4. Bölüm/ Karışan Kafalar.

2275 Words
4. Bölüm/ Karışan Kafalar. Hazel Korkmazer… Yağmur yağsa, şimşek çaksa Hazel bu durumdan kurtulsa… Kara bahtım kör talihime tüm övgülerimi (!) sunarken giden babamın arkasından hüzünle bakıyordum. Ezgi koluma tutunup beni ortamdan uzaklaştırırken kendime geldim. “Eziiiiğğğ Baş komiserciğim çok yahuşukluydu dimi kızzzzz…” dediğimde Ezgi’den bir hık sesi geldi. Gözlerimi kocaman açarak sırtına vurmaya başladım. “Şaka kız şaka gül diyeeee…” dehşet içinde kendimi açıklarken bir yandan da hala sırtına vuruyordum. Acaba suni teneffüs mü yapayım diye düşünürken Ezgi benden bir adım uzaklaşarak, “Hazel ciğerimi deştin kızım ne yapıyorsun?” dedi. “Deli manyak ödüm koptu burada, hık diye bir ses geldi senden!” “Gelir tabi, daha baban bizden üç metre uzaklaşmadı. Ne istiyorsun gelip standı mı kaldırsın.” “Tamam şekerim.” Diyerek durumun ciddiyetine geri döndüm. Ezgi tekrar koluma girerek beni olay mahallinden uzaklaştırmaya çalışıyordu. “Hazel kendine Allah aşkına bak Adnan amca az daha standı kaldırıyordu. Hadi biraz buradan uzaklaşalım.” “Ya stand?” “Arkadaşlarım bakar.” “Bakarlar mı?” inanamayarak baktım. “Evet canım bakarlar niye bakmasınlar.” Ezgi bu cümleyi kurarken o kadar emin ve sakindi ki, bakarlar zaharrr diyerek önüme döndüm ve Offfff çekerek yürümeye devam ettim. Babamın beni Emre dingiline emanet etmesi gururuma dokunuyordu. Ben Korkmazerler’in Hanım Ağasıydım. Nasıl beni o dingile emanet eder ki? Hele o yakışıklı, ama hadsiz baş komiserciğime ne demeli? İçimde harlanan sinirle tırnaklarımı kemirmeye başlamıştım ki Ezgim ellerimden tutarak ağzımdan çekti. “Tamam Hazel sakin ol!” “Olamıyorum. Nedir bu başıma gelenler.” Duygularım karman çormandı. Kendimi çok garip hissediyordum. Babamın gergin hali ve artan korumalar, Emre dingili ve baş komiserciğim ile olan yakın temasımız. Anlayacağınız kafam arap saçından daha karışıktı. “Sen neden bu kadar gerginsin?” aslında bir sürü sebep vardı ama ben hangi birini şimdi anlatayım ki. “Bilmiyorum aşırı derecede huzursuzum.” “Hadi gel hava çok sıcak ayaklarımızı biraz Seyhan nehrine sokalım biraz ferahlarız hıı olmaz mı?” diye sorunca başım ile onu onayladım. “Olur gidelim. İçim 150 derece dışım 55 derece anasını satayım.” İçim niye mi 150 çünkü adamın kucağındaydım nefeslerimiz bir birine değecek kadar yakındı. Bu da hali hazırdaki vücut ısımı artırmıştı. Daha önce hayatımda kimse olmadı. Çirkin biri olduğum için değil, sadece soy ismim onlara engel oldu. Kimse bana bu yüzden yaklaşamadı. E bende kimseye gidip çıkalım mı demedim. Niye diyeyim, soy ismimden bu kadar korkuyorlarsa yanımda da işleri yoktur demektir. Kafamdaki düşünceler o kadar çoktu ki ne yaşıyorum Allahım bennn… Nehre doğru ilerlerken bir arakamı dönerek baktım, Emre dingili hala peşimizde belirli bir mesafede bizi takip ediyordu. Geri önüme döndüm. Terastan aşağı inerek paçalarımı sıvadım ayakkabılarımı çıkartarak nehre soktum. Ohhh beee işte buz gibi su. “Kendini nasıl hissediyorsun canım?” diye sordu Ezgim. “Valla daha iyiyim soğuk su iyi geldi.” O sırada megafondan yapılan konuşma dikkatimizi çekti. Kortej yürüyüşü bitmiş şimdi ise birkaç farklı ülkenin yöresel dans gösterisi olacakmış. “Bak kortej bitmiş, eminim Adnan amcam bürokrasi kısmına geçmiştir. Hadi bizde işimizin başına dönelim mi?” başımla onayladım ve ayağa kalktık. Soğuk su iyi gelmişti. Hem ferahlamış, hem rahatlamıştım. Ezgi’nin koluna girdiğimde, “Ezgiğğğğğ…” dedim sırnaşarak hemen anladı muzurluk yapacağımı. “Söyle bebitom.” “Baş komiserciğim çok yakışıklıydı değil mi?” diye bir kez daha sordum. “He valla yanındaki de öyleydi.” Dedi hülyalı hülyalı. Ne! Ben o anın siniri ile yanındakine hiç dikkat etmemiştim ki, ama benim minik kuşum dikkat etmiş. “Ezgiiğğğğğ.” Dedim yine. “Efendim.” “Baş komiseri bana yanındakini de sana alak mı? Hem ben Hanım Ağayım sende mis gibi öğretmensin. Bizde iyisini mi bulacaklar.” Dediğimde, “Önüne baksana dayııı!” diye gelen bağırma, daha doğrusu böğürme sesi ile arkamıza baktık. Emre sinirle birini omuzundan tutmuş köşeye iteliyordu. Ben ilk defa Emre’yi sinirli görüyordum. Yüzündeki o sırtık ifade yoktu. Ne oldu da bu adam delirdi. Bir mana veremeyince çokta önemsemeyerek standa geri döndük. Ezgi’nin de dediği gibi arkadaşları gerçekten standa sahip çıkmıştı. İki kişi satış yaparken iki kişi de masaları siliyor gerisi de kasa ve portakallarla ilgileniyordu. Buna az önce bana Allah’ın Adanalısı diyen kızda dâhildi. Galiba kızın üstüne fazla gittiğimi anlayınca kendimi oldukça mahcup hissetmiştim. Neyse toparlarız dağıttığımız gibi. Bir iki saat daha durduktan sonra hepimiz perme perişan haldeydik. “Yeter be bizde insanız.” Diye bağırdığımda, herkes durup elindeki işlere bir iki saniye ara vererek ve oldukça şaşırarak bana baktı. Elimdeki bezi tezgaha fırlatıp, “Kalkın millet bir Adana Kebabını hak ettik.” Dediğimde bu sefer sevinçle bana baktılar. “Emreee ekibe söyle standı toparlasınlar. Hadi hocalarım, sizleri gerçek Adana yemeye götürüyorum. Haa yanında hani pilav demeyin valla usta elindeki şiş ile sizi kovalar. Bende hiç müdahale etmem ha.” Dediğimde güldüler. “Valla çok iyi oldu baya da acıkmıştık.” Diyen elindeki işi bitirip üzerlerini düzeltti. Gelen vito tarzı araca binerek bize birkaç dakikalık uzakta olan Adana’nın eski çarşısı diye bilenen sokak arasındaki Şehmuz ustanın salona geldik. Gerçekten açıkmışız ki Şehmuz usta bize arka arkasına Adanalıları yolluyordu ve herkes yemeye devam ediyordu. Bana Allah’ın Adanalısı diyen kızın ismi İrem’miş. Bana döndü. “Hazel özür dilerim. Biraz haddimi aştım. Beni ilgilendiren konu değildi senin nereli olduğunu sorgulamak. Sadece Ezgi ile aranızdaki bağı görünce galiba biraz kıskandım.” Dediğinde yüzüne baktım. “Önemli değil İrem, sen Ezgi’nin arkadaşıydın. Gözlerinden sana verdiği değeri gördüm benimde biraz sakin olmam gerekiyordu olamadım. Sende kusura bakma.” Dediğimde Ezgi rahat bir nefes aldı. O alınca ben daha da rahatladım. Ezgi benim kırmızı çizgimdi. Biz kırdıysak gönül almasını da bilirdik evelAllah. *** Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Baş Komiseri Celal Eroğlu. Babam KKTC İç İşleri Bakanı olduğu için sık sık diğer Türki ülkelere seyahat düzenleyip ülkemizin tanınması için olağan üstü emek harcıyordu. Babam yani Mehmet Eroğlu ayrıca mit müsteşarı olduğu için KKTC polis departmanı olarak ekstra güvenlik sağlıyorduk. Hali hazırda sık sık yaptığı diğer ülkelerin bürokratları ile olumlu görüşmeleri yüzünden babam ve ailem açık hedef halindeydi ama bu yaşlı kurdun gözünü hiçbir tehdit korkutamıyordu. Korkutamazdı da! On beş gün önce kardeş ülke Azerbaycan’a ekibi ile gitmiş iki ülke arasında vizesiz giriş çıkış protokolü imzalamışlardı. Bu durum Rum kesiminin büyük tepkisini çekmemize sebep olmuştu. Ama onların tepkileri hiçte sikimizde değildi. Kuduz köpek gibi arkalarına Yunanistan’ı da alarak havlıyorlardı. Türkiye Cumhuriyeti bir uçak gönderse anında sığınaklara kaçtıklarını çok çabuk unutuyorlardı. Korkak bir milletlerdi. Her neyse… Şuan ise Türkiye’deydik, neresinde miyiz? Tabi ki sıcağı ile tüm dünyaya nam salmış Adana’dayız. Burada tam on üç senedir yapılan Portakal Çiçeği Karnavalına babam tüm ekibi ile tam katılım sağlıyordu. Tabi bu sefer koruma görevi ve KKTC polis teşkilatının temsilen ben ve ekibim görevlendirilmişti. Resmi bayramlar haricinde sivil polistim. Ama şuan buraya üzerimizde üniformalarımız ile gelmiştik. Bu sene Adana Büyükşehir Belediye Başkanı Zeydan Karalar, bir değişiklik yaparak kortejde dünyadaki tüm Türk ülkelerinin polislerini de davet etmişti. KKTC’yi temsilen ben ve ekibim yürüyecektik. Adana… Ah Adana öyle sıcak bir şehir ki daha havalimanının çıkışına çıktığımız an nefes alamamayla anladık namı değer sıcağını. Babam burada ki karnavala beş saat kadar katılım yapabilecekti. Çünkü akşamına ekibiyle Özbekistan’a uçacaktı. Sık sık yurt dışına olan seyahatleri son zamanlarda annemde bir huzursuzluk yaratıyordu. Çünkü babam her yurt dışına çıktığında muhakkak ülke yararına bir anlaşma imzalamayı başarıyordu. Bu da aldığımız tehditlerin boyutunu yükseltiyordu. Koruma ekibimiz ile sıkı bir tedbir alarak VİP alanından dışarı çıktığımız an bizi Adana Valisi karşıladı. Seri bir şekilde hareket edip onların ayarladıkları araçlara binerek Adana Merkezdeki Seyhan Oteline geldik. Babam ve Vali birer kahve içtikten sonra Sabancı camisinin yanındaki Merkez Parka kurulmuş olan Portakal çiçeği karnavalına giriş yaptık. Ama burası öyle bir kalabalıktı ki sanki mahşer yeri gibiydi. Her milletten insan buraya gelmişti. Biz küçük bir adada yaşadığımız için bu kalabalığa hali ile biraz şaşırdım. Ve hemen ekibi daha dikkatli olması konusunda uyardım. Gerekli güvenlik önlemlerini aldıktan sonra babamı Vali ve Kaymakamın olduğu protokole bırakarak arazi taraması yapmak için parkın içinde baş komiser yardımcım Turan ile dolaşmaya başladık. Üzerimizdeki farklı olan polis üniformamızdan dolayı oldukça dikkat çekiyorduk. Turan ile etrafa ve kör noktalara bakıp ilerlerken kan ter içinde kalmıştım. Nisan ayındayız Nisannnn. Allahım bu ne sıcak… Şimdiden kan ter içinde kalmış sırılsıklam olmuştum. Ciğerime gereken nefesi bile içime tam çekemiyordum. Sanki kafamı bir fırının içine sokmuşum gibi hissediyordum. Yanıyorum Allahım bu ne sıcak! Adanalılar güneşe sıkmakta haklılarmış. Böyle sıcak mı olur? Turan ile etrafı dolaşırken buz gibi portakal suyu satan standa gözüm takıldı. Ve ayaklarım benden bağımsız oraya doğru yürüdü. Geldiğimden beri belki de beş litre su içmiştim ama hepsini vücudumdan ter olarak atmıştım. İçim yanıyor, cehennem kesin buranın altında. Net başka açıklaması olamaz. “Turan şurada biraz soğuk bir şeyler içelim sonra öğle namazı için camiye geçeriz.” Dediğimde beni onayladı. O da aşırı derecede terlemişti. Adım adım standa yaklaşırken sırtı bana dönük, saçları sapsarı, upuzun olan bir kızın konuşması daha doğrusu cırlaması dikkatimi çekti. Kendinden emin bir şekilde “Orijinal Adanalılar sarışın olur, senin bahsettiğin kişiler buraya başka şehirlerden gelip burada yaşamaya devam eden kişilerdir.” Dediğinde gülmeye başladım. Bu kız mı Adanalı? Hem de orijinal Adanalı? Yersen!! Adanalılar esmer ve kara yağız olurlar bir kere. Daha fazla dayanamadım ve, “Şşşş çakma Adanalı bir bardak portakal suyu ver de kendimize gelelim.” Dediğimde bir hırsla arkasını dönerek göz göze geldik. Fındık kadar burnu, çimen yeşili gözleri vardı. Bembeyaz teni havanın verdiği sıcaklıklar biraz pembeleşmişti. O fındık burnunu havaya dikip bana baktı. Sanırsınız İngiltere Kraliçesi. Bir elini kaldırıp kendisini gösterince evet sen diye onu başımla onayladım. Ellerini beline koyup başını aşağı yukarı ağır ağır salladı. Sonra seri adımlarla standın başına geldi. Arkasında olan kızlardan biri, “Hazel sakin ol!” diye bağırıyordu. Sakin olmasa ne yazar minnacık bir şey zaten tek elimle havaya kaldırırım bu kızı ben. Eline aldığı portakalları kesip sıkmaya başladığında sessizce bir şeyler mırıldanıyordu. Ben dudak okuma eğitimi de almıştım ama bu kız ne diyorsa zerre mana veremedim. Sıktığı portakal suyunun içine dolu dolu buz attıktan sonra sırıtarak bana uzattı. Göz göze gelince o değişik yeşil gözlerini daha yakından gördüm. O gözlerinde sanki bir efsun var ve beni içine çekiyormuş gibi hissetmeye başladım. Ne oluyor lan bana! Zerre fikrim yok ama kendimi gözlerinden çekip alamıyorken kalbimin bir ritmini kaçırdığını hissettiğim an yüzüme boca ettiği koca bir bardak portakal suyunu ve “Ben sana şimdi Çakma Adanalı nasıl olurmuş gösteririm.” Deyip atik bir hamle ile stantan destek alarak zıplayıp üzerime atladı. Lan ne oluyor! Daha ne olduğunu anlamadan kucağıma çıkmıştı. Bende düşmesin diye refleksle sol kolumu beline doladım. O an saçımda hissettiğim keskin acı ile kendime geldim. Sağ elim ile saçımdaki elini çekmeye çalışıyordum. Ama kızda fil gücü vardı asla elini açamadım. Artık bende filim koptu. “Kendine gel ben baş komiserim atarım seni içeriye!” diye bağırdım ama o, “Benim Ülkemin polisi dururken sen nasıl beni içeriye atabilirsin? Ben koskoca Korkmazerlerin Hanım Ağasıyım oğlum. Hem sana daha Adana misafirperverliğini göstereceğim.” Dedi ve daha çok saçıma asılmaya başladı. Bu zamanda ne Hanım Ağası bu kız kesin biraz akıldan noksandı. Ama hakaretleri devam edince bende kayış koptu ve atik bir hamle ile avcunu açıp kolunu beline doğru nazikçe(!) kıvırarak belinde sabitledim. İkimiz o an göz göze, burun buruna kaldık. Onun yeşilleri çakmak çakmak çakıyordu. Sarı teni ise sinirden pespembe olmuştu. Duraksadım o an azıcık daha yaklaşsam dudakları dudaklarıma değecekti. O pespembe olan dudaklarından çıkan sıcak nefesi benim dudaklarıma çarpıyordu… Ne diyorum lan ben tövbeeee…. Tam kızı kucağımdan indireceğim derken birisi beline sarılıp kızı geriye doğru çekti. Neden o kız kucağımdan inince ben boşluğa düştüm ki? Celal oğlum kendine gel! Tabi bende abdest gitti. Kalkan kalkmıştı olan olmuştu. Ulan ben şimdi camiye nasıl gideceğim. Tövbe Allahım, ben Gönül ile bile bu kadar yakın temasa girmemiştim. Mahremim değil diye. Ama bu kızın bana yaptığı da neydi. Sinirle üstümü başımı düzelttim. Allahtan üniformamın ceketi uzundu da alt takımlarımı kapatıyordu. Yoksa cümle aleme rezil olmuştuk. İsminin Hazel olduğunu öğrendiğim çimen gözlü kız hala daha bana saydırıyorken birden bire, “HAzel derhal kendine gel.” Sözü ile başımı çevirdim. Aynı Hazel’e benziyen bir adamdı muhtemelen de babasıydı. Adam bana dönüp özür dilediğinde, “Ruh ve sinir hastanesine götürün.” Dedim. O an Turan koluma girip, “Baş komiserim gitmeliyiz.” Dediğinde gülmekten kendisini durduramıyordu. Uzattığı peçeteyi elime alıp yüzümdeki portakal suyunu sildim. Ve oradan uzaklaştım. “Turan sen babamın yanına ekibi alda git. Ben otele geçip üzerimi değişeceğim. Çok gecikmem camide buluşuruz.” Dedim ve otelin yolunu tuttum. Ne olduğunu zerre anlamadım. Olaylar nasıl başladı nasıl ilerledi hele onu hiç anlamadım. Gönül’den başka bir kadın ile olan bu kadar yakın temasım zoruma gitti. Ama ne o an hissettiklerime engel olabildim, nede o kızın üzerimde bıraktığı etkiden kurtulabildim. İlk defa kendimi tutamadım. Ben kaç yıllık sevgilimi böyle kucağıma almamışım helalim değil diye. Az önce olanları düşündükçe hele kalkan erkekliğim ile daha çok sinirlerim harmanlandı. Allahım Tövbee. İsteyerek yapmadım. Ben harama asla el uzatmam, uzatmadım da. Sinirimden yerleri döve döve otele geldim ve odama çıktım. Hemen yedek üniformamı çıkarıp tekrar ütüledim. Sonra hızlıca banyoya girerek duş aldım. Ama kalkan kalkmıştı elime kuvvet deyip rahatladım ve abdestimi aldım. Başımı aşağıya çevirdiğimde sinirlendim. Çünkü asla tam olarak rahatlamamıştım. Sende indir başını kalkma öyle olmadık yerde diyerek kendime bir kez daha sinir oldum. Bu kız tam bir deliydi, hatta tam bir deli karıydı! İki dakika da tüm ayarlarımı sikip atmıştı. Duştan çıkıp üniformamı giydiğim an koşarak otelden çıktım ve koşarak Camiye doğru yol aldım. Allahtan Seyhan oteli, Sabancı Camisi ve Merkez Park bir birine koordineli olarak yakındı. Kan ter içinde camiye girdim. Sanki az önce duştan çıkmamış gibi terlemiştim. Gözüm Turanı bulunca ona doğru adımladım babamın sağ çaprazına ilerleyerek yerimi aldım. Çok şükür namaza vaktinde yetişmiştim. Turan ise kenarda durup etrafı gözlüyordu. Onun din ile imanla pek ilgisi yoktu. Bu yüzden biz camideysek güvenlik ona aitti. Bir daha Adana’ya gelmek mi? Asla! Bir daha o deli karıyı görmek mi? Asla! Ee baş komiserim ne demişler asla ve asla denmemeli :D
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD