"Şansını benimle dene bence." Gelen sesten sonra Kaan burnuna aldığı sert yumruk darbesiyle kendini yerde buldu.
Arel'in sinirden kızarmış yüzünü görmemle bir şok daha yaşadım. Kaan'ın yere düşen bedeninin üstüne eğildi ve yakasından tuttu. Kaan'ın burnundan sızmaya başlayan kan damlaları tişörtüne damlıyordu. Etrafta oluşan sessizlik hiç hayra alamet değildi. Kimse müdahale etmek bir yana kılını bile kıpırdatmadı.
"Hemen özür diliyorsun yoksa bu yumruk sadece senin için fragmanın ilk saniyesi olur. Filmi birde sen düşün!"
Arel'in sesiyle ben bile ürkmüştüm. Kibar, naif insan gitmiş yerine sanki başka birisi gelmişti. Kaan ağzını açtı kapattı sonra gözlerini bana doğru çevirdi. Bedeninin titrediğini buradan bile fark edebiliyordum. Arel onu bir kez daha sarstığında yutkunup ağzını dudaklarını hareket ettirdi.
"Özür dilerim" dedi sonra hızlıca gözlerini kaçırdı.
Arel yakasını bir kez daha kendine çekip hızla geri bıraktı. Şu an şaşkınlıktan küçük dilimi yutacak olmasam kesinlikle bende Kaan'a bir şey derdim. Özrünü alıp defolup girmesi gibi ve araya sıkıştırılmış bir kaç küfür sanırım.
"Hemen dağılsın herkes!"
Arel'in sesi yankılanır yankılanmaz herkes bir rüyadan uyanır gibi hareket etmeye başladı. Kaan yerden kalktığı gibi kaçarken benim bakışlarım halen onun üstündeydi. Bana yaklaşan adım seslerini duyduğum da başımı Arel'den yana çevirdim ve gözgöze geldik.
"İyi misin?" diye sordu yine o naif sesine bürünerek.
"İyiyim, sanırım. Böyle bir şey yaptığın için teşekkür ederim ama senden şikayetçi olursa görevin tehlikeye girer" dedim durumun farkına vararak.
Kaan'a o yumruğu ben atmak isterdim ama gerçekleri konuşalım onun boyuna ve cüssesine göre benim yumruğum fazla bir hasar bırakmazdı. Arel ise benim istediğim tarzda sağlam geçirmişti. Kendimi tabiki koruyabilirdim Arel olmasa bile ama o yumruk için gerçekten minnettardım.
"Sen orasını düşünme beni atamazlar. Rektörle bir sözleşme imzaladık ve bunu fesh ederlerse ellerinden büyük bir bilim projesi gider. Bunu göze alamayacaklarına eminim" derken kendinden gerçektende emindi.
"O zaman yumruk için teşekkürler" dedim bende omuz silkip gülümsedim.
"Gerçekten de efsaneydi" diyen sesi duymamla irkildim.
Sevde'nin arkamdan gelen hayranlık dolu sesiyle onu unuttuğumu fark ettim. Tabiki herkes dağılırken o gitmemişti. Arel'den gözlerimi çekip yan tarafıma gelen Sevde'ye baktım. Elini uzatarak Arel'i tebrik etmek istedi sanırım. Arel bunun anlamsız olduğunu düşünüyor gibi görünüyordu ama sonunda Sevdenin elinin havada kalmasına razı olmamış olacak ki elini tutup sıktı.
"Abartmaya gerek yok sadece genç bir kadınla bu şekilde konuşması gerçektende sinirimi bozdu" diyerek ekini geri çekti Arel ciddi bir görünüm sağlayarak.
"Anladım hocam. Bu arada ben Sevde, Gül ile aynı bölümdeyiz dün dersimize girmiştiniz." diyerek aslında Arel'i tanıdığını ve gözden kaçırmayacak şekilde incelediğini bir nevi itiraf etmiş oldu böylelikle.
"Tanıştığımıza memnun oldum Sevde." Arel'in gözleri bana doğru döndü. "Eve gideceksen seni bırakabilirim Rose" dedi daha sonrada.
"Ben teşekkür ederim girmem gereken iki ders daha var. Normalde eve gitmeyi tercih ederdim ama bu derslerde devamsızlığım sınırda" dedim aslında girmek istediğimi ama gidemediğini belirterek.
Sevmediğim bir hocanın dersi olduğu için sık sık devamsızlık yapmıştım ve şimdi mecburen katlanmak zorundaydım. Bu ara sevmediğim kişiler artıyordu ama umrumda değildi. Kimseyi sevmek zorunda değildim, saygı çerçevesi içinde katlanmam gerekiyordu sadece.
"Anladım ama kendini kötü hissedersen sen yinede haber ver bana. İdareden izin ayarlayabilirim" diyerek açık kapı bıraktı Arel.
"Teşekkürler hocam" dedim. Yanımda gözünü bir saniye bile Arel'den ayırmayan Sevde'nin koluna dokundum. Beni ve olduğu yeri yeni fark ediyormuş gibi bir anda şaşırdı.
"Rica ederim" dedi Arel.
Bende tebessüm edip arkamı döndüm ve bıraksam orada öylece dikilecek Sevde'yi de beraberim de çekiştirdim. Geçtiğimiz yerlerde bakışlar bize dönsede umursamadım. Yüzüme bakıp arkamdan konuştuklarına son derece emindim. Bu yüzden hiçbiriyle arkadaşlık yapmıyordum.
Yalancı gülümsemeler, aptalca birkaç senin adına üzüldüm sözleri ve bu kadar. Hiçbiri dönüp yardım etmezler, zorunlu kalmadıkça iletişim kurmazlar. Oldukça ikiyüzlü davrananları da vardı aralarında. Sınav zamanları bir isteyip, normal zaman dilimi için yanına bile gelmezler.
Kısaca; hepsinin canı cehenneme!
"Kızım bir günde iki tane taş gibi adam gördüm resmen modum yükseldi" dedi Sevde halen etkisinden çıkamamış gibi.
"Arel'i zaten dersimize girdiğin de görmüştün Sevde."
"O zaman fark etmemiştim uzaktaydı ve beni bilirsin, ders anlatanlara bir tık daha soğuk hissederim kendimi. Ama bu adam için ders dinler, ders anlatırım." İçini çekmesiyle birlikte sürüp ona doğru dönüp tek kaşımı kaldırdım.
"Ares içinde aynı şeyleri söylüyordun bir ders önce hani şu vahşet-ül dehşet olan" dedim gülümseyerek.
"O sana odaklıydı şekerim ama bu boşta gibi" diyerek göz kırptı.
Sevde'nin gidipte konuşacağını hiç sanmıyordum. Hani bir insanın dilinde olurdu ya sürekli hiç icraata geçmezdi, Sevde'de öyleydi işte. Sürekli bir şeyler söyler dans kursuna katılmak, bir dahaki sınava daha çok çalışmak gibi ama asla yerine getirmezdi. Ares için söylediklerini es geçip yürümeye devam ettim.
Derse girdiğimiz de bakışları üstümde hissetsem de görmezden gelmeyi tercih ettim. Son dersim olduğu için bir an önce bitmesini isteyerek derin bir nefes aldım. Arka sıralara ilerlerken bakışlarımı pencerelere odakladım. Dışarıda hava bozmuştu yine, yağmur yağması kaçınılmaz gibi duruyordu.
Sevde ile birlikte geçtiğimiz sıranın pencere kenarına oturdum. Bulutlu, gri-lacivert gökyüzünü izlemem uzun sürmeden içeri giren hocanın sesi yankılandı. Bakışlarımı bıkkınca ona çevirdim ve anlattıklarını dinlemeye çalıştım. İçeride kısa bir göz gezdiğimde ise Ares'in bu derse girmediğini fark ettim. Açıkçası bende girmek istemiyordum ama mecburdum.
Çantamdan not tutmak için bir defter ve kalem çıkardım. Kendimi derse vererek notlarımı yazmaya başlayınca biraz daha kafam dağılmıştı.
"Beynimi hissetmiyorum" dedi Sevde ders bitiminde ayağa kalktığında.
"1 buçuk saat sürekli aynı konuyu anlatmasındandır. 30 dakikadan sonra bende dinlemeyi bıraktım" dedim. Keyifsiz çıkan sesimle, sıkıntımı her türlü belli ediyordum bence.
"Ders boyunca kalem elinden düşmeyince bende not alıyorsun sandım. Bakalım ne yazmışsın" diyerek önümdeki defteri kıvrak bir şekilde alıp açtı. Görmesini istemeyeceğim bir şey olmadığı için müdahale etmedim.
"Gül bu mükemmel bir çizim." Sevdenin hayranlık belirten cümlesiyle omuz silkmekle yetindim. Arada kara kalem bir şeyler çizmeyi seviyordum.
"Bu kale bana nereden tanıdık geliyor? Bir dakika bu seminerdeki kaleyle aynı neredeyse. Hani kemikler falan bulunmuştu kazıda" diyerek daha dikkatli bir şekilde inceledi.
"Benimde aklımda oradan kalmış olabilir." Ayağa kalkıp çantamı topladım ve Sevdenin uzattığı defteri alarak çantama koydum.
En arkada olduğumuz için derslik hızlı boşalmıştı ve bizde rahatça çıkmıştık. Koridor konuşan, yürüyen, pencere kenarında sohbet eden öğrencilerle doluydu. Hava kötü olduğu için herkes içeride kalmayı düşünmüştü anlaşılan. Sevde ile çok zıt yerlerde oturduğumuz için kısaca vedalaştık. Benim otobüsüm kampüsün bir alt sokağından geçerken, Sevde'nin otobüsü kampüsün arka taraftan geçiyordu.
Hızlı adımlarla kampüsten ayrılıp alt sokağa inmek için yürümeye devam ettim. Yağmura yakalanırsan ıslak bir köpek yavrusuna dönmem kaçınılmaz olurdu eve gidene kadar. Durağa vardığım da gökyüzünde büyük bir şimşek çaktı ve gök gürledi.

Yağmur damlaları hızlı bir şekilde gökyüzünden ayrılıp her yüzüyle buluştuğunda durağın köşesine doğru sindim. Kampüsü ormanın kenarına yapanların aklıma şaşayım! Saatime baktığım da otobüsün gelmesine daha yarım saat olduğunu fark etmemle yüzüm iyice asıldı. Duraktaki banka oturdum oflayarak. Telefonum da bakabileceğim bir şey olmadığı için çantamın içine attım ve yağmuru izlemeye başladım.
"Gül" diye ani gelen sesle irkildim. Fazla dalmıştım sanırım yağmura. Sağ tarafımda dikilen kişiye döndüğüm de rahatladım.
"Ares ne yapıyorsun burada?" diye sordum. Derste giremediğim için gittiğini sanmıştım.
"Hava motorla gidilemeyecek kadar berbat bende otobüse binmeye karar verdim" dedi normal bir şekilde. Tabiki hava gerçekten de berbattı. Üstelik motorsiklet aşırı yağışla kayabilirdi asfaltta. Doğru bir karardı.
"İyi fikir" dedim onaylayarak.
Otobüsün loş ışıkları sadece durağa birkaç metre mala göründü. Ayağa kalktığım da Ares de benimle birlikte otobüse ilerledi. Garip bir ürperti hissettim, soğuktandı sanırım. Kartımı okuttuktan sonra boş olan arka koltuklara ilerledim. Önümde iki koltukta oturan yaşlı bir kadın ile adamın gözleri dikkatimi çekti.
"Buraya gelene kadar tek damla yağmur da yoktu bulutta, ünlük güneşlikti her yer" dedi yaşlı adam şaşkın bir şekilde. Konuşmasında aksan vardı bu bana Yunanların konuşma şeklini anımsattı, biraz peltekti.
"Eski zamanlar da ölümsüzler bir şeye öfkelendi derlermiş hava aniden kapanıp, yağmur bastırınca" diye cevap veren yaşlı kadınla konu daha çok ilgimi çekti.
Ares yan koltuğu oturduğunda bir an bakışlarım ona döndü. Oysa umursamaz bir şekilde ileriye doğru bakıyordu. Dikkatimi tekrar yaşlı çifte verdim ama başka bir şey konuşmadılar. Okuduğum eski Yunan efsaneleri geldi aklıma. Ölümsüzlük gerçekten de var mıydı?
"Bu kadar derin düşündüğüne göre konu önemli."
Ares'in sözleriyle konuyu düşündüm ve onunla paylaşmaya karar verdim. Sonuçta aynı bölümü okuyorduk ve benim kadar o da biliyordu eski efsaneleri. Bunları Tarih dersleri boyunca görmüştük.
"Sence Ölümsüzler var mı?" diye direkt konuya girdim. Ares'in bakışlarından anlık bir şaşkınlık geçti ama dudağının kenarı kıvrıldı. Sanırım benim bir hayalperest olduğumu düşünüyordu.
"Hepimiz ölümlü ya da ölümsüz olmamıza kendimiz karar veriyoruz Gül" derken tek kaşı kalktı.
"Ben materyalist olarak yaklaşmıyorum bu olaya. Fizik ötesi kanunların olduğunu düşün. Bana şu an tam bir hayalperest görmüş gibi bakıyorsun" dedim bende tebessüm ederek.
"Kişi yaptıkları icraatlarla ölümlü ya da ölümsüz olacağına karar verir. Bir kitap yazarsın Dünyadaki bütün herkese ulaşırsın sen ölsen bile yazdıklarınla yaşarsın. Bu gerçekci ölümsüzlük, bir de gerçek dışı ölümsüzler var. Onlar hakkında birkaç rivayet var tabiki" diyerek konuyu ucundan açık bıraktı.
"Peki sende benim gibi bir hayalperest olsan bu konu hakkında bana ne dersin?" Nedense konuyu anlatma şekli çok ilgimi çekmişti ve daha fazlasını duymak istiyordum.
"Latincede aquarum viventium, Türkçede abı hayat, Yunanca ismi νερό της αθανασίας. Bir çok dilde tek bir anlamı var ; Ölümsüzlük suyu. Bir kez içen Dünyanın varlığı son bulana kadar yaşamak zorundadır."
Bakışları uzaklara dalmıştı anlatırken. Telaffuzu ise kusursuzdu sanki normal bir şekilde konuşacak gibiydi birazdan Lacinceyi alıcı olarak. Bu kadar bilgili olması ise kesinlikle beklemediğim bir şeydi, benimle dalga geçer sanıyordum.
"İyi bir anlatıcısın" dedim takdir ederek. Başıyla onayladı sadece.
Pencereden dışarı baktığım da havanın açıldığını ve yağmurun artık durduğunu fark ettim. Kara bulutlar dağılmış, hafif esintili bahar havasına geri dönmüştü. İneceğimiz durağa kadar bir daha konuşmadık. Ben pencereden dışarıyı izledim, Ares ise gözlerini kapatmış geriye yaslanmıştı.
Elleri ve teninin neden bu kadar beyaz ve pürüssüz olduğunu merak ediyordum. Arada kaçamak bakışlarım üstünde geziyordu. Simsiyah saçları, insanın en derinini görür gibi bakan siyah gözleriyle tamamen zıt ama birlikte uyumlu görünüyordu.
İneceğimiz yere geldiğimiz de Ares'te gözlerini açmıştı. Birlikte otobüsten inip binaya doğru yürümeye başladık. Arası uzun olmadığı için kısa sürede gelmiştik zaten. Hava kararmış, akşam olmasıyla biraz daha serinlemişti. Binadan içeri girip merdivenlerden çıkmaya başladık.
"İyi akşamlar" dedim çantamdan anahtarımı çıkartırken.
"Sanada Gül" dedi Ares bana dikkatli bir şekilde bakarken. Bu bakışın anlamını çözemesem de arkamı dönüp kapıyı açtım ve içeriye girdim. Ares kapısını açmak için döndüğünde yavaşça kapımı kapattım.
Çantamı ve yağmurluğumu çıkartıp askıya astıktan sonra direkt banyoya ilerleyip duşa girdim. Benim için hem yorucu hem de stresli bir gün olmuştu. Kaan olacak aptal umarım bir daha aynı şekilde davranmazdı yoksa üstüne atlayıp tırnaklarımı yüzüne geçirmekten büyük zevk alacaktım. Gerçi Arel'in yumruğundan sonra böyle bir şeye kalkacağını pek sanmiyordum.
Duştan çıktıktan kıyafetlerimi kirli sepetine atıp, bornozuma sarılıp yatak odasına ilerledim. Saçlarımı taradıktan sonra ördüm ve ucunu küçük bir lastik tokayla bağladım. Üstüme tişört ve eşofman altı giydikten sonra mutfağa geçtim. Kahve suyu koyduktan kendime sandiviç yaptım. Balkona çıkmak istemediğim için mutfaktaki masamda yemeye karar verdim.
Sandalyeme oturup kahve doldurduğum bardağımdan bir yudum aldım. Kokusunu içime çektiğim de rahatladığımı hissettim. Sandviçimi ve kahvemi bitirdikten sonra biraz uyumak için odama geçtim tekrar. Yatağıma yattığım anda uyku öyle bastırdı ki bir daha gözlerimi açamadım.
"Buraya gel Rose."
Sesin geldiği yere doğru ilerlemeye başladım. Etrafım kuş sesleri ve ağaçlarla çevriliydi. Bir orman diye düşündüm ama patika bir yol vardı içinde. Adımlarımı hızlandırıp ilerlemeye başladım.
Su sesi gelmesiyle şelale olduğunu tahmin ettim. Patikanın sonuna geldiğim de bir gölet ve bir dağın ikiye ayrılmasıyla, ortasından büyük bir hızla çıkan sular akıp gölete ulaşıyordu. Hayranlıkla izlediğim şelaleye giderek yaklaşıyordum.