İstediğin zaman babana sarılıp öpebiliyorsun." Şeyda'nın anında yüzü düştü. Erdem'e babasını hatırlatmak istememişti aslında. Başını kaldırıp üzgün gözleriyle baktı Erdem'e. "Özür dilerim" dedi usulca. Başını çevirip Şeyda'nın yeşil gözlerine baktı Erdem. Hafif tebessüm etti. "Özür dileme. Alıştım artık çocuk değilim." dedi. Erdem'in sesi ne kadar normal çıksa da içinde babasının yokluğu her daim yerini koruyordu. Otuz yıl olmuştu. Dile kolay, tam otuz yıl. Erdem, babasının şehit olduğu yaşı çoktan geçmişti. "Fırından simit de alalım" dedi sonra. Şeyda'nın annesi Çiğdem hanım kahvaltıya çağırmıştı Erdem'i. Hafta sonu birlikte olalım demişti sanki olacaklar içine doğmuş gibi. Bir elinde fırından aldıkları sıcak simitler, diğer elinde nişanlısın eli tebessümle kapının açılmasını beklediler. Çiğdem hanım o sıcacık gülümsemesiyle açtı kapıyı. "Evlatlarım. Hoşgeldiniz. Hadi, girin içeri." dedi kapıyı sonuna dek aralarken. "Hoşbulduk anne" deyip içeri girdiler. Binbaşı Vural kahvaltı masasının başında sabırsızca bekliyordu. "Hadi nerde kaldınız." diye hafif çıkıştı Şeyda ve Erdem'e. " Aman Vural sanki günlerdir açsın da açlıktan öleceksin zanneder birisi duysa. Altı üstü yarım saat bekledin." Çiğdem hanımın hafif azarlaması üzerine bir homurtu bırakıp sustu Vural. "Hadi geçin çocuklar siz de masaya." Erdem ve Şeyda masada yerlerini alırken Çiğdem hanım da mutfaktan çayları getirmek için salondan çıkmıştı. Çiğdem hanım gelene kadar eşi çoktan tabağına kahvaltılıkları almış, ufak ufak atıştırmaya başlamıştı. Çiğdem eşinin bu halini görünce gülmeden edemedi. Çaylar da masada yerini alınca kahvaltı başlamış oldu. "Hamide ve Gülnur ne zaman geliyordu?" diye sordu Çiğdem hanım. Hamide Erdem'in annesi, Gülnur ise Şeyda'yla yaşıt olan kız kardeşiydi. "Bir kaç güne gelecekler." diye yanıtladı hızlıca Erdem. Hem Gülnur'un işi hem de yaşlı anneannesinin hastalığından dolayı erken gelememişlerdi. "Yapılacak pek bir şey kalmadı zaten." diye ekledi sonra. Düğün hakkında süren sohbetin ardından Binbaşı Vural'ın "Operasyon Timine geçişin onaylandı" demesiyle herkes bir anda duraksadı. "Düğünden sonra resmi olarak göreve başlayabilirsin." diye de eklemeyi ihmal etmedi çatalını tabağındaki peynire batırırken. Şeyda dönüp Erdem'e baktı. Bundan habersizdi. "Operasyon mu?" diye sordu şaşkınlıkla. Erdem düğün hazırlıklarıdan dolayı Şeyda'ya söylemeye fırsat bulamamıştı. Şu an Vural'a içten içe kızıyordu. Bunu başka bir zaman sakince söylemeyi düşünmüştü. "Siz ciddi misiniz şu an?" Babası ve Erdem'in bir ihtimal şaka yapmasını umdu Şeyda. Çünkü bu konudaki düşüncelerini biliyorlardı. İleride çocuklarının da kendisi gibi yol gözlemesini istemiyordu Şeyda. Hele de Erdem gibi babasız kalmalarını asla. O yüzden sabit bir yerde ama içindeki duyguları da yaşayabileceği bir meslek olan polisliği tercih etmişti. Erdem'in asayiş timinde olmasına da çok sevinmişti. Hiçbir veli toplantısına katılmışlığı yoktu babasının. Hep annesi gelirdi toplantılara. Doğum günlerini ve diğer özel günleri bile ucu ucuna kutlarlardı. Ne kadar babasına kızsa da onun da içinde vatan sevgisi vardı. Büyüdükçe anlamıştı babasının bu durumunu. Babası Binbaşı rütbesine yükseldikten sonra operasyonlara çıkmayı bırakmıştı ama Şeyda da çoktan büyümüştü. O yüzden Erdem'in operasyon timinde olmasını istemiyordu. Erdem ne diyeceğini düşünürken Vural söze girdi. "Şakası mı olur bu işin" dedi ciddiyetle. "Olmaz tabi. Baba yolu gözleyen çocukların ve şehit haberi alan çocukların şakası olmadığı gibi bunun da olmaz." Şeyda'nın sesi biraz kızgın biraz buruk çıkmıştı. Vural dehşetle baktı kızının gözlerine. "Siz beklemeyin diye başka çocuklar mı anasız babasız kalsın?" dedi. Kaşları çatılmış, yüzünün rengi kızıla çalarken boynundaki damarlar sinirin etkisiyle kalınlaşmıştı. "Bu konudaki düşüncemi biliyorsunuz baba. Benim akşama nöbetim var merkeze döneceğim. Size afiyet olsun." deyip bir hışım kalktı sofradan. Ardına bile bakmadan çantasını alıp çıktı Şeyda. Ardından Erdem de çıktı ama yetişemedi Şeyda'ya. Biraz yanlnız kalsın sakinleşince konuşurum diye düşündü. Hep böyle bir şeylere sinirlenir sonra sakinleşince kabullenirdi Şeyda. ~Kaybettiklerimizle değil, onlarsız yaşamak zorunda kaldığımız hayatla imtihan oluruz.~ (Ahmet Hamdi Tanpınar) 🎶Cem Adrian / Kül İçimde bir şey kanıyor Keskin bir vedanın yarası sızlıyor Yüzümde bir şey soluyor Aynı değil, umudun rengi kayboluyor Kalbimde bir yerde bir orman yanıyor Bıraktığın şarkılar sahipsiz susuyor Şiirler hep dargın, dualar şifasız Ömrüme mıhlanmış bir cümle Kül olur kalbindeki zamanla Yana yana, yana yana Yana yana, yana yana
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD