Kapıyı kapattıktan sonra derin bir nefes aldım. Gözlerimi kapatıp birkaç saniye düşündüm. Arel haklı olabilirdi ama nedense o an içimden geçenleri söylemek istemiştim. Gözlerimi açtığım da irkildim. Ares tam karşımda kollarını önünde bağlamış bana bakıyordu. Gözlerine bakmamaya çalışarak konuştum.
"Ne zaman geldin, hiç duymadım."
"Çok dalgınsın" dedi benim sessiz çıkan cümleme karşı net bir şekilde.
"Kendimi farklı hissediyorum. 22 yaşındayım ve hayatım da son birkaç gündür çok fazla şey oldu. Anlam veremiyorum" derken gözlerim kısılmış halının bir noktasına odaklanmıştı.
"Belki de kkaybolmuşsudur. Yolunu bulmak istiyorsan en parlak yıldıza bak sana belki ışık olur."
Daha fazla kafam karışırken gözlerine bakmaya cesaret ettim. Simsiyah irisleri onu ilk gördüğüm gün ki gibiydi. İçine çekiyordu derin bir kuyu gibi ama o kuyudan çıkacağının garantisi yoktu.
"Sana dokunmak istiyorum."
Ağzımdan çıkan bu aptalca cümleye başkası kursa kahkahalarla gülerdim. Sapık gibi görünüyor da olabilirim şu anda pek emin değildim. Ares ise muzip bir gülümseme eşliğinde kollarını serbest bırakıp iki yana açtı. Bu 'izin veriyorum' demek oluyordu.
Yavaş adımlarla kendime kanıtlamak istediğim biraz önceki olay için ilerledim. Ya tarihle kafayı bozup, eski Roma dönemini kafamda yeniden yazıyordum ya da Ares'e gerçekten de dokunduğum da o görüyü görmüştüm. Şu an korkuyor olmam gerekiyordu sanırım ama ben ona dokunacağım için titriyordum.
"Sakin ol seni yemem." Alaylı bir şekilde kurduğu cümleye karşı yutkundu. Onun da belli etmese de gerildiğini seziyordum.
Elimi yavaşça kaldırıp göğsüne koyduğum da sıcaklık sardı etrafımı. Çok sıcaktı fazlasıyla hem de. Göğsünün kalkıp, inişinden nefes seslerini başımın hemen üstünden duyabiliyordum. Daha önce ki gibi bir şey olmadı. Gözüm kararmadı bu sefer ama yine o tanışıklık hissi içimde bir yere dokundu. Arel'de olduğu gibi.
"Sanırım gitsen iyi olur" dedim göğsünden elimi çekince. Gözlerine bakmıyordum yine.
Bir şey söylemeden yanımdan geçip, kapıyı açtı ve arkasından kapanan kapının sesini duydum. Ben birisinin kalbini kırmayı sevmezdim. Ares'in kalbi kırıldı mı? Şu an düşüncelerimden birisi buydu. Diğerleri ise bir up yumağı gibiydi iç içe geçmiş.
Mutfağa geçip kahve için koyduğum suyun altını kapattım. Yatak odama girdiğim de kendimi yatağın üstüne bıraktım. Hayatıma aniden giren bu iki adam ile nevrim bir anda dönmüş Gül olmaktan çıkmıştım. Eski ben olsam bu iki adamı evime almak değil, sert bir üslupla terslerdim. Ama bir şey vardı işte adını bir türlü koyamadığım. Derinler de bir yerde o kadar tanıdık bir histi ki bu...
Gözlerimi kapatıp kendimi demirlediğime ikna etmeye çalışırken uyuya kaldım.
Ares yine üstünde siyah pelerini ve bol siyah pantolonuyla bana bakıyordu. Zifiri bir siyahtı gözleri, simsiyah sacları alnına dökülmüştü. Elini yavaşça bana uzattı ve saçlarımından bir tutamı parmaklarının arasına doladı. Bu sefer geri çekilmek yerine gözlerine daha cesur bir şekilde bakıyordum.
"Rose, yaşaman için herkesi yaşatırım. Ben Karanlığın Prensi, senin yaşaman için gökyüzündeki en parlak yıldızımdan vazgeçiyor, yaşamlarımdan birisini sana hediye ediyorum. Karanlık beni alırken, Aydınlığa seni veriyorum. Tek şey istiyorum ; Yaşa, Rose."
Sözleri rüzgarın taşıdığı bir uğultu gibi yayıldı. Şimdi fark ediyordum nerede durduğumuzu. Bir dağın üstünde, beyaz bir kapının önündeydik ikimizde. Kapı ardına kadar açılırken benim için Ares, geri çekildi. Parmakları arasından kurtulan saç tutamım eski yerini aldı.
O'na arkamı dönüp, kapıya doğru ilerledim. Beyaz ışık beni tamamen sarmalarken, bütün her şey yok oldu.
Yatakta bir sağ bir sola dönerken derin bir nefes alıp sonunda kalktım. Bütün gece gördüğüm bölüm pörçük rüyalarla ile başım ağrımaya başlamıştı. Ne gördüğümü tam hatırlamayasam da Ares'in siyah gözleri bir türlü aklımdan gitmiyordu. Gözlerine dün uzun süre baktığım için aklımda yer edinmiş olmalıydı.
Dün gece yapmadığım kahveyi mutfağa gidip yapmaya karar verdim. Su ısıtıcısının altını açıp, banyoya girdim. Elimi yüzümü yıkadıktan sonra daha iyi hissediyordum. Kahvemin yanına kendime sandiviç hazırlayıp hızlı bir şekilde kahvaltımı yaptım. Otobüs saatine az bir zaman kalmıştı.
Üstüme asker yeşili uzun salaş bir gömlek giyip, altına beyaz bir pantolon tercih ettim. Saçlarımı toplayıp, beyaz spor ayakkabılarımı giydim. Çantamı ve yağmurluğumu alıp, kapıyı kitledim. Bu ara baharın gelmesiyle oldukça fazla yağmur yağıyordu.
"İstersen okula bırakabilirim sonuçta ikimizde aynı yere gidiyoruz."
Arel'in seslenmesiyle sokağın başında park ettiği arabasının önünde olduğunu gördüm. Ona doğru ilerlemeye başladım, dünden sonra nedense aramızda arkadaşlık gibi bir bağ oluştuğunu düşünüyordum. Komşu olduğumuz içinde okuldan sonra da karşılaşacaktık.
"Olur" dedim sanki daha önce arabasından inerken yabancıların arabasına binmem bir daha diyerek laf atan ben değilmişim gibi. Açıkçası bunu Arel'in de takacağını zannetmiyordum. Yoksa dün tekrar aynı uyarıda bulunmazdı bana.
Arabaya bindikten sonra Arel arabayı çalıştırdı. Yola çıktığımız da radyoyu açtığında sevdiğim bir şarkı çıkınca gülümsedim. "Nasılsın? Dün biraz başın ağrıyordu" diyerek konuyu açtı.
"İyiyim anlık bir şeydi. Bazen bir şeye kafamı çok fazla takınca oluyor öyle." Sıradan bir şeyden bahseder gibi geçiştirmiştim. Ares'e dokunduğum zaman gördüğüm halüsinasyonu birine bahsedersem bana deli gözüyle bakacağına emindim. Üstelik yeni tanıştığım birisiyse bu kişi.
"Sevindim iyi olmana. Bugün dersim erken bitiyor. Çalışmalar için sende müsaitsen beraber bakalım diyorum." Tabletimi yanıma aldığım için sorun olmazdı. Bugün notları kaydetmiştim.
"Tabi uygunum bende ama dersem beşte bitiyor" dedim tüm gün dersim olduğu için.
"Sorun değil beklerim." Bana bakıp kurduğu cümleyle gülümsedim.
Okula geldiğimiz de arka tarafta hocalar için ayrılan yere park etti Arel arabayı. Çantamı alıp kapıyı açıp, arabadan indim. Arel'de arabadan inince beraber yürümeye başladık.
"Teşekkür ederim getirdiğin için."
"Aynı yere geliyoruz nasıl olsa. Ders programına bakarız uyan günlerde beraber geliriz."
Başımı eğmiş, hafif bir tebessümle söylemişti. Gözlerindeki mavi renk bir ton daha açılmış gökyüzünü anımsatıyordu şimdi. Saçları güneşin etkisiyle daha parlak görünüyordu. İstemsizce aklıma masallar geldi. Bir peri masalından fırlamış beyaz atlı prens gibiydi.
"Rose" dediğinde dikkatim dağıldı.
"Neden Rose dedin?" dediğim de birden gözlerini kapatıp açtı. Kaşları yukarı kalkarken, elindeki çantasını tutan ellerinin sıkıca kavradığını fark ettim.
"Uzun zaman İngiltere'de kaldım. Beynim otomatik olarak çeviriyor kelimeleri. Bence Rose'da sende çok güzel duruyor. Rahatız olduysan bir daha söylemem." Hafif bir tebessüm dudaklarına eşlik ederken kelimeleri bulmakta zorlanıyoruş gibiydi.
"Sanırım hoşuma gitti sonuçta ikisi de aynı anlama geliyor. Sorun değil" dedim gerginliği azalsın diye gülümseyerek.
Ön bahçeye çıkarken etraf kalabalıktı. Herkes bir yöne bakarken bende bakışlarımı etrafta gezdirdim. Baktığım yerde bir yanlışlık mı var derken görüş açıma girdi. Bahçedeki banklardan birine oturmuş yanındaki baştan aşağı siyah tüylerle kaplı köpeğin başını okşuyordu. Köpek gören kişinin korkacağı kadar büyüktü ve hiç insan canlısı durmuyordu. Burada ne işi olduğunu düşünüyordum.
"Hey dostum buraya köpek getirmek yasak. İnsanları korkutuyor" diye birisi seslendiğinde hafif bir şekilde başını kaldırdı.
"Sende mi korkuyorsun yoksa?" Uzakta olduğum için ifadesini seçemesem de alaylı olduğuna emindim.
"Saçmalama" diye konuştu yine aynı kişi. Yüzünü kalabalıktan dolayı göremiyordum, büyük ihtimalle sırtı bana dönük olduğu içindi. Ses tonundaki kararsızlığı anlamıştım, korkuyordu.
"Eğer korkmuyorsan dokunabilirsin o zaman. Dokunursan, göndereceğim" dediğinde herkes bir adım geri attı.
Yanımda duran Arel ise sesli bir nefes verimişti. Hoşuna gitmediği belliydi bu durumun. Sonunda önde tek başına kalan kırmızı tişörtlü çocuğun gerginliği belli oluyordu. Arel büyük ihtimalle müdahale etmek için ilerlemeye başlamıştı.
Ares'in yanındaki köpek çocuğa hırladığında birkaç kız çığlık bile atmıştı. Adımlarım beni sanki oraya gitmem gerekiyormuş gibi ortaya sürükledi. Arel, kırmızılı çocuğun kolundan tutmuş, köpeğe daha fazla yaklaşmasını engellemişti. Ben onların biraz arkasında gözlerimi Ares'e çevirmiş tepkisini izliyordum.
Bankta rahat bir şekilde oturmuş, tek kaşını kaldırıp meydan okuyan bir ifadeyle bakıyordu. Köpek ise tam onun dizlerinin dibinde oturmuş, kulaklarını dikerek, sabit bir ifadeyle gözlerini karşısındaki kırmızılı adama dikmişti.
"Köpeği çıkart buradan. Onun için uygun bir yer değil." Arel doğrudan Ares'e bakarak kurduğu cümleyi net bir şekilde duymuştum.
"Öyle mi? Peki, hadi onu buradan çıkart çünkü ben yapmayacağım." Geriye yaşlanırken, dudağının kenarı hafifçe kalkmıştı. Aralarındaki gerginliği bilmeyen birisi bile anlardı şu anda.
Arel bir adım ileriye attığında köpek ayağa kalkmış büyük dişlerini göstererek havlamıştı. Ben bile yerimden zıplamıştım. Köpek ona doğru ilerlediğinde ise öne çıkıp Arel'i geride bıraktım. Kalbim boğazımda atarken köpek hızla üstüme koştu.
Koşan köpek üstüme gelirken hareketsiz bir şekilde kaldım. Köpek ayaklarımın dibine geldiğinde bacaklarıma sürtünmeye başladığın da kaskatı kesilmiştim. Bir canavar kadar iri ve büyüktü. Boyu diz kapaklarıma kadar geliyordu. Kuyruğunu sallayıp tam önüme oturduğunda gözlerimin içine bakıyordu.
"Hadi Gül sevmen için seni bekliyor." Ares'in sesiyle derin bir nefes aldım. Biraz önceki gibi alaycı değil de teşfik edici çıkıyordu sesi.
Elimi uzattığım da köpek sanki bunu bekliyormuş gibi başını aşağı eğdi. Yumuşacık siyah tüylerine elim değdiğin de gülümsedim. O kadar güzel bir histi ki. Bana doğru biraz daha yaklaştığında kaçma dürtümü bastırıp, yaklaşmasına izin verdim. Gözleri bana odaklandığında sahibinin gözleri gibi zifiri siyah bir boşluk karşıladı beni.
"Ateş buraya gel." Sahibinin çağırısıyla benden ayrılan köpek, Ares'in yanına gitti. Ares taşmasını çözdükten sonra başını okşadı köpeğinin.
"Eve git oğlum" dedikten sonra köpeği serbest bıraktı.
Koşarak giden köpeğin ardından herkes kendi işine dönmeye başlamıştı. Bazılarının özellikle kızların gözleri Ares'in üstünde dolaşırken Arel'in artık burada olmadığını fark ettim, dersine gitmişti sanırım. Bende yavaşça arkamı dönüp ilerlemeye başladım.
"Seni sevdi." Yan tarafimdan gelen sesle Ares'e döndüm.
"Korkutucu görünüyor ama bende onu sevdim" dedim dersliğe girerken. Halen buarada ne işi olduğunu bilmiyordum. Bu durum oldukça garipti.
Orta sıralardan kendime bir yer bulup, geçip oturdum. Sevde henüz ortalıkta görünmüyordu. Telefonumu çıkartıp mesaj attım Sevde'ye. Çok geçmeden cevap geldi. Geç kalmıştı ve birazdan burada olacağını yazmıştı. Notlarımı çıkartıp kenara koydum.
"Ne kadar yakışıklı. Ders bitiminde yanına gidip konuşacağım." Ön tarafım da oturan kızın coşku dolu sesini duyunca yine kime asıldığını hiç merak etmedim. Sınıfta oynaşmadığı kalmamıştı zaten.
"Bence heveslenme derim, Gül'e nasıl baktığını görmedin bahçede. Tanıştıklarına eminim ismini biliyordu Gül'ün." Diğer kızın konuşmasıyla kaşlarım çatıldı. Benim arkalarında oturduğumu fark etmemişlerdi sanırım.
"Kendisi karşı komşum olur kızlar" dedim sesimi yükseltip, sahte bir gülümsemeyle. İkisi de ban dönerken bir an öyle kaldılar.
"Yani biz öylesine konuşuyorduk" diyen Aslı'ya baktım. Biraz önce içine düşecek şekilde anlatmasını normal bir şekilde karşıladım. Bu onun her zamanki haliydi.
"Evet hepsini duydum. Biraz daha sesli konuşsaydınız kendisi de duyardı zaten. Hemen arkamda oturuyor." Aslı renkten renge girerken onun gibi normal bir şeyden konuşuyormuş gibi davrandım.
Kızlar önlerine dönerken bende notlarımdan bir önceki dersteki konulara göz attım. Ares'in arkamda oturduğunu ise camdaki yansımadan fark etmiştim kızlarla konuşurken. Ders başlamadan sadece iki dakika önce içeriye girdi Sevde. Hızla yanına gelip oturdu. Not tutmayı sevmediği için benim notlarımdan fotokopi çekerdi.
"Arkadaki vahşet-ül dehşet kimse gözlerini senden ayırmıyor."
Sevde'nin sessiz fısıltısıyla arkamı dönmek yerine pencereye baktım. Gözlerimiz buluşunca bir an elektriklenme oldu aramızda. Ne ben gözlerimi çekebiliyordum ne de o gözlerini alabiliyordu üzerimden.
"Ders bitti!" sesiyle bir an nerede olduğumuzu hatırladım. Gözlerimi çekip önümdeki defteri ve kalemi çantama attım.
"Kahveye ihtiyacım var" dedim ayağa kalkarken.
"Bende kahvaltı yapmadım gel bir şeyler atıştıralım."
Sevde ile birlikte kafeteryadan kahve aldım. Tost, çay ikilisi ile buluşan Sevde ise gerçekten acıkmış görünüyordu. Kalabalık masaların arasından geçip kendimize sakin bir yer bulduk. Oturduğunuz da kahvemden bir yudum aldım. Etrafta gözlerimi gezdirdim.
"Geliyor seninki" dedi Sevde gülerek.
"Kahretsin" dedim bakışlarımı masaya eğerek.
'Hayır' kelimesini anlamak neden bu kadar zordu? Kaan geçen yıl herkesin ortasında ettiğimiz kavgadan sonra kafayı bana tamamen takan manyağın tekiydi. Yanlış anlaşılmasın kesinlikle beni sevmiyordu. Tek derdi yok olan egosunun tamiri için bana laf atma çabasıydı. Pislik herifin tekiydi kısaca.
"Ooo Gül'de buradaymış. Duyduğum dedikodulara göre köpekli adamın tekine evini açmışsın" dediğinde elimdeki kahve bardağı yere düştü.
"Ne diyorsun sen gerizekalı?!" diye bağırdım sinirle yerimden kalkarken.
"Ne o yalan mı? Sabah köpeği gelip ayağının dibine yatmış. Herkes aranızdaki ilişkiyi konuşuyor. Bu arada evine aldığını da Aslı söyledi. Müzmin bekar Gül evine birini almış. Bende çok şaşırdım" derken gülüyordu. Ellerini ceplerine koymuş, alaylı ifadesi midemi bulandırıyordu.
"Seni mahvederim!" derken ellerim titriyordu sinirden. Bütün herkesin bakışları bize dönmüştü.
"Haahah sen mi beni mahvedeceksin?" Hayvana vursam işlemezdi bile ayı gibi cüssesi vardı. Tabiki de onun yanına bırakmayacaktım bunu.
"Şansını benimle dene bence." Gelen sesten sonra Kaan burnuna aldığı sert yumruk darbesiyle kendini yerde buldu.