5. Bölüm / İspanya - İtalya.

3018 Words
5. Bölüm / İspanya - İtalya. Ezgi’nin arkadaşlarına teşekkür etmek için yediğimiz yemekten sonra onları kalacağı otele bırakıp Ezgi ile Kozan’a geri dönmek için yola koyulmuştuk. Emre dingili ise düşünceli gibi yola bakıyordu. Havanın sıcaklığı ve tüm gün çalışmamızdan dolayı resmen bacaklarımız sızlıyordu. Ezgi başını omuzuma dayamış yola bakarken ben başka alemlerdeydim. Gözlerimi ne zaman kapatsam gözlerimin önüne kucağına çıktığım baş komserciğim düşüyordu. Adam aklıma düştüğü an kalbimin hızında da anormal bir artış oluyordu. Hayatımda ilk defa karşı cinsle bu kadar yakın temasa girdim diye mi böyle hissediyordum. Yoksa göz göze, dudak dudağa geldiğimizden dolayı kalbimin sarhoş olmasından mı emin olamıyordum. Aracın durması ile irkilerek aklımdaki düşüncelerimden sıyrıldım. Aklım her ne kadar baş komiserciğimle olan yakın temasımızda olsa da gözümün biri arabamızı kullanan Emre dingilindeydi. Bizim ne kadar yorgun olduğumuzu bildiği için dikkati pek üzerimizde değildi. Bir eli direksiyondaydı diğer eli ise altıncı organı gibi olan telefondaydı. Devamlı mesaj yazıyordu. Umut ediyorum ki sevgilisine yazıyordur bu kadar. Yoksa… onu sonra düşüneceğim. Önce dinlenmem lazımdı. Arabamızın kapısı açıldığında Ezgi kuşum ile araçtan inerek konağımıza girdik. İlk günden kaynaklı hamlamışız. Yarına bir şeyimiz kalmaz. Ceroşum bizi kapıda bekliyordu. Ona sarılıp Ezgi ile odama çıktık. Sıra ile duş alıp bu karmaşa dolu güne son verdim. Sonraki yedi gün boyunca bir daha baş komiserciğimi göremedim. Elim işte, gözüm festival alanında daha ismini bile bilmediğim baş komiserciğimdeydi. Ama yoktu… Neden böyle oldum bilmiyorum. Neden gözlerim her yerde onu aradı asıl onu hiç bilmiyorum. Gözlerim aradığını hiçbir yerde göremediğimden sanki içime öküz oturmuş gibi hissediyordum. Biliyorum hayatımda ilk defa bir erkekle bu kadar yakın temasa geldim diye böyle hissediyorum. Evet evet kendimi bu şekilde avutuyorum. Yav ben neyi biliyorum ki zaten! Çıldıracağım lan! Tamam sakinim. “Hazel’im baksana.” Diyen Ezgi kuşuma döndüm. Elinde kağıt bardaklar içinde olan kahvelerle bana bakıyordu. Elimdeki işi bırakıp, “Emre biz nehre gidiyoruz buralar sana emanet.” Dedim ve Ezgi kuşumun koluna girerek yürümeye başladım. İçimin kıpır kıpır olması lazımdı. Memleketimdeydim. En sevdiğim yerdeydim. Ama nedense içim geçmiş kendimi seksen yaşındaki gibi hissediyordum. Nehrin terasına inip oturduk. Ayaklarımızı suya soktuğumla gözlerimi Seyhan nehrinin dibine diktim. “Hazel’im.” “Hımm..” dedim dalgınca. “Yapma güzelim. O adamı bir daha nerede, ne zaman göreceksin ki. Bak biranda yok oldu. O günden sonra bir kez daha görmedik.” Omuzlarım zaten bildiklerimle çöktü. “Biliyorum Ezgi’m ama ben inan anlayamıyorum. Niye gözlerim her yerde onu arıyor. Adamın adını nereli olduğunu bile bilmiyoruz.” Derin bir nefes çektim içime. “Onlarca Türki Ülkenin polisleri katıldı. Üstündeki üniforma bizim ülkemizin üniforması değildi.” Onunda sesi umutsuz çıkıyordu. “Biliyorum aşkım. Elimizde bir tanecik bile bir ip ucu yok.” “Nasibinde varsa gelirmiş ta Çin’den, Yemen’den. Nasibinde yoksa Senin bile olsa kayar gidermiş elinden.” Neden içimi deşti ki bu sözü bilmiyorum. Gözlerim sızladı. Kendine gel sen Hazel Korkmazer’sin! Hem yarın sende bu şehirden hatta ülkeden gideceksin. Nerede karşı karşıya geleceğiz İspanya’da mı? Çok saçma lan! Ben üzüm bağlarında gezerken başkomserciğim üzüm kasalarını mı taşıyacak! Dur dur üzüm bağlarının arasında düşman mı yakalacak! Ulan iyice kafayı sıyırıyorum. Başımı sağa sola sallayıp kahvemden bir yudum aldım. “Üzülme bal gözlüm. Biliyorsun benim şu çapkın gönlümü. Yarın İspanya’da görürüm bir best of model bu sefer ona vurulur.” Dediğimde acı ile gülümsedim. “Kalk bre standa gidelim ben o Emre’ye güvenmiyorum batırmasın bizi.” Dediğinde ayaklandık. Elimizdeki kahve bardaklarını çöpe attığımız an sıkıca sarıldım can arkadaşıma. “Seni seviyorum bebitom..” “Deli kız bende seni seviyorum.” Dolu dolu geçen yedi günün sonunda dünya çapında nam bulan festivalimiz bitmişti. Ezgi ile bende bitmiştik.( Bu arada sevgili okur arkadaşlarım Adana’da gerçekten böyle bir festival var J ) Ertesi gün Ezgi’yi otogara bırakmış oradan yeni açılan Havalimanımıza doğru yola çıkmıştım. Ne vardı sanki Şakirpaşa Havalimanımızı kapatacak. Ne güzel uçaktan iniyordum beş dakika sonra kebapçıda ciğerime kimyon serpiyor oluyordum. Pehhh şimdi ise Tarsus’un ta başına dikmişler. Git git bitmiyor anasını satayım. Az daha gitsem Mersin’e varacağız ha. Ulan ne istediniz mis gibi havalimanımızdan. Tamam tamam kafayı yemedim. Sadece aklımı baş komserciğimden uzaklaştırmak için uğraşıyorum. Tabi en azından babamın yanında iken biraz kendimi tutmam lazımdı. Araba yeni sevmediğim havalimanına gelince araçtan indik. Babam sanki on günde on yaş yaşlanmış gibi yorgundu. Sıkıca kolları arasına girdim. “Hazel’im gönül sızım. Seni çok seviyorum.” “Canım babam bende seni çok seviyorum.” Başımı göğsüne gömüp kokusunu ciğerime iyice çektim. Babamda başımın tepesinden öptü. “Kendine çok dikkat et. Sakın aç kalma o gavur ellerinde. Unutma güzel gözlü çiçeğim, sen bana annenin emanetisin.” “Edeceğim babam.” Dediğimde gözlerimden yaşlar akıyordu ama babama ışıldayan gözlerle bakıyordum. “Cek-in işlemleri başlamış efendim.” Dedi biri. Tahmin edin? Hadi hadi kırmayın beni. Aaa evet doğru cevap babamla bizim sevgi selimizi bölen Emre dingiliydi. Derin bir nefes çektim içime. “Baba bak şu dingile dikkat et gözünü seveyim. Sevmedim bu adamı ben.” “Hadi kızım hadi.” Dedi babam beni zerre takmayarak. Valizimi elinden aldım dingilin ve dış hatlar kapısına doğru yürümeye başladım. Arkamı dönüp babama baktım. Buruk bir gülüşle bana bakıyordu. “Hey gara gaşına gurban olduğum. Sen o Hamzet ağanın çirkin kızından uzak dur emi?….” Dedim ve resmen tabanları yağlayarak içeriye doğru koşmaya başladım. Babamın arkamdan, “Anam avradım olsun seni evereceğim hemi de bizim davarların çobanıyla!” diye gürleyen babamın sesi ile anında durdum. “Tövbe de babam tövbe deeee.” Resmen inleyerek söyledim. “Ha şöyle imana gel.” Diyen babama yavru kedi gibi baktım. “Yav babam tövbe de, sen kıyamazsın bana!” “Tamam.” Dedi ve Emre’ye baktı. İki elimi hayır diyerek salladım. “Ya babam hayır tamam çobana razıyım ama o olmaz bak Allah aşkı için o olmaz!” “Hadi git deli kız uçağı kaçıracaksın.” Dediğinde biraz daha bu Hamzet ağanın kızının lafını edersem en iyi ihtimal çobana gelin gideceğim en kötü ihtimal ayyy çığlık atacağım o Emre dingili ile asla olmaz. Hem benim baş komiserciğime sözüm var. Ne sözü Hazel saçmalama. Eee ne demişler Allah büyük. Bilet işlerimi halledip uçağa bindim. Son üç ay dayan Hazel diye kendimi gaza getirdim. Cerenim ile ayrılışımız yine salya sümük olmuştu. Babam ahhh benim yürek sızım canım içi babam. Canını sıkan bir durum var biliyorum. Ama asla ne olduğunu öğrenemedim. Geceleri sabahlara kadar çalışma odasından çıkmadı. Asla babam böyle yapmazdı. Yüce rabbim babam sana emanet diye dua ederek gözlerimi yumdum. Diğer günlerim önceki günlerimin kopyala yapıştırı gibi ilerliyordu. Ev okul dağ bayır bahçe dolaşarak günlerim devam ediyordu. Tezimizi teslim edeceğimiz bizden sorumlu prof resmen bizi süründürüyordu. Bir adam hiçbir şeyden memnun olmaz mı yok arkadaş olmuyordu. Nedensizce bana kafayı çok takmıştı. Türk olduğum için biliyorum. Ulan nereye gitsek direk gözlerine batıyoruz. Hani Avrupa’ydı burası hani medeniyet. Pehhhh…. Öyle böyle gündüzleri tarım arazilerinde dolaşarak pestilimiz çıkıyordu. Gecelerim ise gözümü her kapattığımda aklıma festivalde yaşadığımız o anlarla dolup taşıyordu. Dayan Hazel nasip dedik değil mi? Böyle böyle ben günlerimi doldururken hiç anlamadığımız bir gün incir ağaçlarını inceliyorduk. Birden bire etrafımızı onlarca siyah takım elbiseli dev gibi adamlar sardı. Bütün sınıf korku ile bir araya toplandık. Adamlar Prof ile konuşutular. Bizim Profun kaf dağında olan egosu yerle bir olmuştu. Rengi bembeyaz olmuş bir şekilde yanımıza geldi. Hemen otobüse yönlendirdi. “Bana bakın önemli bir iş için bu sınıf komple benimle İtalya’ya gelecek. İtiraz edenin tezini yakarım!” dediğinde arkadaşlarımızla bir birimize baktık. Adam bize itiraz hakkı bırakmamıştı. Mecburduk. Otobüs bizi okulda indirince kendi aracıma binerek evime geçtim. Benim bu konuyu babamla konuşmam lazımdı. Önce bir duş aldım ve karnımı doyurdum. Sonra saate bakarak babamı aradım. Görüntülü aramayı cevapladığında arkasında bizim uçsuz bucaksın pamuk tarlalarımız göründü. Pamukların hasat zamanı gelmişti muhtemelen onları kontrol etmeye gitmişti. Dibinde yine o Emre dingili. Onu görmek canımı sıkmıştı. Kısaca babamla konuşup İtalya mevzusunu açmak için o dingilden uzaklaşmasını istedim. Ben duyacağım tüm itirazlara kendimi hazırlarken babam tamam kızım git dedi. İnanamadan babama baktım. İspanya’daki eğitime kem küm eden babam İtalya’ya gitmeme hemen tamam demişti. Sanki birde sevindi gibi oldu ama anlayamadım. Ertesi gün beşte kalkıp iki büyük boy valiz hazırladım evi toplayıp kapatarak çıktım. Aracımla havalimanına gelip park ettikten sonra arkadaşlarımız ile anlaştığımız ortak lokasyonda buluştuk. Tüm sınıf profun korkusunda eksiksiz gelmişti. Elimizde bir bilet bile yoktu. Boş boş profa bakıyorduk. Dün gelen o siyah takımlı adamlar yine geldi ve bizi yönlendirerek vipten geçtik oradan da özel uçakların ve jetlerin olduğu alana ilerledik. Onlar önde gidiyordu biz arkasında bir jetin önünde durdular. Jet simsiyahtı ve kuyruğunda küçük harflerle Lorenza yazıyordu. İsmin bittiği yerde ise İtalya bayrağı vardı. Sessizce ortama bakıyordum. Valizlerimizi yerleştirdikten sonra jete bindik. Uzun bir yolcuk akabinde İtalya topraklarına indiğimizde bizi siyah Mercedes vitolara bindirdiler. Bu sefer de yine bir saatten fazla süren bir yolculuk yaptık. Toksana yazan tabelaları görünce nereye geldiğimizi anladım. Burası üzüm bağları ile meşhur bir şehirdi. Pek saygıdeğer prof bize sadece İtalya deyip başka hiçbir açıklama yapmadığı için mevzuya mal gibi bakıyorduk. Aracın hızı düşmüştü. Pencereyi açıp başımı çıkardığımda gözlerime inanamadım. Tamam evet buranın üzüm bağları çok meşhurdu. Bunu biliyordum. Ama burası nasıl desem, yer gök üzüm bağları ile doluydu. O kadar güzel bir görüntü vardı ki ne zaman araç durdu onu bile anlayamadım. Aracımız bir taş evin önünde durunca indik. Resmen asker gibi tek sıra halinde yan yana dizildik. Ben hele bir sizi çözeyim sonra ben sizi böyle ip gibi sıraya dizeceğim. Tabi önce karşımdakilerin gücünün boyutunu öğrenmem lazımdı. Bir İtalyan centilmeni bizimle ilgileniyordu. İsmi Gabriel’miş. Bize kalacağımız yerleri gösterdiler. Burası da çok sıcaktı ama ben Adana sıcağı nedir bilen biri olduğum için çok etkilenmiyordum. Sadece güneş kremi ile aşk yaşıyordum. Aradan on gün kadar bir zaman geçti. Üzüm bağlarına narenciye ağaçlarında görülen bir hastalık bulaşmıştı. Bu çok enteresandı. Toksana da bir tane bile narenciye ağacı yokken bu hastalık nereden hasıl olmuştu. Bizim Prof sönmüş kireç uygulaması yaparak kuluçka bölgesi olarak seçtiğimiz yeri karantinaya aldırmıştı. Buranın sahibi her kimse bu bağlara çok önem veriyordu. Ve ısrarla organik çözüm bulmamızı istiyordu. Ama bizim prof karantinaya aldığı bölgedeki bağları söküp izole bir yerde yakarak bu hastalığı ortadan kaldırmaya niyet ediyordu. On gün eşekler gibi çalışarak geçirdiğimizde bizim prof tahlile yolladığımız numunelerin sonuçlarını alma işini yine bana yüklemişti. Diğer arkadaşlarıma mesleki işler verirken bana resmen ayak işi veriyordu. Daha bir kere o izole alana girmeme izin vermişti. Nefret ediyordu benden anlamadım sebebi ne bilmiyordum ama bu adam net beni deli ediyordu. Tam bana verdiği ayak işini yapmak için arkamı döndüm sinirimle giderken bir yandan da Türkçe söyleniyordum. O an biri Türkçe konuşarak bana soru sordu. Başımdaki şapkayı iterek adama baktım. Oha resmen İtalya best model of erkekleri buraya toplanmış. Tamam buradaki korumalarda çok yakışıklıydı ama bu adamda çok değişik bir aura vardı. O ne biçim göz rengi lan. Ne çeşit bir yeşil asla anlamadım. Yok bre benim baş komiserciğim daha yakışıklı. “Burada size mobing mi uygulanıyor?” diye sorusu ile kendime geldim. “Ne? Aa siz Türkçe konuşuyorsunuz.?” Dedim sevinçle. Az önce çatık olan kaşları yumuşadı ve bana baktı. “Ananem Tük. Bende Türk sayılırım. İsmim Petro Lorenza bu bağların sahibiyim. Çalışanlarımdan hata istemem ama mobinge de asla izin vermem!” demesiyle durdum az önce profa saydırdıklarımı duyduğunu anladım. Başımı çevirip profa baktım dikkatle bize daha doğrusu bana bakıyordu. “Ben bunu size sonra söylesem olur mu? Çünkü yapacağım en ufak hata ile profum tezimi yakar.” “ O zaman akşam sizi bekliyorum. Tüm yaşadıklarınızı bana anlatacaksınız. Burası benim atalarımın mirası. Benim için kıymeti büyük.” Dedi canı sıkılmıştı. Oradan uzaklaşarak bize ayrılan ofise girdim ve raporları çıkardım. Sonra düzenleyip profa verdim. Akşam herkes odasına dağılınca bende odamdan dışarı çıktım. Kapıda Mike abi vardı. Beni görünce gülümsedi. “Hadi Türk, patron seni bekliyor.” Diyerek bana yön gösterdi. “Abi senin Türkçe biliyor olman o kadar garibime gidiyor ki?” “Niye kız benim patronum da Türk. Tamam çeyrek Türk.” Dediğinde ikimizde kahkaha attık. Elimdeki dosyaları sıkıca tutarak Mike abinin kapısıyı açmasını bekledim. Sonra içeriye girdim. Bay Lorenza ve yanındaki çok güzel bir bayan ile yemek masasında yemek yiyorlardı. Bize yine İtalya’ya özgü yemek çıkartmışlardı bende yememiştim. “Sara sofraya servis aç Bayan Hazel bize eşlik edecek.” Dediğinde yanındaki kadın şokla bana baktı. “Aaa siz Türk müsünüz?” diye sordu. Aynı benim gibi sarı saçları vardı. Gözleri lacivert maviydi. Sanki bir kaza geçirmiş gibi yüzünde ve ellerinde çizikler vardı. Ve o an fark ettim ayağında da bir alçı vardı. “Evet Türküm de çok affedersiniz ben çok şaşırdım şuan. Öğlen patronumun yarı Türk olduğun öğrendim şimdi de sizin.” Dediğimde bay Lorenza bana baktı. “Masaya otur Hazel eminim Türk yemeklerini özlemişsindir.” Dediğinde ikilemde kaldım ama masada gördüğüm karnı yarık, cacık ve pirinç pilavı ile ayaklarım benden bağımsız hareket etti. Kendimi masada buldum biranda. “Şey çok teşekkür ederim.” dedim. “Sizi tanıştırayım bu yanımdaki hanım efendi, Umay Kosovalı, çok yakında Umay Lorenza olacak. Yani müstakbel eşim. Bu bayanda bizim bağlarımızı kurtarmaya gelen İspanyadaki ekipte bulunan Hazel Korkmazer, kendisi Adanalıymış.” Demesi ile kocaman gözlerle adama baktım. Adam beni araştırmış. Yemeklerimizi yerken Umay hanımla tatlı ama seviyeli bir sohbetimiz oldu. Kıbrıslıymış ama nasıl oldu da buraya gelin geldi anlamadım. Umay hanım dediğim için biraz çıkıştılar en sonunda sadece Umay demeye başladım. Doktormuş burada okuyormuş. Attan düşmüş. O yüzden bu haldeymiş. O tatlı tatlı konuşuyordu. Bir süre sonra çaylar da gelince Petro Bey bana dönerek bağları hakkında bilgi istedi. Bende raporlarımı ona uzattım ve başladım anlatmaya. Ben anlattıkça adamın yeşil gözleri kap kara oluyordu. Bir ara o kadar sinirlendi ki Umay müdahale etti. “Sen ne öneriyorsun Hazel.” Ben mi? “Şey Petro bey..” “Beyi at.” “Tamam Petro buraya resmen pusu kurulmuş. Bu bölgede narenciye yok ama bu hastalık resmen bağlarınızda kolonilenmiş. Muhakkak rakip firmalar size bir sabotaj yapmış. Yoksa bakın mümkün değil bu hastalığın oluşması.” “Yok mu çaresi?” dedi sesi sıkıntılıydı. “Aslında iki çaresi var. Birincisi profun dediği gibi izole edilen yeri söküp yakmak. İkinci ise bu tarz tarihi miras sayılan bitkiler üzerinde doktorasını yapan Berna Kamçı hocamızı buraya davet etmektir. Onun zeytin ve üzüm bağlarına ayrı bir zaafı var. Üzüm ve zeytinler hakkında bir çok bilgi sahibi.” “Peki bunu prfonuza söylendiniz mi?” “Tabi ki söyledim. Bu yüzden o alana girmemi yasakladı. Boşuna ayak işi yaptırmıyor bana. Berna hocadan nedenini bilmediğim bir şekilde nefret ediyor.” Bir sinirle ayağa kalktı. “Ulan adamdaki ciğere bak. Ben ata mirasımı ona emanet etmişim o egosu yüzünden kendi bildiğini uyguluyor. Hazel derhal Berna hoca ile iletişime geç. Jetimi yolluyorum her nerede ise gelsin.” “Tamam efendim. Ben izninizle kalkıyorum. Yarın size bilgi veririm.” “Hazel biraz daha kalamaz mısın?” diyen Umay’a bakışlarımı çevirdim. Galiba buradaki tek Türk ben olduğum için benimle biraz daha vakit geçirmek istiyordu. Ona gülümseyerek baktım. “Berna hocam ile görüşeyim biz zaten uzun bir süre daha buradayız. Her fırsatta yanınıza gelirim olur mu?” dediğimde başını salladı. Mike abi ile oradan çıkıp odama geçtim. Hemen Berna hocama mail attım. Derken Umay’ın soy ismi aklıma takıldı. Ne demişti Umay Kosovalı. Lannn bunlar Kosovalılar. Hani Türkiye’nin en büyük mafya babaları. Hatta ne Türkiyesi dünya liderleri ile dünya yönetiyorlardı. Neydi o isim babamdan sık sık duyuyordum. Hahh Hakan Kosovalı. Babamda arada bir narenciye tırları ile Lübnan’a silah kaçakçılığı yapıyordu. Hakan Kosovalı ile birlikte hareket ettiklerini biliyordum. Ulan onlar mafya o zaman bu Lorenza’larda mafya. Allahım bende boş bulunup içimdeki her şeyi anlattım adamlara umarım topuğuma sıkmazlardı. Bir panik dalgası oluştu. Burası onların bölgesiydi. Sakin ol Hazel diyerek kendimi sakinleştirmeye çalıştım. Güçlükle uyuyup sabah erkenden kalktım. Hemen mailimi kontrol ettim. Ve bingo Berna hocayı zaafından yakalamıştım. Kadın konumunu atmış. Hızla üzerimi değişip dışarı çıktım. Oradaki korumaya Bay Lorenza ile görüşmem gerek dedim. Lan tabi ki Bay Lorenza diyeceğim. Adam mafya mafya. O önde ben arkada taş eve girdik. İkisi de masada oturuyorlardı. Beni gören Umay gülümsedi. “Dejavu.” Dedi. “Günaydın Hazel gel masaya.” Dediğinde Bay Lorenza ikiletmeden oturdum. “Bay Lorenza Berna hoca olumlu dönüş yaptı. Şuan KKTC’de üç yüz yıllık zeytin ağaçlarının kesilmesine karşı yapılan bir mitindeymiş. Müsaitmiş ve sizden haber bekliyor.” Dedim bir çırpıda. “Gabriel.” Diye gürledi. Gabriel hemen içeri girdi. “Hazel sana bilgi verecek bizzat jete binip gidiyorsun. Berna hoca ile veya ekibi varsa onları alıp getiriyorsun.” “Emredersiniz.” Dedi bende ona iletişim bilgilerini verdim. “Gabriel gönder şu ex Profu. Pılısını pırtısını toplasın defolsun topraklarımdan.” “Hemen hallediyorum.” Dedi ve oda gitti. Güzel geçen sabahın ardından dışarı çıktığımda elimde bir bardak çay vardı. Bizim ex prof sinirle söylenerek valizini çekiştiriyordu. Bende bardağımı ona uzattım. Yallah der gibi. Bana öldürecek gibi bakıyordu. “Bana bak Türk seni o okuldan asla mezun etmeyeceğim. Kapıma gelip ayaklarıma kapanacaksın.” Dediğinde Bay Lorenza yanıma geldi. “Senin anlına bir delik açar öyle yollarım. Kendine gel derhal siktir git topraklarımdan. Senin gibi aşağılık heriflere ben bağlarımı emanet etmem!” diye gürlediğinde bende naberrrr bakışı attım. Akşama doğru Berna hocam geldi. Bir dönem bizim okulumuzda görev yapmıştı. Onunla hemen eski analizleri gözden geçirdik bende ex profun yaptıkları anlattım. Minik bir kadındı Berna hoca ama resmen delirdi. Sakinleşince etraflıca düşündük. Ve araziyi gezmeye çıktık. On gündür yeni bir sistemle hareket ediyordum ve çok şükür ki izole yer harici diğer yerleri kurtarmıştık. Akşamları Umay bizi ısrarla aynı yemek masasında topluyordu. Çok güzel çok kibar bir kadındı. Ve Bay Lorenza’ya deli gibi aşıktı. İkisinin bir birine olan bakışları ile kendi derdimi düşünüyordum. Bizde onlar gibi olabilirdik aptal diyen iç seslerim savaşa girmişti. Bir sabah apar topar Lorenza’lar Toskana’dan ayrılmıştı. Bizde üç ay boyunca adım adım hareket ederek bağları kurtarmayı başarmıştık. İnsan üstü bir emek vermiştik. Ama sonuç güzeldi. Bay Lorenza kesin talimat vermişti. Elde edilen ilk hasat imha edilecekti. Sonraki hasat şarap için kullanılacaktı. Ve yine Bay Lorenza bir dediğini daha yapmıştı. Toskana’dan ayrılacağımız gün diplomam elime gelmişti. Berna hoca ve diğer arkadaşlarımızla bizi havalimanına getirdiler. Arkasında Berna hoca Türkiye’ye gitmiş bizde İspanya’ya gelmiştik. Artık İspanya maceram bitmişti. Pılımı pırtımı toplayıp memleketime vatanıma dönecektim. Bu sefer sürpriz yapacaktım babama. Kimseye demeden gidecektim. Keyfim yerine gelmişti. Evime gelip eşyalarımı toparlamaya başladım. Aracımı satılığa koydum. Evimi de. Ev eşyalarımı buraya okumaya gelen başka kız öğrenciye verecektim. Bir hafta zaman vermiştim kendime. Bir hafta sonra kendi topraklarımda olacaktım. Ve bir daha asla kendi topraklarımdan ayrılmayacaktım. Ne pahasına olursa olsun. Büyük konuştuğumu ve öz vatan topraklarımdan bir hırsız gibi kaçarak gideceğimi tabi ki bilmiyordum.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD