89 Bölüm Karanlık
Hastane odasındaki o keskin, insanın genzini sızlatan dezenfektan ve ağır ilaç kokusu Hera’nın midesini bulandırıyordu. 402 numaralı odanın kapısında durmuş, parmak uçlarının zangır zangır titremesini durdurmaya çalışıyordu. İçeride, o beyaz çarşafların arasında iyice ufalmış, adeta eriyip gitmiş olan dedesi, hayatla ölüm arasındaki o incecik ipin ucunda sallanıyordu. Hera için o yatağın içindeki adam, sadece bir dede değildi; o, bu hayattaki tek varlığı, sığındığı tek limanıydı. Annesini ve babasını daha çocukken kaybettiğinde onu kucaklayan, düşüp dizini kanattığında yarasına üfleyen, onu bu yaşa kadar tek başına, tırnaklarıyla kazıyarak büyüten tek insandı. Şimdi ise o dev çınar, sessizce yıkılıyordu.
Yatağın kenarına adeta yığıldı Hera. Dedesinin artık buz kesmiş, damarları fırlamış elini iki avucunun arasına alıp nefesiyle ısıtmaya çalıştı. "Dede, buradayım, lütfen bırakma beni," diye fısıldadı, gözyaşları yanaklarından süzülüp çarşafa damlıyordu. "Sen gidersen ben ne yaparım? Kimim kalır benim?" Yaşlı adam, sanki bu çaresiz yakarışı bekliyormuş gibi, torununa son bir kez bakmak için tüm iradesini toplamışçasına zorlukla gözlerini araladı. Bakışları önce tavanda bir noktaya asılı kaldı, sanki orada başkasının göremediği bir şeylerle pazarlık yapıyordu. Sonra yavaşça, titreyerek tek varlığına, Hera’sına döndü. Gözlerinde daha önce hiç görmediği, insanı dehşete düşüren bir telaş vardı. Titreyen elini yastığının altına daldırıp o gümüş köstekli saati çıkardı.
"Hera... Dinle beni... Kimseye... kimseye güvenme," dedi, her kelime boğazında hırıldayarak çıkıyordu. "Özellikle de kapıdan birazdan girecek olana sakın inanma. Saati al... Onu koru ve ne olursa olsun asla geri kurma. Zaman senin kanında akıyor artık."
Hera ne olduğunu anlayamadan, onu büyüten o ellerin son gücü de çekildi. Ve o an, o kulak tırmalayan ses odayı kapladı. Monitörden gelen uzun, kesintisiz bir düütt sesi. Ekrandaki o dalgalı çizgiler aniden dümdüz oldu. Hera’nın dünyasındaki tek ışık sönmüştü.
"Dede? Dede hayır! Bak bana!" Hera panikle dedesinin omuzlarını sarstı. "Yardım edin! Kimse yok mu? Doktor! Ölüyor, yardım edin!" diye avazı çıktığı kadar bağırdı. Gözyaşları içinde koridora fırlayıp "Yardım edin!" diye çığlık attı. Ama koridora çıktığı an, sesi boğazında düğümlendi. Kimse gelmiyordu. Kimse kımıldamıyordu. Koridorun ortasındaki hemşire, elindeki dosyalar yere düşmek üzereyken tam o düşme anında heykel gibi çakılmıştı. Havada asılı kalan toz tanelerini bile görebiliyordu.
Hera dehşetle arkasına, odaya döndü. Dedesinin başında öten o cihazın sesi hala havada asılıydı ama ekranındaki o düz çizgi bile kımıldamıyordu. Ses, olduğu yerde donmuş, katılaşmış bir gürültü kütlesi gibiydi. Hera korkuyla ellerini kulaklarına bastırdı. "Neler oluyor? Deliriyor muyum?" diye fısıldadı. O an avucundaki saatin kapağı yavaşça açıldı. Akrep ve yelkovan tam 03:33'ün üzerinde kenetlenmişti.
Tam o sırada, asansörün kapıları ağır ağır açıldı. Sessizliği bozan tek şey o kapıların birbirine sürtünme sesiydi. İçeriden, siyah uzun bir palto giymiş, omuzları bir kapı eşiği kadar geniş olan o adam çıktı. Yüzü mermer kadar beyaz ve sertti ama bakışları o kadar soğuk, o kadar tehditkardı ki, Hera’nın damarlarındaki kanın çekildiğini hissetmesine yetti. Bu adam, Ural'dı. Adımları, donmuş zamanın o boşluğunda yankılanarak Hera’ya doğru yaklaştı.
Ural, donmuş insanların arasından, sanki onlar birer eşyaymış gibi geçip geldi. Doğrudan Hera’nın önüne bir kule gibi dikildi. Ural, kıza değil, doğrudan elindeki saate kilitlenmişti.
"Ver onu," dedi Ural. Sesi, devasa bir buz kütlesinin kırılması kadar keskin ve duygusuzdu.
"Git buradan! Dedeme yardım etsene be adam!" diye bağırdı Hera."Neler oluyor neden herkes dondu."
Ural, yatakta yatan ve Hera'yı büyüten o adamın cansız bedenine bir saniye bile bakmadı. "Onun için yapılacak bir şey yok. O, zamanı çalmanın bedelini ödedi. Şimdi sıra emanette. Saati bana ver, yoksa bu donmuş dünyada ilk ölen sen olursun."
"Hayır! Kimsin sen?" Hera saati arkasına saklayıp kaçmaya yeltendi ama Ural’ın eli, bir pençe gibi bileğine dolandı. Adamın eli o kadar soğuktu ki, Hera canının yandığını hissetti. Ural, hiç zorlanmadan saati kızın elinden çekip aldı. Ancak saat Ural’ın avucuna değdiği an, o saniyeye kadar içinde dönen o hafif tıkırtı bıçak gibi kesildi. Gümüş saat, Ural’ın elinde sıradan, ölü bir teneke parçasına dönüştü. Ural’ın o soğuk maskesi ilk kez sarsıldı, gözlerinde bir öfke parladı.
"Lanet olsun ihtiyar," diye homurdandı. "Bunu yapacağını biliyordum." Saati tekrar Hera’nın avucuna bıraktı. Saat, kızın sıcak tenine değer değmez yeniden o canlı tik tak seslerini çıkarmaya başladı. Ural, Hera’nın gözlerinin içine baktı; o bakışlarda ne acıma vardı ne de merhamet. Sadece görevine odaklanmış bir infazcının karanlığı vardı.
"Seninle işimiz çok uzun olacak," dedi Ural, sesi bu sefer daha da baskın ve sinirliydi. "Zaman durdu Hera. Ve şu an bu evrende nefes alabilen tek kişi sensin, çünkü o saati yaşatan tek şey senin nabzın."
"Ne demek zaman durdu? Ne saçmalıyorsun sen?" Hera ağlamaktan bitap düşmüştü, dedesinin cesedinin başında dikilen bu ruhsuz yabancıdan nefret ediyordu.
"Demek istediğim şu; dışarıda seni parçalamak için bekleyen gölgeler var. Ve eğer şu an benimle gelmezsen, o gölgeler seni bu hastane odasına gömer." Ural, kızı kolundan kavrayıp kapıya doğru sürüklemeye başladı.
"Bırak beni! Onu böyle bırakamam!" diye debelendi Hera.
Ural aniden durdu, kıza öyle bir baktı ki Hera korkudan yutkunamadı. "Deden artık burada değil. O, zamanın ötesinde. Eğer yaşamaya devam etmek istiyorsan, bu aptalca feryatları kes ve yürü. Kaybedecek tek bir saniyemiz bile yok."
Otoparka indiklerinde, her yer o gri sisle kaplıydı. Ural, siyah, zırhlı bir aracın kapısını açıp Hera’yı içeri savurdu. Motoru çalıştırdığında, donmuş dünyadaki tek gürültü bu motorun kükremesiydi. Araba hastaneden hızla uzaklaşırken, Hera camdan arkasına baktı. Hastanenin pencerelerinde, ışıktan kaçan siyah dumanlar gibi süzülen o korkunç silüetleri gördü. Onu büyüten, ona her şeyi öğreten dedesi o binada kalmıştı ve dünya artık bildiği dünya değildi.
"Beni nereye götürüyorsun?" diye sordu Hera, kucağındaki saate sarılarak.
Ural, direksiyonu sıkarken dikiz aynasından ona baktı. "89 günümüz var Hera. 89 gün boyunca bu donmuş şehirde, o saati senden nasıl ayıracağımızı bulacağız. Ve bu süre boyunca, tek bir kuralın var: Benim sözümden çıkmayacaksın. Yoksa seni o yaratıklara kendi ellerimle yem ederim."
Hera sessizce, hıçkıra hıçkıra ağlamaya devam etti. Yanındaki adamın bir canavar mı yoksa bir kurtarıcı mı olduğunu bilmiyordu. Tek bildiği, saat 03:33’ü gösteriyordu ve dedesinin ölümüyle başlayan bu kabus, asıl şimdi hızlanıyordu. Ural’ın o sert profili, karanlık yolda parlayan tek ve en korkutucu rehberiydi.
"Sadece... sadece eve gitmek istiyorum," diye fısıldadı Hera.
Ural, vitesi büyütürken "Ev diye bir yer kalmadı," dedi buz gibi bir sesle. "Artık sadece hayatta kalmaya çalıştığın bu boşluk var."
Şehrin donmuş sokaklarında, hareket etmeyen binlerce heykelin arasından bir hayalet gibi geçip gittiler. Hera, elindeki saatin her tıkırtısında dedesinin sesini duyar gibi oluyordu. Ama yanında oturan bu adam, ona yas tutacak tek bir saniye bile bırakmayacak kadar baskın ve acımasızdı. Yolculuk yeni başlıyordu.