3. Bölüm / İlk Karşılaşma.
Hazel Korkmazer.
Babam yaylada yaşanan can sıkıcı meseleden dolayı hala burnundan soluyordu. Ona hiç seslenmeden sessizce bu yolculuğun bitmesini bekledim. Saat sekize gelirken biz konağımıza varmıştık. Babam arabadan indiği gibi Yahya amcam ile çalışma odasına çıktı. Yanıma Ahmet abim geldi.
“Abim hadi sende hazırlan Adana’ya geçelim. Stant hazır.” Dediğinde babamın arkasından baktığım bakışlarımı Ahmet abiye çevirip başımı salladım.
Üst kata çıktığımda babamın sinirli sesi geliyordu. Telefonumda titreyince telefonu cevapladım. Arayan Ezgi’ydi.
“Hazel ben standın başına geçtim. Sen neredesin hala?” sesi gergin geliyordu. Venüs mü Retro mu ne vardı bugün herkes bir gergindi.
“Yayladan indim az önce hızlıca giyinip çıkıyorum kırk dakikaya yanından olurum canım.” Dedim ve hızlıca telefonumu kapattım.
Odama geçip duşa girdim. En sevdiğim özelliğim jet hızıyla duş almamdı. Türk hava yolları gel de rakip gör hey yavrum hey.
Altıma bir kot tulumu içine beyaz tişört giydim, ayaklarıma vanslarımı geçirdim. Saçlarımı tarayıp güneş kremini yüzüme ve kollarıma boca ettikten sonra lazım olacak şeyleri de çantama atarak odamdan koşar adım çıktım.
Aşağı kapıya vardığımda babam da duruyordu.
“Kızım ben ofise geçiyorum seni Emre götürecek.” Dedi.
“Emre kim?” dedim anlamayarak.
Korumaların arasından birisi bir adım öne çıktı. Elleri arkasından bağlı şekilde,
“Benim efendim.” Dedi. Bu benim sinir ve gıcık olduğum adamdı.
Babam bana bakıyordu kaşı ile hadi deyince mecburen ileri adımladım ve Emre denen dingilin açtığı arabaya bindim. İtiraz edemedim ya iki çift laf olsa da sokamadım ya içim şişti resmen. Çantamdan kablosuz kulaklığımı çıkarıp kulağıma taktım ve o adamı yok saydım.
Bu sefer karnaval hem Atatürk Caddesinde kurulacaktı. Hem de Sabancı Merkez Cami’sinin yanındaki Merkez Park’ta. Niye mi iki ayrı sokakta; çünkü Zeydan başgan bu işin piri. Önceleri sadece bir sokakta olan karnavalın şanı tüm dünyaya yayılması ile bu devasa büyüklükteki parkta da yer açıldı. Dünyanın dört bir yanından bu karnavala turistler geliyordu.
Bizim dingil arabayı park ettiği an arabadan atıldım. Birde kapımı açmasını bekleyemezdim. Sırtıma çantayı astım gözüme gözlüklerimi taktım ve koşarak Ezgi’nin attığı konuma geldim. Resmen iki dakika da kan ter içinde kaldım. Ezgi garibim ise hemen standın başına geçmiş el sıkımı portakal suyu yapmaya çoktan başlamıştı bile.
“Yetiştim Aşko.” Dediğim an içten bir gülümseme ile bana baktı.
“Kızım bu standın sahibi sen misin ben miyim?”
“Sen kalbimin sahibisin aşkooo..” dememle daha çok gülümsemeye başladı. Yerim kızım seni ben.
“Hazel, korumalara söyleyelim bize buz ve portakal takviye etsinler. Saat daha dokuz olmadı millet akın akın geliyor.”
“Tamam canım hallederim şimdi.” Dediğimde çantamı standın altına attım. Telefonumu ip askılığı ile boynuma asıp önlüğü önüme geçirdim.
“Emre ding… şeyy baksana bana, bize takviye buz ve portakal lazım.” Dediğim de adam bana avel avel bakıyordu.
“Şşş bahalee sana diyorum dediklerimi yap.” Dememle kendisine gelip hızlıca uzaklaştı.
“Hayırdır kızım ne oldu sana burnundan soluyorsun.”
“Yav Ezgi babam bu dingili başıma dikti ya.”
“Deli kız boş ver sen onu.”
Biz hızlı hızlı portakal sıkıp stok yapmaya yoğunlaşmıştık ama benim bir gözüm bu Emre dingilinin üstündeydi. Elinden telefon hiç düşmüyordu. Bu nasıl koruma lan. İşi beni korumak etrafı gözlemlemesi gerekmiyordu. Var sende bir şey ve ben bunu çıkartacağım.
İki saat içinde kaç bardak portakal suyu sattık bilemiyorum. Sıcak bir yandan yoğunluk bir yandan, yetti lan güneşe ateş etmeme ramak kaldı.
“Çok kalabalık nefes alamıyorum.” Diyen Ezgi’me baktım. İşimi bırakıp çantamdan kovboy şapkası çıkarıp başına taktım.
“Canım benim.” Diyerek sarıldı.
Ezgi güneşe biraz fazla maruz kalınca migren atağı tetikleniyordu. Şapkayı çantama bu yüzden koymuştum. Canım arkadaşımın baş ağrısı çekmesine pambık kalbim asla izin vermezdi.
“Bu sene buraya dünyanın birçok yerinden turistler gelecek. Hem de Türki kardeş ülkeler. Hem de o ülkelerin bakanları da. Azerbaycan, Pakistan ve KKTC tüm bürokrasisi ile burada olacak. Kore zaten kardeş ülke bizim tanıtımımızı yapmış Asya ülkelerinden fazlasıyla turist geldi.”
“Kızım sen yine Mustafa dayıyı mı darladın?”
“Yok bre ne darlayacağım, birazcık bilgi alışverişi yaptık.”
“Zoraki bilgi alışverişi olmasın o.”
“Yok yok. Canım dayım o benim ya.”
Dayım diye bahsettiğim gerçekten dayımdır. Gazeteci Mustafa Gümüşdamla. Hem Büyük Şehir Belediyesinin basın yayın sorumlusu hem Zeydan başkanın kankası. E bende merak biraz fazla arada dayımı sıkıştırıp bilgi alıyorum. Dayımın eşi Hilal yengemde belediyenin kültür turizm departmanında çalışıyor. Bu stant işi için bana çok yardımcı olmuştu. Tüm bu gelen kişileri de ondan öğrendim.
Kısa bir boşluk oldu megafondan konuşma sesi gelince anladık ki kortej yürüyüşü başlayacak. Bu da bize biraz zaman yaratacaktı.
“Ezgi sen şuradaki masaları sil bende kasaları düzelteyim yarım saat vaktimiz var.” Dememle Ezgi bezi alıp masaları silmeye başladı.
Orada büyük şemsiyeler vardı. Daha fazla güneşin altında durmasını istemedim. Bende biten kasaları yan tarafa iç içe koyarak düzelttim. Standın arkasında stoklanan içi portakal dolu kasaları Ya Allah diyerek kaldırdım. Bu kasaların içi dolu olunca 32 kilo geliyordu. Beni gören Emre dingili gözleri dışarı fırlayacak gibi baka kaldı.
“Orada bakıp duracağına bir işe yara yardım et bana.” Diye çemkirdim. Sözümle hızlıca peşim sıra geldi.
“Siz nasıl kaldırıyorsunuz bunları?” ilk defa yapmacık olmayan bir ses tonu ile sordu.
Ben getirdiğim kasalardaki portakalları tek tek alıp silerek standa geri diziyordum. Başımı kaldırmadan ona cevap verdim.
“Ben babamın prenses kızı olabilirim ama çocukluğum hep bu kasaların arasında geçti. Ne de olsa ben gelecekteki Korkmazer’lerin Hanım Ağası olacağım. Bu işin en dibinden yetişmem gerekiyordu. Babam da yetiştirdi.”
“Senin tırnağım kırılır deyip sızlanman lazım, gerçi sabah omuzunda avcı tüfeği ile ava da çıkmıştın sen.” Dediğinde güldüm.
“Dedim ya ben Hanım Ağa olacağım her şeye vakıf olmam lazım.”
“Anladım.”
“Anladıysan eğer Emre, gözün korumakta olan kişide olsun telefonunda değil.” Dedim de sustu. Gerçi bende cevap vermesini beklemedim.
Cıncık ( cam ) gibi parlattığım portakallarıma baktıktan sonra bir uğultu duydum. Peş peşe otobüsler durdu. Ve içinde değim yerindeyse insan seli boşaldı. Ve hemen hemen hepsi bizim olduğumuz tarafa doğru yöneldi. Tabi gelen Asya kökenli turistlerimiz Adana sıcağını bilemedikleri için hızlıca bizim standın önünde durdular.
Ezgi ile hızlıca harekete geçtik ama asla yetişemiyoruz.
“Bu böyle olmayacak.” Dedim sinirle.
Ezgi beni duymadı bile öyle hızlı iş tutuyordu ki. Emre’ye dönüp baktığımda bu sefer telefona değil de gerçekten bana odaklanmış halde gördüm. Böyle böyle adam olacaksın.
“Emre korumaları çağır destek lazım.” Dedim. O adamdan hiç yardım istemezdim ama ben ve Ezgi asla bu yükün altından kalkamazdık. Emre beni başı ile onaylayıp eline telefonu aldı iki dakika içinde beş koruma daha geldi ve bize destek oldular.
“Saatlerce portakal suyu sıkmaktan kol kası yaptım anasını satayım.” Diyerek ellerimi belime koydum.
“Hazel kızım ben bittim. Benim etim ne budum ne.” Haklı kırk beş kilo var yok.
“Ezgi sen geç otur soğuk bir şeyler iç başın tutacak.”
“Bacım üzgünüm ama sözünü dinlemek zorundayım bende hal kalmadı.”
“İstersen Kazım büfeden sana muzlu süt isteteyim hı ne dersin?”
“Valla hayır demem.”
“Emre şuradan muzlu süt al gel hem bize hem sizlere.”
“Emredersiniz.”
Kafileler kortej yürüyüşüne geçince hafifledik. O sırada Emre muzlu sütleri getirdi. Hemen elinden alıp Ezgi’ye verdim. Ve başına omuzlarına masaj yapmaya başladım.
“İyiyim aşko geç sende otur.”
“Tamam canım bak başın tutarsa beni düşünme direk söyle tamam mı?”
“Merak etme canım.”
Biz sandalyelere oturup muzlu sütümüzü içerken birileri yanımıza yaklaştı.
“Ezgi hocam biz geldik.” Dediklerinde onlara baktık Ezgi hızlıca toparlandı.
“Arkadaşlar hoş geldiniz.” Dediğinde hepsine sarıldı. Sonra yanıma gelip beni gösterdi.
“Can arkadaşım, kız kardeşim Hazel Korkmazer. Bunlarda Ağrı’da görev yaptığım okulumdaki öğretmen arkadaşlarım.” Dediğinde selamlaştık. Masalara buyur edip portakal suyu ikram ettim. Ezgi güzelce sohbet ediyordu. Demek ki onun için önemli kişilerdi. Onun için önemlilerse benim içinde önemlilerdir. Akşam olsun da Şehmuz dayının yerinde onlara bir yemeğe götüreyim hakiki Adana kebabı yesinler.
“Hangi rüzgâr attı sizi buraya. Hanı güneydoğu turu yapacaktınız.”
“Evet hocam plan öyleydi ama sen bizimle tura katılmak istemdin. Yerine karnavaldan o kadar çok bahsettin ki bizde rotamızı buraya çevirdik.”
“Bizi neye tercih ettiğini görmek istedik.” Diyen diğer kişi ile canım sıkıldı.
Hasbin Allah…
Kızlı erkekli sekiz kişilik bir gruptu. Ama bana biraz değişik bakıyorlardı. Saçımı başımı toparladım üstüme şöyle bir baktım. Ne var ki bunlar bana böyle bakıyor dedim. Ama bende bir gariplik yoktu.
“Ben Adanalıları esmer, kara saç kara gözlü sanırdım.” Dediğinde bakışlarımı karşımdaki öğretmene çevirdim.
“Şekerim orijinal Adanalılar sarışın ve renkli gözlü olurlar. Bakınız Ezgi kuşumda benimle aynı özelliklere sahip.” Dememle,
“Ama o muhacir. Ondan öyle.” Vay vay vay hanım kızımız nelerde biliyormuş.
“Evet Ezgi kuşum Muhacir ama ben orijinal Adanalıyım. Senin bahsettiğin özellikler dışarı şehirlerden buraya çalışmak için gelenlerin özellikleri. Yani bu düşünce tamamen yanlış bilgi.”
“Nasıl yani?” merak mı desem yerme mi desem anlayamadım bu hocayı.
“Orijinal Adanalılar benim gibi olur. Ben de yedi kuşak Adanalıyım.”
“Ama sen çok kibar konuşuyorsun.” Ulan hepsinin dikkati bana yoğunlaştı.
Neyse bende anlatayım bari nede olsa öğrenmek ayıp değil. Biraz amme hizmeti olacak ama napim.
“Nasıl konuşmamı isterdin?”
“Şiven yok!”
“Bizde şive adamına göre.” Dediğimde şok olarak bana baktı.
Yok anam bugün benim yıldızım kimse ile uyuşmuyor.
“Hıh Allahın Adanalısı!” dediği an resmen beynimde şimşekler çaktı. Evet Adanalıyım ve Adanalı olmaktan bırakın gocunmayı gurur duyuyorum.
Gözlerim alev alev yanmaya başlayınca oturduğum sandalyeden hızlıca doğruldum. Ezgi’nin arkadaşı olması şuan zerre umurum da değil. Kibarlık bitti. Hızla ayağa kalktım o an oturduğum sandalye geriye devrildi.
“Bana baksana sen! Ben şimdi sana Adanalı nasıl olurmuş şive nasıl olurmuş gösteririm Fallik!” deyip o kızın saçını başını yolmak için tam harekete geçeceğim an,
“Şşş çakma Adanalı soğuk bir bardak portakal suyu ver de kendimize gelelim.” Diyen kişi ile sinirim daha çok harlandı.
Başım ve bedenimi sesin yönüne doğru ağır ağır çevirdiğimde, üzerinde polis üniforması olan ama bizim polislerin üniforması olmayan birini gördüm. Gözlerinde Ray-Ban gözlükler ile sırıtarak bana bakıyordu.
Kaşlarımı derince çattım ve elimi kaldırıp işaret parmağım ile kendimi göstererek,
“Bana mı dedin?” diye sordum. Birazdan hacamat edeceğim meftaya.
“Evet sana dedim çakma Adanalı.” Yanındaki adama döndü, ki oda aynı onun gibi üniformalıydı. “ Hiç sarışın Adanalı olur muymuş olsa olsa kırması, olur çakması olur.” dediğinde benim yeşil gözlerim kararıp, başımın tepesinden dumanlar yükselmiyorsa bende Hazel değilim.
“Evet evet olmaz.” Diyerek standın oraya geldim. Ezgi arkamdan,
“Sakin ol Hazel.” Dedi. Biliyordu ki birazdan buradan kan dökülecek nafile bir çaba ile beni uyarıyordu. Oğlum benim Gozanlı damarım atmış bir kere.
Sıktığım meyve suyunu bardağa boşaltıp içine bolca buz ekledim. Bardağı elime alıp ona uzatıyormuş gibi yaptığımda yüzünde alaylı gülümseme ile bana baktı. Beni sindirdiğini düşündü ama yanıldığını iki saniye sonra acı şekilde anlayacaktı.
Biranda bardağı ona vermeyip suratına fıcıtı verdim.
“Sana şimdi çakma Adanalı nasıl olurmuş gösteririm oğlum. Seni şimdi nasıl hacamat ediyorum oynat da gör?” diyerek atik bir hamle ile standın üstünden atlayıp polisin üstüne atladım.
İki elimle saçlarını çekiştirmeye başladığım da kısa biran dona kaldı. Ve hızlıca bir elini belime doladı diğer eli ile saçındaki elimi çekmeye başladı. Ama nafile bir çabanın içindeydi. Çünkü ben saçlarına tabiri caizse vantuz gibi yapışmıştım.
“Ne yapıyorsun kızım. Kendine gel. Ben Baş Komiserim. Atarım seni içeriye.”
“Benim ülkemin polisi dururken sen nasıl beni içeriye atabilirsin ki? Ben koskoca Korkmazer’lerin Hanım Ağasıyım oğlum! Hem ben sana daha Adana misafirperverliğini göstereceğim.”
Ben can havli ile deli gibi saçını yolarken oda beni üstünden çekmeye çalışıyordu.
Dur Hazel, yapma Hazel diyen onlarca ses vardı ama bir kere atmıştı Gozanlı damarım hırsımı almadan asla durmazdım.
En son ani bir güçle saçını çektiğim elimi tutup geri çevirdi ve belimde sabitledi. Göz göze burun buruna geldik. Sinirden kıpkırmızı olmuş, burun buruna, dudak dudağa haldeyken nefes nefese ve kızgın gözlerle birbirimize bakıyorduk.
Lan ne oluyor diyorum içimden. Azıcık, çok değil bir milim daha yaklaşsa dudakları dudaklarıma değecek. Ben garip bir düşünce seline kapılmışken, biri beni can hıraş çekip aldı Baş Komiserciğimin kucağından.
Ne!
Çok yakışıklı breee goç goç maşallaaahhh diyen iç sesime sus diye çemkirdim. Ben adım adım Baş Komiserimden uzaklaşırken elim kolum hala ona uzanmaya çalışıyordu. Ama uzanamıyordum. İç sesim olan keko Ahmet düşmaaa Ahmet düşmaaa diye çemkiriyordu.
Sahi beni kim çekti lan geriye?
“Çattık belaya kızım sen nasıl bir şeysin? Maymun gibi yapıştın resmen!”
“Ne var bee. Mal değneği, sen kimsin ha sen kimsin ki bana böyle ithamda bulunuyorsun.” Kahretsin ki hala beni çeken kişinin kıskacından kurtulamamıştım.
“Bırakın ulan beni, malamat edeceğim şu çakma polisi. Giymiş üstündeki bayrağına gurban olduğum üniformanın kostümünü Baş Komiserim diye ortalıkta hava atıyor.”
“Hop hop ağır ol küçük hanım. Karşında KKTC’nin Baş Komiseri duruyor.”
“Senin karşında da Gozanın Korkmazer Aşiretinin Hanım Ağası duruyor! Seni şurada bir silkelerim sittin sene gendine gelemen! Bırakın ulan beni! Gafasına bir vurayım da Salbaşı karpuzu gibi ikiye ayırayım, hiç olmazsa gındırık kalan yerden beynine oksijen gider!” ben otomatiğe bağlamış sinirden saydırmaya devam ediyorum. Hava zaten olmuş 55 derece bendeki sinir ile oldu 110 derece.
“Kızım kendine gel ne biçim konuşuyorsun sen.” Adam şok olarak bana bakıyordu.
“Sen kime kızım diyorsun malamat ederim lan seni!”
“HAZELLLLLL derhal kendine gel!” sözü ile Sabancı camisinden değil de benim beynimde essselaaaaa okunmaya başladı.
Anında durdum ben durunca beni sıkıca tutan kişi bıraktı. O an baktım ki beni Baş Komiserciğimin kucağından çekip alan Emre dingiliymiş.
Babamın sesi ile üstümü başıma çeki düzen verip en şirin halimle babama döndüm. Şimdi bittim ben!
“Efendim babacığım.” Babam benim değişen konuşma şeklim ile tek kaşı havalandı.
“Baş Komiserim. Kusura bakmayın bir yanlışlık olmuş.” Diyen babama,
“Ruh ve Sinir hastanesine bir gösterin!” deyip arkasını dönerek gitti Baş Komiserciğim.
Ben hülyalı hülyalı giden Baş Komiserimin arkasından bakarken,
“Sen Korkmazer’lerin gelecekteki Hanım Ağasısın! Bu ne hadsizlik.”
“Ama babacığım.”
“Başlatma babana! Derhal işinin başına dön yoksa bu stant bugün buradan akşamı görmeden kalkar.”
“Töve dinime imanıma tövbe, bir daha kimseye sataşmayacağım aha buna şu dingil Emre’de dahil.” Yer mi Anadolu çocuğu tabi ki yemedi!
Başını sağa sola salladı kendince bir şeyler mırıldandı sonra Emre dingiline döndü.
“Emre gözün üstünde olsun.”
Yav hayır yav hayırrrrrrrr…….