Sınıfta öğrenciler kendi arasında fısır fısır konuşuyor, pencereden gelen soğuk hava ise Binnaz’ın oturduğu arka sıraya kadar sızıyordu. Öğretmenleri Münevver Hanım o gün öğrencilere bir kompozisyon ödevi vermişti:
“On yıl sonra kendinizi nerede görüyorsunuz?”
Çoğu öğrenci kâğıdına yarım ağızla bir şeyler karaladı; kimisi “şehirde araba tamircisi”, kimisi “ev hanımı” yazdı. Ama Binnaz, elindeki kalemi sanki bir anahtar gibi tutuyordu. Satır satır hayalini döktü:
“On yıl sonra küçük bir köy okulunda öğretmenim. Tahta eski, soba ortada. Çocuklar bana ‘öğretmenim’ dedikçe içim ısınıyor. Annem iyileşmiş, kardeşim üniversiteye hazırlanıyor…”
Dersin sonunda Münevver Hanım kâğıtları topladı, sonra birini yüksek sesle okumak istedi. Binnaz’ın kâğıdıydı bu.
Sınıfta sessizlik oldu. Her cümle, Binnaz’ın kalbindeki sıcacık ama kırılgan hayalin yankısıydı. Okuma bittiğinde Münevver Hanım başını kaldırdı, hafifçe gülümsedi
" Binnaz, umarım bu hayalinden asla vazgeçmezsin."
Sınıfta birkaç kişi alaycı bir şekilde fısıldaştı, “Öğretmen olmuş da… Hadi ordan,” diye. Ama o an Binnaz sadece defterini kapattı, dudak kenarında belli belirsiz bir gülümseme vardı. İçinden,
“Ben vazgeçmeyeceğim,” dedi.
Zil çaldığında çocuklar sınıftan taşar gibi çıktı. Bahçenin ortasında toplanan grup, top oynamaya başladı. Binnaz her zamanki gibi bahçe duvarının kenarına oturdu; soğuk taş kalçasını üşütse de, buradan köyün uzak yamacını görebiliyordu. Orada babasının eski çalıştığı tarlalar vardı.
Yanından geçen iki kız, yüksek sesle konuşuyordu:
"Annesi de hastaymış diyorlar… Babası yokmuş. Yazık ya…"
"Yazık tabii de… Hem de erkek yok evde, biliyorsun ya…"
Binnaz duymamış gibi yaptı. Elini cebine atıp kuru ekmeğini çıkardı, küçük lokmalar halinde yedi. Top oynamaya gelenlerden biri —köyün muhtarının oğlu— topu ona doğru attı, sonra gülerek:
" Hadi öğretmen hanım, sen de oyna" dedi.
Sözde şakaydı ama içinde küçümseme vardı. Binnaz sadece gülümsedi, topu geri attı. Sonra başını kaldırmadan defterini açtı. Bir cümle yazdı:
“Küçük düşürülmek, yalnızca vazgeçmeye zorlar. Ama ben vazgeçmem.”
Okulun bahçe kapısından çıktığında güneş, dik yukarı gelmiş ama Kasım ayına çoktan girdikleri için yakmıyor du. Güneşin altında ışıkları beyaz gömleğinin üzerine vuruyordu. Yorgundu; sadece bedeninde değil, ruhunda da bir ağırlık vardı. Ayakkabılarının tozlu burunlarıyla kaldırım taşlarını sayarak yürüdü. Mahalleye girdiğinde, tanıdık yüzlerin meraklı gözleri çoktan üstüne çevrilmişti. Onlar için Binnaz, “erkeksiz evin kızı”ydı. Birilerinin ağzından bu kelime dökülmese bile, bakışlar yeterince yüksek sesle söylüyordu.
Evin ince demir kapısını açtı, kapının gıcırtısı avluda yankılandı. öğlen güneşi evin ince tüllerinden sızarak odasına vururken ağır adımlarla içeri girdi. Üzerindeki lacivert okul eteğini ve beyaz gömleğini çıkarırken aynada kendine şöyle bir baktı; yüzündeki yorgunluk, okul koridorlarındaki gürültüden değil, hayatın omuzlarına yüklediği sorumluluklardan geliyordu. İçeri girer girmez annesi Gülsüm Hanım, mutfaktan seslendi:
" Geldin mi kızım? Çorbanı ısıtıyorum, üstünü değiştir de gel."
Binnaz eteğini askıya asarken hafifçe gülümsedi.
"Açım da... önce şu üniformadan kurtulayım, anne. Sırtıma yapıştı resmen."
" Çorba ısıtıyorum, bir de dün akşamdan kuru fasulye var. Ekmeğin tazesini aldım, diye karşılık verdi annesi, kepçeyle tencerenin kapağını kapatırken."
Binnaz odasına geçti, okul çantasını yatağın kenarına bıraktı. Üzerindeki beyaz gömleği çıkardı, askıya astı. Ütüsü biraz bozulmuş, kolları yer yer buruşmuştu. Eteklerini çıkarırken annesinin ayak sesleri yaklaştı. Kapı eşiğinde durdu Seher Hanım, elinde temiz bir bluz ve siyah pantolon.
"Bunları giy, lokantada rahat edersin."
"Tamam anne. (Bluzu giyerken hafif gülümsedi) Yine mi siyah pantolon?"
"Kızım, hem şık duruyor hem de leke belli etmiyor. Sen sabahtan akşama çalışıyorsun, her şeye bulaşıyorsun orada."
Binnaz saçlarını tararken annesi yatağın kenarına oturdu. Hızlıca üzerini değiştirdi, saçlarını at kuyruğu yaptı. Mutfaktaki sandalyesine oturunca annesi, derin bakışlarla kızını süzdü.
"Yorgun görünüyorsun bugün. Okulda bir şey mi oldu?"
"Yok… Hoca biraz ödev yükledi, bir de sınıfta kavga çıktı okul dediğin zaten hep aynı. Asıl yorgunluk, çıkışta lokantaya yetişme telaşı. Bugün de müşteriler yoğunsa geceye kadar ayakta duracağım"
"Sen bulaşmadın değil mi?"
"Anne… (göz devirdi) Ben ne zaman kavga ettim?"
"Etmezsin de… Yine de soruyorum işte. Kızım, baban olsaydı… diye başladı annesi ama Binnaz elini kaldırarak sözünü kesti.
" Anne, biliyorsun. Babam olsaydı belki daha kolay olurdu, ama yok. Biz de böyle idare edeceğiz. Hem ben çalışmayı seviyorum. Lokantada herkes bana iyi davranıyor."
Annesi hafifçe başını salladı, gözleri buğulandı.
"Allah senden razı olsun. Hem okul hem iş kolay değil."
Binnaz çorbasını bitirip kaşığı masaya bıraktı.
"Neyse, ben çıkayım. Lokantada Hüseyin Usta bekler. Bir de yeni bir garson çocuk gelmiş, ona menüleri öğretmem gerek."
Hazırlığını bitirip mutfağa geçti. Hızlıca mercimek çorbasından birkaç kaşık içti, sonra çantasına küçük bir not defteri ve kalem koydu.
"Akşama geç kalma, olur mu? Birlikte çay içeriz."
"Olur anne, merak etme."
Yola koyulduğunda öğle sıcağı, sokakları ağır bir sessizliğe bürümüştü. Yolda yürürken, güneşin hafif kızılı sokakları boyuyordu. Binnaz kafasında hep aynı sorular dönüp duruyordu: “Okul bitince üniversiteye gidebilecek miyim? Yoksa hep bu mahallede, hep bu tempoda mı kalacağım?”
Kendi kendine gülümseyerek omzunu silkti. “Ne olursa olsun, elimden geleni yapacağım.”
Bakkalın önünde oturan yaşlı kadınlar, onu baştan aşağı süzdü. Kimisi gülümser gibi yaptı, kimisi sessizce izledi. Binnaz, omuzlarını hafif dikleştirip yürüdü. “Beni tanımadan yargılayan gözler…” diye düşündü içinden. “Ama ben çalışıp ayakta duracağım. Onların bakışlarından güçlü olacağım.”
Lokantaya vardığında cam kapının arkasında garson çocuk Erhan onu fark edip gülümseyerek kapıyı açtı.
"Hoş geldin abla. Bugün müşteri çok, seni bekliyorduk."
"Kolay gelsin Erhan. (Gülümseyerek içeri girdi) Hazırım, hadi başlayalım."
Mutfaktan aşçıbaşı Şevket Usta’nın gür sesi geldi:
"Binnaz! Hoş geldin kızım. Hadi şu salataları hazırla, birazdan masa beş geliyor."
Patron Hüseyin Bey, kasanın arkasından başını kaldırdı:
"Gel bakayım küçük hanım, yeni garson Yiğit’le tanış. Sen ona menüyü öğret, çocuk daha neyin nerede olduğunu bilmiyor. ayrica bugün dikkat et, masa üçte oturanlar biraz ters müşterilermiş. Erhan gittiğinde siparişi sen al."
Binnaz başını salladı. Onun nazik, sabırlı ama gerektiğinde kendini savunan tavrı, müşterilerin bile çoğu zaman saygısını kazanırdı.
Önce masalara su bardaklarını yerleştirdi. Masa üçteki adam, siparişi verirken sert bir tonla konuştu:
"Çorba sıcak olsun, yoksa geri yollarım."
Binnaz, gülümsemesini bozmadan cevap verdi:
"Merak etmeyin, ustamız ateş gibi yapar çorbayı. Sıcaklığını da sizin için kontrol ederim."
Adam hafif şaşkın bir ifadeyle başını salladı.
Binnaz, Yiğit’e yaklaştı.
" Hoş geldin, ben Binnaz. İlk günün zor olabilir ama merak etme, burası sıcak bir yerdir."
Yiğit çekingen bir gülümseme ile:
" Sağ ol… biraz heyecanlıyım açıkçası."
" Haklısın, ben de ilk geldiğimde aynıydım. Şimdi gel, sana çorba kazanını göstereyim. Hüseyin Usta’nın yanında çok oyalanma, bazen bağırır ama gönlü yumuşaktır", dedi ve gülerek onu mutfağa çekti.
Teneffüs aralarında lokantaya uğrayan öğrenciler, mahallenin yaşlı amcaları, esnaflar… hepsi Binnaz’ı görünce selam veriyor, hal hatır soruyordu.
"Binnaz kız, annene selam söyle!"
"Binnaz, bugün tatlı yapmadın mı?"
O da gülümsemekten vazgeçmeden, herkese bir cevap veriyor, çay servisini hızlıca yapıyordu. İşte, burası onun ikinci evi gibiydi; okuldan çok burada kendini bir yere ait hissediyordu.
Lokantada saatler böyle geçti. Binnaz, masalar arasında hızlı ama zarif adımlarla dolaştı. Erhan’la mutfak arasında ufak şakalaşmalar oldu:
"Erhan, çorba nerede kaldı?"
"Usta çok doldurmuş, kaşığı kaldırırken bile kollarım yoruldu."
"Hadi oradan, daha dün kol kası yaptım diyordun!"
Şevket Usta bile arada ona takıldı:
"Kızım sen benden iyi garsonluk yapıyorsun, yakında patron seni şef yapar."
Akşamüstü, lokantanın kalabalığı biraz azaldığında Hüseyin Bey sessizce yanına gelip teşekkür etti:
" Binnaz, sen olmasan bugün bu yoğunluğu kaldıramazdık. Sağ ol kızım."
"Estağfurullah Hüseyin abi ne demek" dedi yuzu kızarıp
O an, Binnaz’ın içindeki yorgunluk biraz hafifledi. Çünkü çalışmak, evdeki sessizliğin aksine, ona bir anlam ve güç veriyordu.