YILLAR SONRA DÖNÜŞ

1629 Words
Adam elinde valiziyle Korkmaz konağının önünde durdu yıllardır buraya adım atmamıştı. Ama artık ailesinin hasretine dayanamamıştı. Annesi babası kız kardeşi ve abisi. Ne çok kırmıştı abisinj. Bir ağalık uğruna abisine yapmadığını bırakmamış üstüne çekip girmişti Mardin'den. Şimdiyse köpek gibi pişmandı. değer miydi sırf ağalığı abisi aldı diye hır gür çıkarıp yıllarca küs kalmaya. Adam elinde valiziyle Korkmaz Konağı’nın taşlık girişinde durdu. Tozlu çizmeleri, güneşten kavrulmuş teni ve yüzüne oturmuş yorgunluk, yılların izini açıkça taşıyordu. Bakışlarını konağın büyük ahşap kapısına dikti. Ne kadar zaman geçmişti? Sekiz yıl? Dokuz mu? Belki daha fazla… Zaman acıyı silmemişti, aksine her gün biraz daha derinleştirmişti içinde. Bir zamanlar kahkahalarının yankılandığı, ailesinin seslerini duyduğu bu taş duvarlar şimdi ona yabancı gibiydi. Oysa burada doğmuş, büyümüş, gülmüş, kavga etmişti. Her şeyi sırf bir inat uğruna kaybetmişti. Ağalık. O lanet unvan… Abisi Sarvan’a verildiği gün, gururu aklının önüne geçmişti. Öfkeyle konağı terk etmiş, ardında kırık kalpler bırakmıştı. En çok da abisini kırmıştı. Onu yıllarca suçlamış, yüzünü görmek istememişti. Oysa şimdi... pişmanlık yüreğini kemiriyordu. Valizini yere bıraktı. Derin bir nefes aldı ve ağır adımlarla konak kapısına yöneldi. İçeri adımını attığında, taş avlunun ortasında kurulu sedirde oturan kadını fark etti. Genç bir kadın. Başında ipek eşarp, karnı belirgin. Hamileydi. Kadının bir eli karnında, diğer eliyle dizine düşen saçlarını düzeltiyordu. Yüzünde huzurlu bir tebessüm vardı. Ama bu kadın... kimdi? Konağın hanesine bu kadar uzak kalmıştı ki, artık kimseyi tanımaz olmuştu. Düğün olmuştu belki, torunları olmuştu... Ama o hiçbirini bilmemişti. Kadına biraz daha yaklaştı. Bir yabancı mıydı, yoksa aileden biri mi? İçinde garip bir his belirdi ama kim olduğunu çıkaramıyordu. Bir şeyler eksikti. Çok şey... Kadın başını kaldırıp ona baktı. Yüzünde önce şaşkınlık, ardından bir merak belirdi ama yerinden kalkmadı. Tam o sırada, konağın iç kapısından bir figür fırladı. Süreyya Hanım’dı bu. Yüzü yılların yorgunluğunu taşısa da gözlerindeki o parlaklığı, oğlunu görünce gelen sevinci hiçbir şey silememişti. Gözleri doldu. Dudakları titredi. Adımlarını hızlandırdı, ardından koşmaya başladı. “Ah oğlum... oğlum gelmiş...” dedi boğuk bir sesle. Adam ne yapacağını bilemeden olduğu yere mıhlanmış gibi kaldı. Süreyya Hanım ona sarıldığında kollarını açmakta bir an tereddüt etti ama sonra annesinin kokusu doldu ciğerlerine. Sıcacık bir sarılıktı bu. Sanki yıllar hiç geçmemiş, zaman onları ayırmamış gibiydi. Devran, annesinin titreyen kollarında kaybolmuştu adeta. Yıllardır bu sıcaklığı beklemişti, ama gururu, inadı hep önüne geçmişti. Şimdi ise bu sarılığın içinde, yılların yokluğunu, hasretini ve pişmanlığını yudum yudum içiyordu. Süreyya Hanım gözyaşlarına engel olamıyor, bir yandan oğlunun yüzüne bakıyor, bir yandan ellerini sıkıca tutuyordu. “Sen gittin gideli bu kapı her gece sana açık kaldı Devran... Her sabah belki dönersin diye kalktım... Her akşam gelmeyeceğini bile bile bekledim...” Devran’ın gözleri buğulandı. Yutkundu ama boğazındaki düğüm geçmedi. “Affet ana... Affet beni... Biliyorum, çok kırdım sizi. En çok da abimi.” Süreyya, başını salladı. “Ağabeyin güçlüdür. Ama içi... onun da içi parçalandı. Belli etmez. Söz etmez. Ama ben bilirim oğlum, annenim ben. Sen gidince onun da bir yanı eksildi.” O sırada içeriden ayak sesleri geldi. Konağın gençlerinden Gökhan ve Şeyda, Süreyya’nın sesine koşup gelmişlerdi. Devran’ı görünce birkaç saniye donup kaldılar. Şeyda’nın ağzı açık kalmıştı, Gökhan’ın kaşları çatılmıştı. Ahmet Ağa ise bastonuna dayanarak kapının eşiğinde belirdi. Gözleri yorgundu, ama bakışları hâlâ dimdikti. “Bu ne iştir Süreyya?” dedi Ahmet Ağa kısık ama tok bir sesle. “Kim geldi böyle?” Süreyya oğlunun koluna sarıldı, sesi titreyerek fısıldadı: “Devran... oğlum geldi bey... bizim Devran.” Ahmet Ağa'nın gözleri yavaşça Devran’a döndü. Zaman durmuş gibiydi o an. Hiç konuşmadı önce. Sadece baktı. Sanki yıllar önce terk eden oğlunun yüzünü ezberlemeye çalışıyordu yeniden. Sonra ağır ağır bastonuna yaslanarak birkaç adım attı. “Demek sonunda geldin...” Devran başını eğdi. "Babam..." diyebildi, o kadar. Ahmet Ağa yaklaştı, gözlerinde yaş yoktu ama sesi yaşlıydı, yorgundu. “Gidene yol verilir Devran... Ama dönene de kapı kapanmaz. Evin burası. Yuvandır. Ama bu yuvayı yakıp yıkan da sensin, bunu unutma.” Devran, babasının sözleriyle dizlerinin bağı çözülecek gibi oldu. "Haklısınız baba. Ne deseniz haklısınız. Ama ben artık savaşmak istemiyorum. Affedin... yeter ki beni kabul edin tekrar.” O sırada Gökhan yaklaşmıştı. “Yıllar sonra geliyorsun ha Devran ? Nerede, ne haldeydin? Bizden nasıl bu kadar uzak kaldın?” "Biliyorsum işte olanları sorma Gökhan" Devran gözlerini avludaki sedirde oturan hamile kadına kaydırdı yeniden. Kadın başını önüne eğmişti. Sanki tüm bu sahneye tanık olmak istemiyormuş gibiydi. Devran, hâlâ onun kim olduğunu çıkaramıyordu. İçinde garip bir tanışıklık hissi vardı ama bir türlü çözemiyordu. "Bu hanımefendi kim?" diye sordu kısık sesle. Gökhan bir an duraksadı. Yüzünde hafif bir gülümseme belirdi. “ Meryem. Abin Sarvan’ın karısı. Gelinimiz.” Devran’ın yüzü bir anda değişti. “Sarvan evlendi mi? Ne zaman? Hiç haberim olmadı...” Şeyda yaklaştı, sesinde biraz serzeniş, biraz sitem vardı: “Sen ortadan kaybolursan, haberin de olmaz tabii Devran. Ağabeyin berdel evliliği yaptı Meryem’le. Ama sonra sevdalandı... Gerçekten, yürekten. Meryem şimdi yedi aylık hamile. Konağa can getirecek yakında.” Devranın kaşları çatıldı "Kim kaçtı da berdel yapıldı" "Asmin kaçtı" Gökhan'ın söylediği şeyle devran dondu kaldı. kardeşi nasıl böyle bir hata yapardı. "Nasıl yapabilir" desede kimse bir şey demedi artık olan olmuştu. geri dönüşü yoktu. Devranda daha fazla bir şey söylemedi. Meryeme baktı yeğeni olacaktı ama o yeğenin cinsiyetini bile bilmiyordu. Buraya gelmese haberi bile olmayacaktı belki. Süreyya’nın elini sıkıca tutan Devran, gözlerini tekrar avlunun bir köşesinde oturan Meryem’e çevirdi. Kadın sessizdi. Hem bu ailenin içindeydi, hem de sanki dışında… Karnını tutan eliyle huzurlu görünüyordu ama bakışlarında, gelen adamın kim olduğunu anlamaya çalışan bir dikkat vardı. Devran yutkundu. İçindeki yabancılığı bastıramıyordu. Onca yıl yokluğu, herkesten olduğu gibi konaktan da onu uzak düşürmüştü. Bir yabancı gibiydi şimdi, doğup büyüdüğü yerde. Avludaki taşlar bile ona soğuk geliyordu artık. “Anne,” dedi kısık bir sesle, gözlerini annesinden ayırmadan. “Yeğenim... Oğlan mı, kız mı?” Süreyya, yüzünde yumuşak bir tebessümle başını salladı. “oglan,” dedi. “Küçük bir oğlan bekliyorlar. Sarvan’ın ilk göz ağrısı olacak... Senin de ilk yeğenin.” Devran'ın gözleri buğulandı. Bir şeyler boğazına düğümlendi yine. Yıllardır yoktu ve şimdi ailesinden bir parça daha büyürken, o bu haberleri en son öğreniyordu. “Abim... Ne zaman döner?” diye sordu sonra, sesinde ürkek bir merak vardı. “Bugün işi vardı ovada,” dedi Gökhan, “akşama doğru döner. Geldiğini bilse uçarak gelirdi, biliyorsun onu.” Devran başını hafifçe salladı. Biliyordu. Her ne kadar kavga edip gitseler de, Sarvan’ın içinde hâlâ bir yerlerde ona yer bıraktığını hissediyordu. Çünkü Devran da aynı şekilde, yıllar geçse de Sarvan’ı yüreğinden hiç silmemişti. Birkaç saniye sessizlik oldu. Sonra Devran, annesinden izin ister gibi göz ucuyla baktı. Süreyya da başıyla onayladı. Ağır adımlarla Meryem’e yaklaştı. Kadın başını kaldırdı, göz göze geldiler. Devran durdu, usulca bir selam verdi. “Merhaba,” dedi nazikçe. “Ben Devran... Sarvan’ın kardeşiyim.” Meryem’in gözleri hafifçe büyüdü. Demek ki buydu Sarvan’ın yıllardır bahsetmediği, adı geçse herkesin sustuğu o kardeş... Devran. “Memnun oldum,” dedi Meryem, sesi nazikti, ama temkinliydi. Kucağındaki ellerini gevşeterek hafifçe doğruldu. “Ben de Meryem... Abinizin... yani Sarvan’ın karısı.” Devran başını eğdi. “Seni ve küçük beyi göreceğimi hiç düşünmemiştim... Ama iyi ki buradayım.” “Ben de sizi beklemiyordum,” dedi Meryem, hafifçe gülümsedi. “Sarvan hiç bahsetmedi sizden. Sadece bir kardeşi olduğunu bilirdim. Yıllar önce gitmiş dediler. Geri döneceğine kimse inanmazdı.” Devran, içine bir hançer saplanmış gibi hissetti. Koca konakta bir gölgeye dönüşmüştü demek. Adı bile anılmaz olmuştu. Ama bunu hak ettiğini biliyordu. Bu suskunlukların nedeni oydu. Devran başını annesine çevirdi. Bir çocuk gibi, yıllar sonra güvenebileceği tek sığınağın sıcaklığıyla annesinin omzuna yaslandı. Gözlerini kapattı. Gözkapaklarının ardında, geçmişin acı dolu anları bir bir geçiyordu. Ama şimdi, bu kadının kokusu, o geçmişin üstünü yavaş yavaş örtüyordu. “Ben çok özledim ana...” dedi hırıltılı bir sesle. “Seni, babamı... bu taşı, toprağı... Abimi... Her şeyi.” Süreyya başını oğlunun omzuna yasladı. “Ben de seni özledim oğlum. Her gün dua ettim. Bir gün döner diye... Allah dualarımı kabul etti. Bak şimdi yanımdasın. Gözümün önündesin.” Avlunun kapısından dışarıdan gelen nal sesleri duyuldu. Ardından birkaç köylünün sesi işitildi. “Geliyor... Sarvan geliyor,” dedi Gökhan, başını konağın dışına uzatarak. Süreyya’nın kalbi yerinden fırlayacak gibiydi. Devran bir anda doğruldu, ayağa kalktı. Elinde olmadan, avuçları terlemişti. O an, yılların yükü omzuna çökmüştü sanki. Dizleri titredi. Korkuyordu. Abisinin gözlerine bakmaya korkuyordu. Az sonra, konağın büyük kapısından içeri adım attı Sarvan. Güneş, arkasından vuruyordu. Üzerinde yeleği, yorgun adımlarla konağa girdi. Yorgun bakışları karısını ararken Devranı görünce ufak bir şok yaşadı. Dondu. İki adam. Yıllar sonra. Aynı avluda. Yüz yüze. Süreyya, nefesini tuttu. Meryem, başını kaldırdı. iki kardeşe baktı. Sarvan, birkaç adım daha attı. Durdu. Gözleri kardeşine kilitlenmişti. Yıllar boyunca bu yüzü unutmaya çalışmıştı ama becerememişti. Kırılmıştı, öfkelenmişti, içine atmıştı. Ama şimdi, yılların ardından o yüz yine karşısındaydı. Gerçekti. Devran gözlerini yere indirdi. Birkaç adım attı abisine doğru. Sonra dizlerinin bağı çözüldü. Önünde durdu, başını eğdi. “Abim,” dedi. “Ben sana çok büyük yanlış yaptım. Kalbini kırdım. Ailenin düzenini bozdum. Seni yok saydım. Gittim. Her şeyi arkada bırakıp kaçtım. Ama bir gün bile pişman olmadan yaşayamadım. Affet beni. Affet ki bende kendimi affedeyim" Sarvan’ın göğsü inip kalktı. Yumruk yaptığı ellerini çözdü. Uzun süre sustu. Sonra bir adım attı. Bir adım daha. Devran’ın tam karşısına geldi. Göz göze geldiler. Sarvan başını yana eğdi, gülümsedi. “Ben seni hep affettim Devran,” dedi. “O gün gittiğinde bile. Çünkü sen benim kardeşimsin. Kardeşe kin tutulmaz. Ama gelmen... buraya gelmen... bu en büyük af zaten.” Ve o an, Devran’a sarıldı. Sıkıca. Hasretle. Kırılmış yılların, konuşulmamış cümlelerin, yutulmuş gözyaşlarının yerine hepsi bu sarılmaya aktı. Sarvan kardeşini bağrına bastı. Devran, abisinin omzunda sessizce ağladı. Sanki bütün yükünü orada bırakıyordu. Avluda bir sessizlik vardı. Sadece kalplerin sesi duyuluyordu. Sonra Süreyya gözyaşlarını sildi, yüzünde umutla gülümsedi. Ahmet Ağa bile içeriden usulca kapıya dayanmış, bu anı izliyordu. Meryem, karnını tuttu; içindeki bebek hafifçe kıpırdadı. Belki de o bile hissediyordu, bir ailenin yeniden birleştiğini... Devran geri dönmüştü. Ve artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD