Sabah olduğunda güneş doğmamıştı henüz, ama ben çoktan ayaktaydım.
Gece boyunca uyuyamadım. Gözlerim tavanda, kalbim hâlâ sızım sızım.
Ama bu kez o acıya teslim olmadım.
Kalktım, üzerimi değiştirdim. Saçlarımı topladım, göz altımdaki yorgunluğu gizlemek için aynaya biraz umut sürdüm.
Konağa dönüş vakti gelmişti.
Eşyalarım azdı. Valizimi hazırlarken içimde bir sessizlik vardı.
Ne bir öfke ne de bir korku…
Sadece karar vermiş bir kadının dinginliği. Ben sadece ona sevgi vermek istedim bize bir şans vermek istedim ama o istemiyormuş anlaşılan.
İşlerimi hallettikten sonra valizmile birlikte odadan çıktım ve aşağıya indim. Sarvan da orada beni bekliyordu. Konuşmadım onunla dün gece bana dediği sözlerden sonra onunla konuşmak istemiyordum. kalbim kırılmıştı onu affetmem kolay olmayacaktı anlaşılan.
"Hazırsan çıkalım?" dedi Sarvan. O konağa gitmek istemiyordum ki ben. Şimdi konakta karı koca gibi davranmak zorundaydık aynı odada
Hiç bir şey söylemedim yine. sadece başımı olumlu anlamda salladım.Arabaya doğru yürürken ayaklarım geri geri gidiyordu sanki. O küçük evin taş duvarlarına, rüzgârın uğultusuna, gecenin sessizliğine dönüp bakmak istedim. Ama yapmadım. Çünkü bazı vedalar göz ucuyla bakılınca daha çok acıtıyordu. Ben de bakmadım.
Sarvan arabanın kapısını açtı, ben hiçbir şey söylemeden bindim. Yanıma oturduğunda aramızda görünmeyen bir duvar vardı. Ne kadar yakın otursak da, kalplerimiz birbirinden fersah fersah uzaktaydı. Motor çalıştı, tekerlekler dönmeye başladı ama içimdeki kırıklık yerinden kıpırdamadı.
Sarvan da sessizdi. Belli ki o da bir şeylerin farkındaydı artık. Ama ne düşündüğünü bilmiyordum. Beni hâlâ anlamamıştı belki de, ya da anlamaktan korkuyordu. Zaten artık onun iç dünyasını çözmeye çalışacak hâlim de yoktu. Ben kendi yaramı sarmaya gidiyordum. Onunkiyle uğraşacak gücüm kalmamıştı.
Yol boyunca hiç konuşmadık. Ne o bir kelime etti, ne ben. Ama bu sessizlik rahatlatıcı değildi. İçine bin pişmanlık, bin kırgınlık sığdırılmış bir sessizlikti bu.
Konağın demir kapıları önümüzde açıldığında içim daraldı. Yine o ağır taş duvarlar, merdivenler, yüzüme bakan ama hiçbir zaman gerçekten görmeyen insanlar... Hepsi bir anda üzerime yürüdü sanki. Ama başımı dik tuttum. Valizimi kendim aldım. Sarvan yardım etmeye çalıştı ama elimi kaldırıp engel oldum.
“Gerek yok,” dedim kısa ve net. Ne göz teması kurdum, ne ses tonumu yumuşattım.
Konağa girdiğimizde hizmetçiler bize selam verdi, ama ben hiçbirini duymuyormuş gibi yürüdüm. Odamıza girdiğimizde işte en zoru o an oldu. İçeride yalnızca bir yatak vardı. Artık aynı odada, aynı çatı altında “karı koca” gibi görünecektik.
Bu durum ikimiz için de zor olacaktı, belliydi. Odada oluşan o sessizlik boğucuydu. Ne o gözlerime bakabiliyordu ne ben onun varlığını görmezden gelmeyi başarabiliyordum.
“Hangimiz yatakta yatacağız?” dedim sonunda, gözlerimi kaçırmadan. Sadece sesi duymaya dayanamıyordum ama bu suskunluk da içimi kemiriyordu. Onunla aynı yatakta uyumak bile istemiyordum. Ne kadar uğraşsam da unutamıyordum bana söylediği sözleri. Kalbimin tam ortasına saplanmıştı o cümleler. Sadece ailesi tarafından istenmeyen bir kadın değil, sevilmeye değer bulunmayan biri gibi hissettirmişti beni.
“Sen yatakta uyu, ben kanepede uyurum,” dedi. Sesi yumuşaktı ama ben o yumuşaklığın arkasındaki pişmanlığı duymak istemedim. Ne fark ederdi ki? Söz bir kere söylenmişti. Acı da onunla birlikte yerini almıştı bende.
Bir şey söylemeden yatağa doğru yürüdüm. Battaniyeyi usulca kaldırıp yatağın kenarına oturdum. Parmak uçlarım çarşafa dokundu, boşluğa bakarak iç geçirdim. Ne kadar yorgun olduğumu o an fark ettim. Yalnızca bedenen değil, ruhen de yorgundum. İçimde bir yerlere oturmuş kırgınlık dinmiyor, sönmek bilmeyen bir yangın gibi kavuruyordu her yanımı.
Sarvan, kanepenin ucuna geçip yere bıraktığı yastığı düzeltti. Hiçbir şey demedi. Odada yalnızca birkaç kumaşın hışırtısı ve saat tik takları vardı. Yatağa uzandım ama gözlerimi kapatamadım. Tavandaki gölgeye baktım uzun süre. Belki uyuyabilirsem geçecekti her şey. Belki de sabah olduğunda içimdeki bu kırıklık daha az hissedilecekti.
Ama bir gerçek vardı artık: Sarvan’la aynı çatı altındaydım, ama ona aynı kalpte yer yoktu. En azından şimdilik. Daha erken olmasına rağmen çok yorgundum ve uyumak istiyordum. ama Sarvanın sesi buna engel oldu.
“Uyuma, birazdan akşam yemeği için çağırırlar. Uykun yarım kalmasın,” dedi Sarvan sessizce. Yorgun ses tonu kulaklarımda yankılandı ama cevap vermedim. Gözlerim hâlâ tavandaydı. O cümle, onun benim için kurduğu en nazik cümlelerden biriydi belki de ama içinde anlam arayacak hâlim kalmamıştı. Yorulmuştum. Hem onunla savaşmaktan hem de bu evde ayakta kalmaya çalışmaktan.
Az sonra kapı çalındı. Hizmetçilerden biri başını uzatıp nazikçe, “Yemek hazır hanımım,” dedi. Derin bir nefes alarak doğruldum yataktan. Aynaya son kez göz ucuyla baktım. Ne kadar toparlamaya çalışsam da yorgunluk çehreme sinmişti. Ardından Sarvan'la birlikte odadan çıktık. Merdivenleri sessizce indik. Ayak seslerimiz taş zeminde yankılanıyordu ama aramızdaki sessizlik çok daha gürdü.
Yemek salonuna girdiğimizde herkes yerini almıştı. Süreyya Hanım her zamanki gibi baş köşede, yüzünde soylu ama mesafeli bir ifade. Kemal Ağa ağır başlı, sessiz. Ama gözleriyle her şeyi tartan bir bakışı vardı. Yezda Hanım ise daha beni görür görmez yüzünü buruşturdu. Yanındaki kızı Yasmin, sabırsızca saçlarını düzeltiyor, göz ucuyla Sarvan'a bakıyordu. O bakıştaki hayal kırıklığını gizleyememişti. Bu evde herkesin bir hesabı vardı ve benim varlığım o hesaplara karışıklık getirmişti.
Sarvan’la yan yana oturduk. Sofra özenle hazırlanmıştı. Ama benim boğazımdan tek lokma geçeceğini sanmıyordum. Çatalımı elime aldım, tabağıma dokunur gibi yaptım. Yezda Hanım kaşığını çorbasına daldırırken yüzünü bana döndü.
“Nasıl, Meryem Hanım?” dedi, sesi iğneleyiciydi. “Köyde kaldığınız günler size göre biraz fazla mı sadeydi? Gerçi alışkın olmadığınız belli zaten. Bu evin de havası kolay kolay kimseye uymaz.” Onlar kadar zengin olmasak da Bedirhanlar da zengin bir aileydi. beni aileme vurmaya çalışıyordu ama köyde kalmamız fakir olduğumuz anlamına gelmiyordu.
Sözleri sofraya soğuk bir gölge gibi düştü. Hiç kimse gülümsemedi ama hiç kimse de susturmadı onu. Bu evde kimin sesi çıktığı değil, kimin sustuğu belirlerdi gücü. Başımı eğmeden, gözlerimi ondan kaçırmadan cevap verdim.
“Sadeliği severim Yezda Hanım. Ama insanın kalbi dar olunca, en büyük saray bile insana dar gelir.” Masa bir anda gerildi. Yasmin kaşığını yavaşça tabağına bıraktı, annesi ise bir an duraksadı ama sonra sırıtarak başını çevirdi.
Süreyya Hanım bir şey demedi. Ne beni savundu, ne de lafı değiştirdi. O da bu evin sessiz kurallarından biriydi: Taraf tutmaz, ama kim kimin tarafında iyi bilirdi.
Sarvan sessizdi. Ne bana baktı, ne de yengesine. Yemeğine odaklanıyor gibi yaptı ama çatalı tabağında öylece duruyordu. O da benim gibi, bu masada tok değildi.
Sarvan sessizliğini uzun süre korudu, ama Yezda’nın bir sonraki sözleri bardağı taşıran damla oldu. “Ne de olsa berdel kadını... Sevmeden, isteksizce getirilmiş bir yabancı. İnsan içten geleni mi sahiplenir, yoksa mecbur kaldığını mı?”
Bu cümle odanın içine yayıldı. Ben başımı çevirip camdan dışarı bakmaya çalıştım, gözüm dolmasın diye. Ama Sarvan çatalını yavaşça bıraktı. Başını kaldırdı, gözlerini Yezda’ya dikti. Sesi alçak ama netti.
“Yezda yenge, yeter artık. Berdelle evlenmiş olmamız onu aşağılaya bileceğin anlamına gelmiyor.”
Yezda hafifçe güldü, ama Sarvan’ın bakışındaki ciddiyet onu susturdu. Sessizlik bir anda sofraya yayıldı. Bu kez gerçekten sustular. Yüzümü ona çevirmedim ama kalbimde ince bir sızıyla fark ettim: Sarvan beni tam olarak savunmuyordu belki ama en azından ezdirmiyordu.
Kemal Ağa başını bile kaldırmadan tabağındakileri karıştırıyordu. Süreyya Hanım ise dudaklarını sıktı, belli ki hoşnut kalmamıştı bu gerilimden. Yasmin göz ucuyla annesine baktı, ama artık konuşacak cesareti yoktu.
Yemeğe devam ettik. Herkes tabağındaki yemeğe değil, birbirine dikkat kesilmişti. Ben ise her lokmayı boğazıma taş gibi oturarak yuttum. Ama biliyordum… Bu masada ilk kez bir sessizlik benim lehime doğmuştu. Sarvan belki uzak, belki kırık, ama sessiz kalmayacak kadar yakındaydı artık. Bu da bir şeydi. Küçücük de olsa bir şeydi.
Yemekten sonra herkes sessizce sofradan kalktı. Masadaki gerginlik hâlâ havada asılıydı. Yezda Hanım son bir bakış attı bana, bakışı kelimelerden daha keskindi. Süreyya Hanım başını zarifçe sallayıp salonun diğer ucuna yürüdü. Kemal Ağa, sessizliğini bozmadan piposunu almak üzere dışarı çıktı.
Sarvan yerinden kalktı, beni bekledi. Bu kez önceden olduğu gibi yürüyüp gitmedi, arkamdan da gelmedi. Yanımda yürüdü. Yan yana ama dokunmadan. Sanki aynı çatı altındaydık ama iki yabancı gibiydik. Sessizliğimiz yemek masasında başlayan o gerilimli sessizliğin daha doygun hâliydi. Artık sustuklarımız birbirimizi boğmuyordu, sadece sınırlarımızı çiziyordu.
Odaya girdiğimizde kapıyı kapattı. Ceketini çıkardı, köşedeki sandalyeye astı. Ben aynanın önüne geçip saçlarımı çözmeye başladım. Sarvan arkamdan konuştu.
“Yemekte söylediklerim… sadece laf olsun diye değildi. Yezda’nın haddini bilmesi gerekiyordu.”
Aynaya baktım, göz göze gelmedik. Yalnızca yüzümdeki soğukkanlı ifadeyi kendime gösterdim. Saçlarımı toplarken cevap verdim.
“Bunu benim için mi söyledin, yoksa onun haddini aşmasını sen de mi kaldıramadın, orasını anlayamadım.”
Sarvan birkaç adım attı, pencerenin önüne geçti. Perdeleri araladı ama dışarıya bakmadı. Sanki içindeki karanlıkla camın dışındaki gece yarışıyordu.
“Her şeyi anlaman gerekmiyor,” dedi, sesi sakindi. “Ama her şeyi hissediyorsun. Bunu biliyorum.”
Gülümser gibi oldum ama sadece alaydı o. Omzumu silktim, gözlerimi aynadan ona çevirmeden konuşmaya devam ettim.
“Tabi merak etme artık nasıl istersen öyle mesafeli olacağım iki yabancı gibi yaşayıp gideceğiz"
Sarvan bir şey demedi. Sözlerim belki içini deldi, belki de daha kalın duvarlar ördü, bilemedim.
Yatağın ucuna oturdum. Ellerimi dizlerimin üzerine koydum. Ona bakmadan son cümlemi söyledim.
“Artık senden bir açıklama, bir özür, bir yakınlık beklemiyorum. Bu odayı paylaşıyoruz diye aynı duyguları da paylaşmak zorunda değiliz. Rahat olabilirsin.”
Sarvan döndü, bana baktı ama tek kelime etmedi. Gözlerinde bir şeyler vardı ama ben artık anlamaya çalışmayacaktım. Sessizce kanepeye yöneldi, yastığını düzeltti. Üzerine oturup ayakkabılarını çıkardı. Sırtını yasladı ve başını geriye bıraktı.
O gece kelimesiz, ama çok şey anlatan bir sessizliğin içinde uyuduk. Herkes kendi duvarının arkasında, kimse kimseye yaklaşmadan... Ama kimse de tam uzaklaşamadan.