Güzelyurtun kızıl sabahi
Kasım ayı, Şanlıurfanin Güzelyurt köyü herkesin bildiği bir yerleşke değildi. Ama kendi aralarında cennetvari topraklarda yaşayıp gidiyorlardı. Sonbaharın ihtişamı taş evlerinin arasından usulca gezerken, toprağın üzerine düşen sis, sabah ezanıyla birlikte çözülmeye başlamıştı. Güneş doğmadan önceki o gri solukluk, Binnaz’ın en sevdiği sessizlikti. Dünya henüz tam uyanmamış, acılar yeniden isim bulmamış, umutlar da henüz inkâr edilmemişti.
Şanlıurfa’nın içlerine gömülmüş, adı bile haritalarda zor bulunan bir köydü Güzelyurt. Ama güzelliği ne bir bahar çiçeğinde saklıydı ne de yumuşak bir yokuşun gölgesinde. Burası acının usul usul işlendiği, her evin bir sır gibi suskun olduğu, sabah ezanlarının sadece ibadete değil, mücadeleye de çağırdığı bir yerdi.
İşte tam bu köyde, taşla sıvanmış duvarların ardında, hayatla inatlaşan bir kalp atıyordu: Binnaz.
On sekiz yaşına henüz girmişti. Ama ömrü, sanki çocukluğunu atlaya atlaya geçmişti. Babasını üç yıl önce, tarlada geçirdiği bir kalp kriziyle kaybetmişti. O günden beri ne zaman bir adam yere diz çökse, içinde bir şeyler dağılır gibi olurdu. Çünkü babası da tam oracıkta, annenin gözleri önünde, dizlerinin üzerine çöküp sonsuz bir suskunluğa gömülmüştü. O günden beri çocukluğunu bırakıp, evin büyüğü direği olmuştu. Sanki evdeki herkes, birer yaş küçülmüştü onun gözünde. Hasta annesi yataktan zar zor kalkıyor, küçük kız kardeşi Derya geceleri altını ıslatıyordu hâlâ. O ise sabahları okul çantasını sırtlanmadan önce, tencerede çorba kaynatıyor, annesinin tansiyon ilacını ezip ekmeğin arasına gizliyordu.
Lisenin son sınıfında okuyordu ama okula her sabah yorgun ayaklarla gidiyordu. Okuldan sonra, köy meydanının hemen yanındaki küçük lokantada aşçı yardımcılığı yapıyordu. Ellerinde baharat kokusu, saçlarında duman izleriyle derse girerdi çoğu zaman. Sınıf arkadaşları yeni telefonlarından konuşurken, o yan masadaki tavuk çorbasının tuzu eksik mi diye düşünürdü hâlâ.
Hayali öğretmen olmaktı. Her gece, hasta annesinin nefes alışlarını dinleyerek dua ederdi: “Allah’ım, beni okut. Ben de başkalarını okutayım…”
Köyde tek bir lise vardı, yürüyerek kırk dakikalık bir yokuşun ötesinde. Binnaz her sabah o yokuşu tırmanırken, ayağındaki bez ayakkabılar çamura batsa da, aklı hep defterindeydi. Öğretmen olmak istiyordu. Çünkü öğretmek, dünyayı az da olsa değiştirmek demekti. Ve onun en büyük hayali, kız çocuklarının gözlerinde utancı değil, ışığı görebilmekti.
Ama hayaller, Güzelyurt’ta ekmek kadar pahalıydı.
Okul çıkışında, köy meydanındaki küçük bir lokantada çalışıyordu. Tabelasında “Bereket Lokantası” yazardı ama o bereketin, kimseye eşit dağılmadığını herkes bilirdi. Aşçı Hasan Usta, Binnaz’a hem “kızım” derdi hem de fazla konuşunca gözlerini kısardı. Binnaz, orada çalışmaya başladığından beri elleri hep yağ kokardı. Fakat o, o ellerle hem kazanı karıştırır hem kitap sayfası çevirirdi.
Köy halkı ise hiç acımazdı. Özellikle "erkeksiz ev" dedikleri annesi, kardeşi ve kendisinden oluşan evlerine karşı hep bir şüpheyle bakarlardı. Bazıları yüzlerine karşı dua okur, bazıları ise arkasından konuşurdu. "Genç kız başına hem okula gider hem işe. Hiç hayır gelir mi bu işten?" derdi yaşlı kadınlar. Binnaz bazen pazardan dönerken kendisine çevrilen bakışların ağırlığını iliklerinde hissederdi. Ama hiçbirine eğilmezdi. Boynu, gururdan değil, direnişten dimdikti.
Annesi Gülsüm Hanım, bir zamanlar köyün en güzel kızıymış. Babası Mehmet öldüğünde, güzelliği solmuş, sesi susmuştu. O günden beri, evin duvarları da onunla birlikte çökmeye başlamıştı. Ama Binnaz, o duvarlara sırtını dayayıp dimdik durmayı öğrenmişti.
Bazen geceleri, kardeşi uyuduktan sonra pencereden dışarı bakar, yıldızlara adını fısıldardı. “Ben Binnaz… bir gün bu köyden çıkacağım. Ama kaçmak için değil… dönüp değiştirmek için.”
Binnaz sabahları yüzünü yıkamadan aynaya bakmazdı. Sanki gece boyunca biriken yorgunluk, uykunun solgun izleri hâlâ tenine sinmiş gibi hissederdi. O sabah da öyle yaptı. Gıcırdayan tahta zemini usulca arşınladı, su testisini taşırken bile çıkardığı sesi azaltmaya çalıştı. Derya hâlâ uyuyordu. Annesi ise geceden kalan ağrılarla sabaha gözlerini açamamıştı.
Aynanın karşısına geçtiğinde önce bakmadı, sadece durdu. Sol elinde paslı maşrapa, sağ eliyle saçlarını toparladı. Aynaya yalnızca son adımda döndü.
Bir yüz…
Ne çocuktu ne kadın. Alnında terle karışık sabır, gözlerinde uykusuzluğun ince çizgileri. Kaşları hafif kalkıktı, sanki her an bir şey soracakmış gibi. Dudakları çok nadir tebessüm ederdi ama ettiğinde, o tebessüm köyün sessizliğine dahi ses verirdi.
doğal rengi kendisinin bile saldırdığı şekilde kan kızıl olan saçlarını sıkı sıkı örmüştü. İnsanlar bu renki elde etmek için tonla para döktürüyor du. kıvırcık saçları kalın bir örgü halini almıştı çoktan. Saç diplerinde hafif kepek vardı; çünkü zamansızlıktan saç kremi kullanmazdı. onları da kapatmak için aldı eline yazmasını kapattı o güzelim kırmızı saçlarını.
Ellerine baktı sonra. Avuç içlerinde kırmızı çatlaklar, parmak uçlarında yanık izleri... Lokantada kızgın yağ sıçradığında acıdan kıvranmazdı; çünkü annesi evde, kardeşi aç bekliyordu. Acının yeri yoktu, zamanı yoktu.
Bedenine bakarken utanmazdı, ama başkalarının bakışına karşı hep tetikteydi. Göğüsleri yeni yeni belirginleşmişti, ama köyde bunun adı “göz koymak için sebep” demekti. Onun vücudu kadınlığının değil, yükünün taşıyıcısıydı. Bir elbise değil, bir zırhtı üzerindekiler. Her adımda değil, her dedikoduda ağırlaşan…
İçinde en çok sakladığı şey umuttu. Ne zaman biri “Senin gibi bir kızdan ne öğretmen olacak?” dese, kalbinin içinde kocaman bir çığlık yükselirdi ama ses etmezdi. Sadece başını eğer, sonra da defterine öğretmen adını yazardı küçük harflerle:
“Binnaz Yılmaz – Sınıf Öğretmeni”
Pencereyi açtı. Hava soğuktu. Burnuna kuru toprakla yanan odun kokusu karıştı. Yine aynı gün başlayacaktı. Aynı yokuşu çıkacak, aynı sınıfa girecek, aynı lokantaya dönecekti. Ama o sabah içindeki bir his, çok derin bir yerden şöyle fısıldadı:
“Aynada gördüğün kız bugün biraz daha güçlü… Bir gün, bu yüzü başka aynalarda arayacaklar.”
Güzelyurt’un çeşmesi, köyün tam ortasındaydı. Bütün yollar oradan geçerdi; sanki su değil de dedikodu akardı o taştan oluklardan. Sabahın erken saatlerinde bile orada bekleyen kadınlar, sadece testilerini doldurmakla meşgul olmazdı; kim nereden gelmiş, kimin eteği neden ıslak, hangi kız akşam geç dönmüş, hepsinin cevabı o çeşmenin taşlarına sinmişti.
Binnaz, okul çantasını sırtına takmış, başını hafif öne eğerek yaklaşırken kadınlardan biri dudaklarının arasındaki çöpü yere tükürdü. Diğerleri ise ses çıkarmadan birbirlerine baktı.
"Bak bak, gene sabahın köründe çıkmış yola..."
"Hem okula gidiyor, hem akşam lokantada... Ne bu acele?"
"Babasız ev... Ne bekliyorsun? Erkek eli değmeyince yol da eğri gider zaten..."
Binnaz bunları duymadı. Ya da duydu ama duymazdan geldi. O sözler artık kulağından geçip ruhuna batmıyordu. Belki ilk zamanlar ağlamıştı, belki de annesinin eteğine sarılıp “Beni okula gönderme” demişti ama şimdi sadece yürüyordu. Yüzünde bir tür hissizlik, gözlerinde derin bir uzaklık vardı.
Çeşmenin başında, diğer kadınlardan azıcık daha genç bir gelin vardı. Yüzü sararmıştı ama gözlerinde acıya benzeyen bir şey vardı. O, Binnaz’a uzun uzun baktı. Ne laf attı, ne yüz çevirdi. Sadece iç geçirdi. Belki kendi gençliğini gördü onda. Belki de hiçbir zaman cesaret edemediği bir yolculuğa çıkmış bir kızı.
Binnaz testisini doldurmadı o sabah. Annesine suyu akşamdan hazırlamıştı zaten. O sadece çeşmenin yanından geçti. Ama yine de su gibi geçtiğini bilen kadınlar, arkasından bir dua değil, bir sezgi bıraktılar:
“Bu kız bir gün bu köyden geçip gidecek… ama biz burada kalacağız.”