Avlunun taş zemininde akşamın serinliği yavaş yavaş kendini hissettirmeye başlamıştı. Gökyüzü, maviyle turuncunun arasına sıkışmış bir tablo gibiydi. Güneş, dağların ardına usulca çekilirken, taş duvarlara yansıyan loşluk sofranın üzerindeki bakır tabaklara düşen ışığı daha bir yumuşatıyordu. Süreyya Hanım, elinde gümüş işlemeli bir tepsiyle avluya indiğinde sofranın etrafında toplanmaya başlamışlardı bile. Gökhan oturmuş, Şeyda bir yandan sandalye çekiyor, diğer yandan kıkırdayarak çalışanlara fısıltılarla bir şeyler anlatıyordu. Yezda Hanım, her zamanki sakinliğiyle sofradaki çorba kâselerini hizalıyor, tabakların kenarına peçeteleri koyuyordu. Tam bir aile sofrasıydı bu... Üzerinde ekmek kırıntıları, sıcak yemek kokuları ve yıllardır süregelen hikâyelerle yoğrulmuş bir sessizlik vardı.

