Hera için zaman, sadece o gümüş saatin içinde atan düzenli ritimden ibaretti artık. Şehrin donmuş silüeti camın arkasından akıp giderken, Ural’ın kullandığı zırhlı araç sessiz caddeleri bir bıçak gibi yarıyordu. Her şey bir fotoğraf karesi gibiydi: Havada süzülen bir kuş, ağzından çıkan dumanla öylece kalmış bir evsiz, yeşil ışıkta geçmek üzereyken donup kalmış bir otomobil...
"Neden?" diye sordu Hera, sesi titreyerek. "Neden her şey durdu da biz hareket ediyoruz?"
Ural, gözünü yoldan ayırmadan vitesi büyüttü. "Zaman durmadı Hera. Zaman, dedenin o saati 'son saniyesinde' kilitlemesiyle bir döngüye hapsoldu. Dışarıdakiler için sadece bir salise geçti, ama bizim için 89 günlük bir boşluk yaratıldı. Sen o saati tuttuğun sürece nabzın zamanı pompalıyor. Ben ise..." Duraksadı, direksiyonu tutan parmak boğumları beyazladı. "Ben o saatin muhafızıydım. Deden onu benden çaldığında, akışı da beraberinde götürdü."
"Sen bir hırsızsın yani!" dedi Hera, kucağındaki saate daha sıkı sarılarak.
Ural ani bir frenle arabayı sağa çekti. Hera öne doğru savrulurken, Ural ona doğru döndü. O mermer kadar soğuk yüzü şimdi bir karış mesafedeydi. "Ben hırsız değilim, ben dengeyim. Deden o saati durdurarak evrenin can damarını kesti. O çok sevdiğin deden, seni korumak için milyarlarca insanın geleceğini çaldı. Şimdi o 'gölgeler' dediğim şeyler, yani Zamanın Avcıları, eksik olan saniyeyi geri almak için geliyorlar."
Tam o sırada, arabanın tavanına ağır bir şeyin indiğini hissettiler. Güm! Zırhlı tavan bile bu darbeyle içeri doğru hafifçe esnedi.
"Geldiler," dedi Ural buz gibi bir sesle. Torpidodan simsiyah, üzerine tuhaf rünler kazınmış bir silah çıkardı. "Eğil ve ne olursa olsun kapıyı açma."
Arabadan fırladığı anda dışarıdaki gri sisin içinde siyah bir duman kütlesi Ural'ın üzerine çullandı. Bu bir insan değildi; yüzü olmayan, sadece boşluktan ibaret, uzun pençeli bir gölgeydi. Ural, elindeki silahı ateşlemedi; onun yerine silahın namlusundan çıkan mavi bir ışık hüzmesiyle gölgeyi savurdu. "Geri durun!" diye kükredi Ural. "Onun nabzı hala atıyor!"
Hera arabanın içinde dehşetle izliyordu. Dedesinin son sözleri kulaklarında yankılandı: "Kimseye güvenme." Ural dışarıda bu yaratıklarla çarpışırken, Hera elindeki saatin kapağının titrediğini fark etti. Saat ısınmaya başlamıştı. Yelkovan milimetrik bir hareketle 03:34'e doğru kaymaya çalışıyordu.
Ural kan ter içinde kapıyı açıp tekrar içeri daldı. Alnında derin bir kesik vardı ama kanı kırmızı değil, parlayan gümüş rengi bir sıvı gibi akıyordu. "Gidiyoruz!" diye bağırdı ve gazı kökledi.
"Yaralanmışsın..." dedi Hera, elini uzatacak oldu ama Ural ters bir hareketle kendini çekti.
"Dokunma! Senin sıcaklığın benim sonum olur. Biz farklı maddelerden yapıldık Hera. Sen et ve kemiksin, ben ise sadece bir görev."
Araba, şehrin dışındaki eski bir saat kulesine doğru yöneldi. Ural dikiz aynasından arkalarına baktı; onlarca siyah duman kütlesi gökyüzünü kaplamış, bir fırtına gibi peşlerinden geliyordu.
"Oraya ulaştığımızda," dedi Ural, sesi bu kez hırıltılı çıkıyordu. "Dedenin sana neden 'kurma' dediğini anlayacaksın. Ama önce, o saatin içindeki sırrı, yani senin neden seçildiğini öğrenmemiz gerek. 88 günümüz kaldı Hera. Ve her saniye, avcılar daha da güçleniyor."
Hera, kuleye yaklaştıkça saatin tik taklarının kendi kalp atışıyla senkronize olduğunu hissetti. Sanki dedesi ölmemişti; sanki kalbi artık göğsünde değil, avucundaki bu gümüş tenekenin içinde atıyordu.
Saat kulesine vardıklarında Saat kulesinin paslı kapısı, Ural’ın omzuyla vurmasıyla büyük bir gürültüyle açıldı. İçerisi, dışarıdaki o gri ve donmuş dünyadan bile daha karanlıktı. Ural, Hera’yı kolundan tutup içeri savurdu ve kapıyı arkalarından hızla kilitleyip üzerine gümüş rünlerle bezeli ağır bir sürgü çekti.
"Burada güvendeyiz... Şimdilik," dedi Ural, nefes nefese. Alnındaki o gümüş rengi kan, yere damladığı anda küçük buhar zerreciklerine dönüşüp yok oluyordu.
Hera, kucağındaki saate bakarken kuledeki devasa çarkların bile durmuş olduğunu gördü. Toz taneleri havada asılı kalmış, devasa sarkaç en sağ noktada öylece çakılmıştı. Kulenin her yerinde dedesinin el yazısıyla yazılmış notlar, karmaşık zaman denklemleri ve eski haritalar duvarlara iğnelenmişti.
"Burası dedemin atölyesi..." diye fısıldadı Hera. Gözleri duvardaki bir fotoğrafa takıldı. Dedesi, yanında çok daha genç, henüz gözlerinde o katı karanlık oluşmamış bir Ural ile yan yana duruyordu. "Siz... Siz arkadaştınız."
Ural fotoğrafa bakmadı bile. "Biz ortaktık. Ben zamanın bekçisiydim, o ise zamanı anlamaya çalışan tek ölümlüydü. Ama o, senin için dengeyi bozmayı seçti."
Hera, dedesinin masasına doğru yürüdü. Masanın tam ortasında, üzerine "Hera'ya" yazılmış, mühürlü siyah bir zarf duruyordu. Zarfın üzerindeki mühür, elindeki gümüş saatin kapağındaki desenle birebir aynıydı. Titreyen elleriyle mührü kırdı. İçinden küçük bir kristal disk ve bir not çıktı. Notta sadece şu yazıyordu:
"Hera, eğer bu notu okuyorsan dünya sessizliğe gömülmüş demektir. Ural'a güvenme ama ondan ayrılma. O hem senin celladın hem de kalkanın. Saati asla kurma, çünkü o saatin zembereği artık senin kalp atışlarınla sarılıyor. Kristali kulenin kalbine koy ve beni dinle."
Hera, titreyen elleriyle kristali masanın ortasındaki o boşluğa yerleştirdi. Aniden kulenin soğuk duvarlarında dedesinin holografik görüntüsü belirdi. Yaşlı adam yorgun ama şefkatli görünüyordu.
"Hera’m," dedi hologramdaki ses. "Zamanın Avcıları seni bulacak, çünkü sen artık yaşayan tek saniyesin. Ural, seni o saate hapsettiğimi sanıyor ama aslında seni kurtaracak olan şey o saatin içindeki 'kayıp an'. Ural'ın senden sakladığı bir şey var kızım... 89. günün sonunda saat 03:33’ü geçtiğinde, ya dünya yeniden dönecek ya da Ural seni kurban ederek kendi ölümsüzlüğünü geri alacak."
Ural, hologramın bu sözleri üzerine bir adım geri attı. Gözlerindeki o sarsılmaz buz, ilk kez suçlulukla çatladı.
"Hera, o yalan söylüyor," dedi Ural.
Hera elindeki saate baktı. Tik-tak sesleri şimdi kulenin duvarlarında yankılanıyor, durmuş çarkları hafifçe titretiyordu. Saatin yelkovanı 03:34'e bir nefes kadar yakındı.
"Bana doğruyu söyle Ural," dedi Hera, gözyaşlarını silerek. "89 gün sonra ne olacak? Beni öldürecek misin?"
Ural cevap vermedi. Dışarıda, kulenin duvarlarını tırmalayan gölgelerin çığlıkları yükselmeye başladı. Zamanın Avcıları kapıya dayanmıştı ve kulenin içindeki o dev sarkaç, Hera'nın öfkesiyle ilk kez sola doğru santimlik bir hareket yaptı.
Ural, elindeki silahı masanın üzerine bıraktı ve Hera’ya doğru bir adım attı.
Deden haklıydı Hera," dedi Ural.
"Benim yaşamam için zamanın akması, zamanın akması için de o saatin 'durmaması' gerek. Ben saniyelerin arasındaki boşluktan beslenen biriyim. Eğer 89 gün sonra o saniye tamamlanmazsa, ben de bu donmuş dünya ile birlikte yok olup gideceğim."
Hera geri çekildi, sırtı soğuk bir dişliye çarptı. "Yani beni gerçekten kurban edeceksin? O son saniye, benim son nefesim mi olacak?"
Ural cevap vermek yerine Hera’nın elindeki saate uzandı ama dokunmadı. "Dedenin sana söylemediği bir şey var... O kristal diski dikkatli izle."
Hologramdaki görüntü titredi ve dedesinin sesi tekrar yankılandı, ama bu kez ses daha derinden, sanki bir sırrı fısıldar gibi geliyordu: "Ural'ın asıl korkusu yok olmak değil Hera. Onun asıl korkusu, o saatin içindeki 'kayıp an' ortaya çıktığında, onun da bir kalbi olduğunu hatırlamak. O saniye tamamlandığında, Ural ölmeyecek; sadece yeniden 'insan' olacak. Ve bir ölümsüz için, ölümlü bir insan olmak, ölümden daha korkunçtur."