Kızıl kız

1191 Words
Binnaz, lokantadan çıktıktan sonra ince hırkasının yakasını biraz daha boynuna çekti. Akşamın serin rüzgârı yüzünü okşuyor, sokak lambalarının sarı ışığı kaldırım taşlarına uzun gölgeler düşürüyordu. Yolda tanıdık birkaç esnafa selam vererek yürüdü. Mahallenin bakkalı Halil Amca, kepengi kapatmadan önce ona seslendi "Kızım, annene selam söyle. Bir ara uğrayacağım, yeni gelen unlar var, ekmek daha lezzetli olacak bu hafta. Binnaz gülümsedi. "Söylerim Halil Amca, sağ olasın." Evin kapısını açtığında sıcak bir yemek kokusu karşıladı onu. Mutfaktan gelen sesler, evin içindeki hareketliliği belli ediyordu. Annesi GülsümHanım, ocakta tencereyi karıştırıyor, küçük kardeşi derya sofrayı hazırlıyordu. "Hoş geldin kızım, üşüdün mü?" dedi annesi, kepçeyi tencereye vurup kapağı kapatırken. "Biraz üşüdüm ama geçti şimdi". Derya ablasına hevesle koşup sarıldı "Ablam, bugün okulda resim yaptık, sana göstereceğim." Binnaz gülerek kardeşinin saçlarını okşadı. "Tamam, yemeği yiyelim de sonra bakarım." Masaya oturduklarında herkes kendi gününden bahsetmeye başladı. Derya, öğretmeninin ödevleri kontrol ettiğini ve onun yazısını beğendiğini anlattı. Hatta resim dersinde güneşli bir bahar günü çizdiğini, öğretmenin "çok güzel olmuş" dediğini gururla söyledi. Binnaz dinlerken içi hem sevinç hem de hafif bir hüzünle doldu. Kardeşinin geleceğe umutla bakmasını istiyor, onlara güzel bir hayat sunabilmek için kendi hayallerinden fedakârlık ettiğini biliyordu. Yemek bitince bulaşıkları yıkamak için mutfağa geçti. derya odasına koştu ve derslerine döndü çok fazla ödevi vardı. annesi ise salonda pencere kenarına oturdu. Çocuklara kışlık kazak örmeye başlamıştı kış gelmeden bitirmek istiyordu. Dışarıda, soğuk gecede ince bir sis yayılmıştı. Mutfağın penceresinden bakan binnaz vücudunun çok yorulduğunu farketti. Bir an gözlerini kapatıp kendi hayalini düşündü: uzak bir şehirde, kendi işini kurduğu, insanlara sadece yemek değil, huzur da sunduğu bir yer… Ama hemen ardından, “Bu evin yükü, bu annesinin kardeşinin geleceği…” diye iç geçirdi. Annesinin sesi salondan geldi: "Binnaz, yarın sabah pazara gideceğim. Sen lokantaya gitmeden önce un alabilir misin?" "Alırım anne, merak etme." O an, hayatının ne kadar düzenli ama bir o kadar da kısıtlı olduğunu hissetti. Yine de yüzünde hafif bir gülümseme vardı. Çünkü Binnaz, kendini unutsun da başkalarını unutmazdı. Oysa henüz bilmiyordu. Değişmek üzere olan şey kaderdi. Onun değil sadece, Derya’nın, annesinin, hatta belki hiç tanımadığı başka kızların da kaderi. Ve o gece, ilk defa köye giren ve eski evin önünde duran siyah minibüsün farları, köy yolunu değil, Binnaz’ın içindeki karanlığı aydınlatacaktı... ertesi sabah bir şey farklıydı. Rüzgârın yönü değişmiş, köyün üzerine ağır bir haber gibi çökmüştü hava. Annesi, her zamankinden daha sessizdi. Küçük kız kardeşi, yorganın altına saklanmıştı sanki karanlıktan korkar gibi değil de, gerçeklerden. Binnaz pencerenin önünde durmuş, uzaklara bakıyordu. Henüz bilmediği bir kader, onu bekliyordu. Kaderin adı ne okuldu, ne lokanta. O sabah yola düşecek bir kervanın, onun hayatını baştan sona değiştireceğini bilmiyordu. Köyün girişinde toprak yol, kışın sert ayazında bile mis gibi toprak kokusunu taşıyordu. sararmış yapraklar köyün toprak yolunu değişik şekilde süslemişti. Yol kenarlarında çıplak dallarıyla göğe uzanan kavak ağaçları, rüzgârın uğultusuna eşlik ediyordu. Ufukta, çam ağaçlarının yeşiline karışan beyaz kar yamaları, köyün kışa hazırlanmış hâlini gösteriyordu. Evlerin bacalarından tüten ince dumanlar, havada tatlı bir odun kokusu bırakıyordu. Ve her sabah olduğu gibi çeşme başı yine mahallenin kameralarıyla dolmuştu. Kadınların gözünden maşallah işey kaçmıyordu... Her sabah kı rutiniyle Binnaz erkenden kalkıp kimse yokken çoktan suları doldurmuş tek inekleri olan beneği güzelce beslemiş sonrasında da annesi ve kız kardeşi için sofrayı hazırlamıştı... Odasına geçip kiyafetlerini özenle giydi saçlarını taradı ve başına yeşil yazmasını geçirdi. Kahvaltısını edip hemen evden çıktı. Çeşme başında kadınları görünce derin nefes aldı. Yine onların laflarına maruz kalacağı için kendini sakinleştirmeye çalıştı. Konuşanlara kulak verince ona dikkat bile etmediklerini farketti. "Kız duydunmu dün köye bir minibus gelmiş" "Ay evet kimmiş bildinizmi?" "Ağa oğlu diyorlar şehirden gelmiş" "Niçin gelmiş ki?" "Ay ne bileyim umarım görücü gelmiştirde kızlarımızdan birinin bahti açilir" "İnşallah kizzz" diye gülüşüyorlardı Binnaz gelenin kim olduğunu merak etti ama sonrasında amaaan bana ne geldiyse geldi diye hızlıca okula doğru yola koyuldu ---- Olcay Şeyhanlı, siyah cipini ağır adımlarla köy yolunda ilerletiyordu. Direksiyonun başında, bakışları hem gururlu hem meraklıydı. Bu köy onun çocukluğunun yaz tatillerinde dedesiyle birlikte geldiği, ama yıllardır adım atmadığı yerdi. Şimdi ise başka bir amaçla geliyordu: büyük bir arazi alıp hayalini kurduğu at çiftliğini burada kurmak. Cip, meydandaki eski çınarın önünde durdu. Çınarın gölgesinde, yaşlılar tahta banklarda oturmuş, çay bardaklarını avuçlarının içinde ısıtıyordu. Çocuklar köy çeşmesinin yanında misket oynuyor, arada annelerinin sesleriyle evlere koşturuyordu. Olcay arabadan indiğinde, köyün sessiz merakı hemen hissedildi. Meydandaki birkaç adam, “Kimin oğlu bu?” bakışıyla birbirine baktı. Üzerinde koyu renk bir kaban, boynunda kaşmir atkı vardı. Şehirden geldiği her hâlinden belliydi. Uzun boyu ve dik duruşuyla dikkat çekiyordu. Tıpkı babasının gibi turuncu saçları masmavi buz gibi bakışlarıyla etrafı süzdü. Köy kahvesinin önünde duran Mehmet Ağa, piposunu yana kaydırarak seslendi "Hoş geldin evlat. Yoldan mı geldin?" Olcay gülümsedi. "Hoş bulduk amca. Yoldan geldim Tanri misafiriyim kabulunuz varmıdır?" köy halkı şehirli olmasına rağmen üslüp bilen bu delikanlıya hevesle baktılar "Kımlerdensin oğul atan kimdir?" "Şeyhanlılardanım babam, dedemin eski evine geldim... birde varsa güzel bir arazi bakıyorum kendime bir çiftlik kurmak isterim" "Oooo ağam gelmiş hoşgelmişsin sefalar getirmişsin ağazadem Osman Şeyhanliyi iyi bilirdik rahmetli köyümüze çok iyilik yaptı" "Eksik olma babam yardımını olursa buralari bilen biri banada yol yordam gösterse pek makbule geçer" dedi Köyün muhtarı ve bir kaç kişi saatlerce boş arazileri gezdiler. Sonunda hayallerinde gibi olan o yeri bulmuştu. Kocaman arazi yanlari toprak geneli yeşillik arazinin köşesinde ise güzel bir göl bulunuyordu. Muhtarla uzun uzun konuştular. "Muhtar efendi biraz yoruldum açıkçası biraz karnım da acıktı. Burada bir lokanta var mı?" "Var tabii. Meydanın karşısında, köyün tek lokantası. Bizim Şevket’in yeri. Ev yemekleri yapar, mis gibi." Olcay başını sallayıp teşekkür etti. Meydanı ağır adımlarla geçti. Lokantanın önünde küçük bir camekân, camda buğudan yarısı silinmiş “Ev Yemekleri – Çorba, Güveç, Pilav” yazısı vardı. LOkantanın tabeledede "Bereket lokanta" yazıyordu. Kapıyı açar açmaz sıcak bir yemek kokusu, burnuna doldu. İçerisi samimi, küçük bir köy mekânıydı: kareli masa örtüleri, duvarda bakır tencereler, köşede yanan soba… Olcay kapının girişinde durduğunda gözleri bir anda orada takılı kaldı. Tezgâhın hemen önünde, kızıl saçlarını sıkı sıkıya örülmüş ve omuzlarına dökülmüş, yeşil gözleri ışıl ışıl parlayan bir genç kadın, tepsisine iki tabak çorba yerleştiriyordu. Sade beyaz gömleği, siyah önlüğü beli kendine büyük olan eski püskü siyah pantolonu vardı. kıyafetleri eskiydi ama o kadar doğal bir güzelliği vardı ki… Gülüşü, sanki bu soğuk mekânın içini değil, Olcay’ın göğsünün tam ortasını ısıttı. Olcay, gözlerini ondan alamadı. Kalbinde, yıllardır yaşamadığı bir şey kıpırdadı. Bir an, tüm yolculuğunun amacı değişmiş gibi hissetti. O sırada Binnaz başını kaldırdı, kapıdan giren bu yabancıyı fark etti. Bakışları sadece bir anlığına buluştu, ama Olcay için o an sonsuz uzun geldi. "Hoş geldiniz, buyurun, oturun" dedi Binnaz, yumuşak ama net bir ses tonuyla. Olcay yavaşça adımlarını attı, sobaya yakın bir masaya oturdu. "Teşekkür ederim. Burada ne önerirsiniz" Binnaz hafifçe gülümsedi. " Her şeyimiz güzeldir ama bugün mercimek çorbamız tazedir. Yanına da fırından yeni çıkmış köy ekmeği…" Olcay’ın dudak kenarı hafifçe kıvrıldı. "O zaman, çorba… ama ekmeği de bol olsun." Binnaz başını salladı, mutfağa doğru ilerlerken Olcay bakışlarını ondan çekemedi. İçinde bir ses, “Bu kız… bu kız farklı,” diyordu. Ve o an Olcay Şeyhanlı, köye yalnızca at çiftliği kurmak için geldiğini sanarken, aslında hayatının en önemli yolculuğuna adım atmış olduğunun farkında değildi. Binnaz ise henüz Seyhanlı ağalarının kim olduğunu duymamıştı. Ama bir kadının kaderi bazen bir yabancı adla başlardı
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD