2. Bölüm / Hazel Hanım Ağa’m diyeceksiniz!

3006 Words
2. Bölüm / Hazel Hanım Ağa’m diyeceksiniz! Hazel Korkmazer. Gözlerim yıllara meydan okuyarak hala dimdik ayakta duran ahşap konağımızın kapısına iliştiğinde, beni doğduğum günden beri büyüten kadının yorgun ve özlem dolu gözleri ile keşişti. Ceren’im annemin vefatından sonra beni büyüten o vefalı kadın. Gözleri gözlerime değdiği an ciğerimde bir yerin derince sızladığını hissettim. Kim kanından olmayan birine böyle güzel bir özveri ile annelik yapardı ki, o yapmıştı. Hem de babamın ondan böyle bir talebi olmamasına rağmen. Hızlıca araçtan indiğim gibi koşarak ona sarıldım. Evet, ben anne sevgisi veya anne kokusu nedir bilmezdim ama Ceren bana sanki annemmiş gibi hissettiriyordu. Yaşlanmış yüzü kırışıklarla dolmuştu. Altında Kozan’ımıza ait şalvarı, üzerinde allı pullu mor bluzu ve başındaki oyalı yazması ile sardı beni. Bana sarıldığı an öyle bir ağlamaya başladı ki dayanamadım bende onunla ağlamaya başladım. “Kızım yavrum Hazel’im.” Dediğinde hem ağlıyor hem de nerem denk gelirse oramı öpüyordu. Biraz geri çekilip dolgun yanaklarına öpücüklerimi kondurdum. “Ağlama Ceroş’um dayanamıyorum.” Dediğimde o benim gözümün yaşını siliyordu bende onun. Biraz daha beni öptükten sonra, “Hadi kızım gel sofra hazır. Çok zayıflamışsın.” Yarı kızgın çıkarttığı sesi ile hemen elimi tutup beni konağımızın içine çekiştirmeye başlamıştı. Arkamızdan babam ve Yahya amcamda girmişti. Aslında Yahya amcamın iki ismi vardı. Yahya Hamza Karakoç. Ama ben yeni yeni konuşmaya başladığımda ona ‘yaya’ demişim dilim dönmemiş işte ondan sonra hep Yahya ismi ile seslendim. Konağa adımımı attığımda konağımızın kendine has ahşap kokusu burnuma ilişince hasretle soludum. Akabinde gözlerim hemen yemek masasındaki şaheser yemeklerimize kaydığında iştahla masaya baktım. Hızlıca lavaboya girip elimi yüzümü yıkadığım an hep birlikte masaya geçtik. Babam çoktan oturmuş beni bekliyordu. Yahya amcam ve Ceroş’um da gelince elime hemen yufka ekmeğimizi aldım. “Kızım sakince ye.” Diye beni uyaran babama kocaman gülümseyip yavaş yavaş (!) Yemeğimi yemeye başladım. Her şeyden tabağıma doldurup tadına vara vara yedim. Ceroş’um ise eline kaşığı bile almadan bana bakıyordu. Sanki ben yedikçe o doyuyordu. Bende ona takılmak istedim. “Yahya amca karını bu gece kaçırıyorum.” Diyerek Yahya amcama baktım o ise bu dediğime gülümseyerek kafasını salladı. Oley be bu gece Ceroşumun koynunda uyuyacaktım. Her İspanya’dan dönüşte yaptığım gibi. Yemeklerimizi keyifle yedik midem artık tıka basa doluydu. Diğer personellerimiz masayı toplarken Ceroşum ile ben terasa çıkıp oradaki sedirlere oturduk. Avlumuzda küçük bir süs havuzu vardı. Etrafında ise tavuklarımız, hindilerimiz ve süs horozlarımız dolaşıyordu. Başımı Ceroşumun dizlerine koyduğumda şefkatle saçlarımı okşamaya başlaması bir olmuştu. Sakince saçlarımdaki şefkatli dokunuşları hissederken de etrafımı süzüyor özlemimi bir nebzede olsa bastırmaya çalışıyordum. Ben memleketimden toprağımdan hiçbir zaman bu kadar ayrı kalmamıştım. Taşına toprağına kurban olduğum canım memleketim. Rabbim izin verdiği sürece kısa süre sonra gelip bir daha hiçbir şekilde memleketimden bir gün bile olsa uzaklaşmayacaktım. “Kul hayal kurarken kader gülermiş” bilemedim… Kahvelerimiz gelince oturdum ve Ceroşumla sohbet ederek içtik. Sonra yol yorgunluğum bastırınca biraz dinlenmek için odama çıktım. Valizlerimi odama taşımışlar ve dolabıma yerleştirmişlerdi. Bende hızlıca bir duş alarak yatağıma girdim. Adana’da bu nisan ayında bile terliyorduk. Ne kadar zaman geçti bilmiyorum ama yatağımın bir kısmının çökmesi ile Ceroşumun geldiğini anladım. Bana sıkıca sarıldı. Bende başımı göğsüne sokup uyumaya devam ettim. Erkenden uyuduğum için sabah da erken saatte kalkmıştım. Ceroş yine benden de önce davranmış olmalı ki yanımda yoktu. Sıcaktan saçlarım enseme yapışmıştı. Hal böyle olunca tekrar duşa girdim. Üstüme beyaz bir tişört başıma bir yazma altıma şalvarımı çekip ayağıma da terliklerimi giydikten sonra aşağıya indim. Evet terlik giydim bu Adana sıcağında spor ayakkabı giyip yanacak değildim ya. Ceroşum sacı yakmış yoğurduğu hamurları beze yapıyordu. Yanağında öpüp yanına oturdum. “Günaydın hayatımın aşkı.” Dediğimde, “Deli kız sana da günaydın.” Dedi. Ceroşumun una bulanmış hallerine bakarak elime evriyeci aldım. O açtı ben pişirdim ve basma peynirimiz ile sarıp sıkmaları yaptım. Evet, ben anne kokusu nedir bilmeden büyüdüm ama Ceroş bana anne olmuştu. Bu yüzden ondan sevgide öğrendim genç bir kızın öğrenmesi gereken yemekleri de. O bana hevesle öğretti ben dikkatle öğrendim. İşlerimiz bitince babamın da gelmesi ile masaya oturduk. Bir güzel sıkmaları yiyip kaçak çayımızı içerek keyfini sürdüm. Saatin farkına vardığımda babama baktım. Ezgi’nin otogara gelmesi an meselesiydi. “Babam Ezgi otogara girmek üzeredir. İzninle onu almaya gideceğim.” Dedim. Babam ve Yahya amcam birbirine dikkatle, daha doğrusu tedirgince baktı, akabinde, “Korumalarla git kızım.” Dedi en sonunda. Korumalar ne alakaydı. Burası bizim topraklarımızdı kim bana zarar verebilir ki? “Hayırdır babam? Bir sorun mu var?” dediğimde bir babama bir Yahya amcama bakıyordum. Vardı bir şeyler hallerinden belliydi. “Geçen bir ihale için birilerinin canını sıktım kızım. Tedbiri elden bırakamam.” Başımla babamı onayladım. Babamın her girdiği ihaleyi alması rakiplerimizin canını sıkıyordu. Çünkü babam ihaleye hak ederi kadar teklif sunuyordu. Diğer katılımcıların uçuk meblağlarından dolayı doğal olarak ihale bize kalıyordu. Bu yüzden babam ne zaman bir ihaleye teklif verse oradaki iş adamları kazanamayacaklarını çok iyi biliyorlardı. Bu da onların biraz kötü yola başvurmalarına sebep oluyordu. Hiç unutmuyorum bir keresinde babam yine bir ihaleye gireceğinde rakipleri beni kaçırmaya çalışmışlardı ama Yahya amcam beni okula götürmekle görevli olan şoförümüzün korkudan terlemesi ile şüphelenmişti. Adamı sıkıştırarak mevzuyu öğrenmesi ile ben de kurtulmuştum. Aklıma gelen anlık hatıra ile gözlerimi yumup açtım. Küçük bir çocuğu kaçıracak kadar namertlerdi. “Ezgi ile görüş onu ailesinin yanına bırak ve sonra eve gel kızım. Sanki biraz paslanmış gibisin. Biraz pasını silkeleyelim.” Dediğinde güldüm. O kaçırılmaya teşebbüs olayından itibaren babam kendimi korumam için savunma dersleri aldırmaya başlamıştı. On yedi yaşıma girdiğimde ise silah talimlerine başlamıştım. Her türlü silahı söküp takıyor ve hedefi genelde tam on ikiden vuruyordum. Babamda hedeflerini her zaman tam on ikiden vuran bir askermiş zamanında Kıbrıs Gazilerindendir kendisi. Bunları neden öğreniyorum diye sorduğumda babam bana, “Benden sonra bu toprakların Hanım Ağası sen olacaksın. Kendini savunmayı da silah kullanmayı da en az benim kadar bilmen gerekiyor ki oturacağın ağalar masasında herkes seni hanım ağa olarak bellesinler.” Demişti. Aslında babam ta o zamanlardan benim buralara sahip çıkacağıma emindi. “Çok gecikmem babam Ezgi zaten yol yorgunudur.” Dediğimde ayağa kalktım ve odama çıktım. Sacın isinden dolayı tekrar duşa girdim. Bu sefer sarı bir tişört koyu renk bir kot ayaklarıma da bembeyaz converslerimi geçirip sarı saçlarımı atkuyruğu yaparak aşağıya indim. Dışarı çıktığımda üç araç hazır beni bekliyordu. Araca binip harekete geçtik. Kozan’ın merkezi zaten çok büyük bir yer değildi. Bu yüzden otogara varmamız üç beş dakika bile sürmemişti. Araçtan inerek sağa sola bakmaya başladığımda gözlerim Farsak güzeli olan arkadaşım Ezgi’yi anında buldu. Elinde valizi ile beni bekliyordu. “Vay vay Ezgi ablam hoş geldin!” dedim Sefo’nun şarkısına ithafken. Ezgi ise esprimi anında kapmış gülerek bana bakıyordu. Yüzündeki gülümseme yanaklarından taşıp ela gözlerine ulaştığında ikimizde koşmak için adım attık. Ama Ezgi koşarken ben kolumdan tutulmuştum. Hırsla başımı çevirdiğimde yeni güvenlik ekibimizden olan bir arkadaşımız kolumu tutma gafletinde bulunarak beni engellemişti. “Hayırdır bilader?” deyip sinirle göz kırptım. Anında kolumu bırakmıştı. Bende o adamı es geçip Ezgi’me sarıldım. Resmen deliler gibi bir sağa bir sola sallanarak sarılmaya devam ettik. Aklımdan geçenleri dilime dökerek, “Bacımm bacımmm, gül yüzlü bacııımm.” Diye t****k’u esir etmiş olan vidodaki teyzeler gibi söylenince Ezgi anında anlayıp o da oyunuma uydu ve beni taklit etti. Ne de olsa gece sabahlara kadar sosyal medyada bir birimize milyonlarca komik reelseler atıyorduk. Bu yüzden sosyal medyada olan her şeyden haberimiz vardı. Geri çekildiğimizde az önce kolumu tutan şahsiyet kocaman gözlerle bize bakıyordu. Güvenlik ekibimizin başında olan ve benim tek tanıdığım benden beş yaş büyük olan Ahmet abiye baktım ve yanına yaklaştım. Kulağına iyice yanaşıp az önce kolumu tutanı göstererek, “Ahmet abi şu gelmesin. Hele bizimle aynı araca mümkünse hiç binmesin.” Dedim. Ahmet abim benim rahatsızlığımı anlamış olacak ki onun elindeki anahtarı alarak şoför koltuğuna yöneldi ve onu diğer araca yönlendirdi. Onu engellediğimi anladığı an bana sinirle baktı. Ay hoşt sen kimsin de bana öyle bakıyorsun! Öldürücü bakışlarımı bir süre yüzünde tuttuktan sonra başımı çevirdim. Onu umursamadım ve aracımıza bindik. Onlarda valizi bagaja koymuşlardı zaten. Maksadı her ne olursa olsun bana dokunamazdı. Kimse dokunamazdı. İstemediğim veya tanımadığım hiç kimse bana asla dokunamazdı. Dokunmasındı işte! Ezgi gerginliğimi anlamış olacak ki tekrar sarıldı. “İspanya’da yanmışsın kızım.” Dediğinde ona baktım. “Ağrı’ya güneş uğruyor mu aşko? Ben İspanya da güneşin altında dağ bayır dolanıyorum. Ama sen hala kaymak gibisin Maşallahhh.” Deyip yanağından bir makas aldım. Tabi ki sarı tenim İspanya’dan nasibini almıştı ama Ezgi kuşum hala kar gibi bembeyazdı. Onunla Feke’de yeni açılan cam terasa çıktık. Feke’nin yeni belediye başkanı genç biriydi. Bu yüzden başkan güzel şeylere imza atıyordu. Ahmet abiye az geride durun lütfen dediğimde beni ikiletmedi ve geri çekildiler. Bizde terasa geçip kahve söyledik. Kozan ve Feke’de isek muhakkak menegiç kahvesi içerdik. Ezgi kahvaltı istememişti. Otobüs tutmuş olmalıydı. Midesi ve bünyesi oldukça hassastı. “Yarın Kortej yürüyüşüne yetişelim.” Dediğinde başımla onayladım. Menengiç kahvelerimizi içerken, “Bu sene dünya genelinden turistler gelecekmiş. Özellikle Asya ülkeleri.” Dedim. “Birçok kardeş ülkenin bürokrasisini davet etmiş Zeydan başgan.” Dedi. Gülerek. Evet bizim başganımız tam bir Adanalıydı. Dobraydı olaylara bodoslama dalardı. Ne demiştik Adana’lıg Allah’ın adamıyıg. “Bu sene on üçüncü senesi olacak kızım. Tüm dünya yavaş yavaş bu festivalden haberdar oluyor.” Dediğimde canım memleketimin dünya çapında tanınacak olması gururumu okşuyordu. Kahvelerimiz bitirince Ezgi’nin kapanmakta olan gözlerine dayanamadım ve kalktık. Onu köyüne bırakıp tekrar Kozan’a döndük. Yol uzun değildi ama virajlı olduğu için sersem halde oluyordum. Eve girdiğimde babam beni gördü. “Hadi üzerini değiş ve dışarıya gel.” Diyerek çıktı. Oda takımlarını çıkarmış, altına siyah şalvarını giymiş üstüne beyaz gömleği başında ise kasketi ile tam Gozan’lı olmuştu. Bende hemen üst kata odama çıkıp üzerimdeki kotu çıkarmış şalvarımı giymiş üstüne bos bol bir tişört giymiştim. Gülmeyin ya bizim orijinal halimiz bu. Alta şalvar üzerimize tişört. Ne bekliyordunuz bacımmm, sporcu taytı ve sporcu sutyeni giyip öyle mi çıkacaktık dışarıya. Ee şey çıkmaya çıkardık ama anlımızın ortasında bir delik açılması da on saniye sürmezdi. Şaka yapıyorum tabi ki babam asla ne bana ne ablalarıma karıştı. Bizde Kozan’daysak bu tarz giyiniyorduk dışarıdaysak canımızı ne istiyorsa onu. Tabi her şeyinde bir sınırı vardı. Gün sonunda biz Korkmazer’leri temsil ediyorduk. Neyse başıma masmavi çiçekli oyalı yazmamı bağladım ve aşağıya indim. Babam beni böyle görünce gülmeye başladı. Bir de sabah kolumu hadsizce tutan adam! Sinirle şöyle bir üstüme baktım. Ee babam haklı gerçekten çok komiktim bende güldüm. O adamı umursamadan babama yürüdüm. Babam bir masanın yanında duruyordu. Üstünde dört çeşit silah ve bu silahlar parçalara ayrılmış şekilde duruyordu. Babamın elinde ise bir kronometre. “Üç iki bir başlaaa!” dediği an fırlayıp silahı elime aldım ilkini taktıktan sonra diğerlerine geçtim. Son silahı da birleştirip masaya hızlıca bıraktığım an babam yüzünde memnuniyetsiz bir ifade ile bana baktı. “1 dakika 58 saniye!” dedi. “Paslanmışsın.” Dedi söylenerek. Arkasını bana döndü ve “Birde atışlarına bakalım.” Dediğinde onu takip ettim. Silahı elime alıp hedefleri o sinirle vurmaya çalıştım. Neden sinirliydim bilin bakalım o gereksiz elaman bana yine gülüyordu. Şey şöyle gıcık bir gülümseme vardı yüzünde. Hani çocukken arkadaşlarımız yapamaz ki yapamaz ki der ya onun gibi bakıyordu ve bu beni deli ediyordu. Ve ben hedeflere odaklanamadığım için vuramadım. Yani tam on ikiden vuramadım. Babam bana olmadı der gibi başını sallayınca daha çok sinirlendim ve hüsranla şalvarımın paçalarını çekiştirip yere çömeldim. Resmen tarlası yanmış emmi gibi efkârla yere oturunca Yahya amcam, “Bir cugara veremde tam olsun mu hanım ağam?” deyince benim efkâr sürem anında bitti ve şen bir şekilde kahkaha atmaya başladık. “Hadi kalk hanım ağam tekrar silah başına.” Deyince ayağa kalktım. Ve babam masadaki silahları geri parçaladı. Babamın silahları bu kadar iyi kullanmasının sebebi elbette sadece merak değildi. Babam arada sırada silah ticareti ile de ilgileniyordu. Bunu ablalarım bilmez ben biliyordum. Çünkü geleceğin hanım ağası olacağım gibi şirketlerimizin CEO’su da ben olacaktım. Tüm para akışlarımızı bilmesem de az buçuk biliyordum işte. Babam tekrar başla dediği an hızla elime aldım. Bu sefer ellerim bir faklı hızlandı ve bir dakika otuz saniyede bitirdim. Elimdeki son silahı bırakmadan hedefte bulunan şişelere ateş ettim. Bu sefer her atışımla uzak menzilde olan şişeleri patlattım. Babam yanıma gelip kocaman sarıldı. “Sen Korkmazerlerin gördüğü gelmiş geçmiş en iyi Hanım Ağası olacaksın kızım.” Diyerek beni önere etti. Ceroş’un içerden çıkıp, “Hadi beyler mangal ve etler hazır sizi bekliyoruz.” Deyince bahçemizde kurulmuş masamıza geçtik. Bilirsiniz ki Adana, Adana kebabıyla meşhurdur ama Kozan’ın bir ciğer kebabı vardır ki tadını başka hiçbir yerde bulamazsınız. Yahya amcam mangalın başına geçince tabağıma mezeleri ve salataları almış elimde yufka ekmeğim ile Yahya amcamı bekliyordum. Ailecek mutlu bir şekilde yemeğimizi yedik çaylarımızı içtikten sonra ben uyumak için odama çıktım. Bir güzel duşumu aldıktan sonra pijamalarımı giyerek yattım. Saat kaçtı bilmiyorum ama babamın telaşla Hazel Hazel sesi ile gözlerimi açtım. Karşımda babam avcı giysileri ile imdik duruyordu. “Hadi çabuk kalk.” Dediğinde yatağımdan yalpalayarak çıktım. “Ne oldu ne oldu.” Diye mal gibi etrafıma bakıyordum ayıkamamıştım. “Al şunları giyin aşağı in.” “Baba ya ödüm koptu.” Dedim “Kalk kızım işimiz var.” Deyince elindekileri alıp hızlıca giyindim elimi yüzümü yıkayıp saçlarımı topladım ve aşağıya indiğimde daha gün doğmamıştı. 4x4 jeepe bindim. Bir saat kadar patlayan barajın tarafına yol aldıktan sonra İnderesi Yayalası’na çıkmıştık. Buraya neden geldik elbet biliyordum avlanacaktık. Ama babam buraya pek gelmezdi daha doğrusu sevmezdi İndere köylüsünü. Araçtan inip tüfeğimi omuza astım. Diğer fişeklerin takılı olduğu kemeri belime alıp belime sardım. Dün iznim olmadan kolumu tutan korumamız şuan bana hayalet görmüş gibi bakıyordu. Ona yine hayırdır bilader bakışımı attım ve babamın peşine düştüm. Ve dağın zirvesine doğru atik adımlarla babam ile birlikte çıkıyorduk. Bu adamı sevmedim bir şey vardı ve ben bu adama gıcık oluyordum. Buraların rakımı 1890 metreydi ve biz araçtan indikten hemen sonra dağa tırmanmaya başlamıştık. Keskin ve baskın oksijen ciğerlerimi dolduruyordu. Kulaklarımda da basınçlar oluşuyordu. Dağın zirvesine çıkıp bir kayanın ardında pusuya yattık. Yılın bu zamanlarında yöre halkı hep yaylaya çıkardı. Hasat edecek ürünlerini ekerler, arıcılar ise kovanlarını yerleştirirdi. Ve tüm bunlar domuzlar için lezzetli bir öğün olurdu. Birkaç saat oyalanıp birkaç el ateş ettikten sonra babam üç tane domuzu vurmuştu. Bende bir tane. Ne zaman nişan alsam o korumanın bakışlarını üzerimde hissediyordum. Sevmedim bu adamı ben sevmedim. Onu görmezden gelerek dağdan indik ve Hasançavuşlar köyüne geldik. Bizi gören köy halkı evlerine kahvaltıya davet edince babam da kabul etti. Açıkçası çok şaşırdım neden mi dedim ya babam bu yöre halkını pek sevmezdi. Her zaman dağ adamı hasta eder sağ adamı derdi. Yaylaya özgü hazırlanmış kahvaltı sofrasına oturduk. Bir süre sonra sofra toplanmış babam evine konuk olduğumu adama bakarak, “Anlat Hasan Efendi ne dolaplar çeviriyorsunuz yine.” Diye saf kinaye ile babam sorunca, adam yerinde huzursuzlandı ve bana hoşnutsuzca bakarak. “Ağam avratların yanında konuşmak olmaz.” Deyince babamın tepesinin tası attı. “Höşt ulan avrat dediğin senin gelecekteki Hanım Ağan daha ben sağ iken sen Hanım Ağana böyle laf ediyorsan ciğerini deşerim senin.” Diye kükreyince, “Affet ağam hanım ağamızı uzun zamandır görmedim tanıyamadım.” diye gevelemeye başladı can korkusu ile. “Hasan konuş yoksa ben burada kıyamet kopartırım.” “Ağam dede malımıza çökmüş Eskikurt Mehmet. Bizde malımızı geri aldık.” Dediğinde babam elindeki çay bardağını sertçe yere vurdu. “Sen beni salak mı zannedersin bire melun! Senin kardeşin ederi karşılığında Mehmet’e efendiye satmadı mı? ha? Sen de muhtarı azaları ikna etmişsin tapu kadastroyu çağırıp bu arsaları senin gibi gösterip yeni tapu çıkartarak adamın tapulu malına el uzatmadın mı?” dediğinde babam silahını çekmiş Hasan efendinin anlına dayamıştı. Adam köpek gibi korkuyordu ama köpek gibi de havlamaya devam etmekten geri durmuyordu. “Orası ata toprağımız bizim.” Dedi dişlerini sıkarak. “Ulan seni sikerim Hasan! Sen benim lafımın üstüne laf mı söylüyorsun. Derhal gidip tapu iptali yapacaksın adamın tapusunu geri vereceksin. Bir de devletin açtığı yolu sürüp adamın evine gidecek yolu kesmişsin. Hayırdır ulan sahipsiz köyde değneksiz mi geziyorsun. Sen kimsin lan baban olacak kancık gibi onun bunun tarlasına mı çökeceksin.” Diye gürleyince buraya neden geldiğimizi anlamıştım. Eskikurt Mehmet Adana ve Kozan’da hatırı sayılan biriydi. Adam emekliliği için yayladan yer almak istemişti ve şanssızlığı olarak bu adamın kardeşinin arsasını almıştı. Severdim Mehmet amcayı dört tane pırlanta gibi evladı vardı. Yoktan var etti tüm servetini. Çocukları da babasının emeğine sahip çıkıp işlerinin başına geçmişlerdi. Şuan Adana ve Kozan çevresine damlama sulama ilaçlama işi ve Adana Sarıçam’da İnşaatları vardı. Sözlerinin ardından durmaları ve kaliteli işleri ile Adana halkının gönlüne girmişlerdi. Mehmet amca da işini evlatlarına emanet ettikten sonra emekliliğini sakin bir yerde geçirmek istemişti. Ve bu namertler ile yolları kesişmişti. Nasip.. “Toprak bizde namustur Adnan Aga” diye hadsizce bağırınca babam yüzüne yumruğu indirdi. “Yahyaa!” diye gürledi. “Buyur ağam.” Dedi babamın arkasında duran Yahya amcam. “Derhal Mehmet beyin evinin yolunu açın. O tapuyu iptal ettirin adamın tapusunu geri verin. Ve …” durdu bir nefes çekti. “ Hasançavuşlara gelen suyu kesin! Bakalım bu kış ne yiyip ne içecek bu kancıklar.” Dediğinde Hasan Efendi dehşetle bakıyordu. “Yapma ağam.” Diyordu. Artık köpek gibi havlamıyor babamın paçalarına yapışmış yalvarıyordu. “Ulan adam sizin köyünüze kendi elleri ile cami yaptı. Hangi birinizin anlı bir camide secdeye değmişti. Siz adama bir yudum suyu çok gördünüz. Yine de size sırtını dönmedi. Ama bu yaptığın kabul edilmez! Yahya buraya adamları bırak eğer ki göreyim duyayım bunlar bir cahillik edip Mehmet beyi rahatsız ediyor. O zaman yakın bu köyü.” Dediğinde evden çıkarak aracımıza bindik. “Şu köpeğe bak lan kendini bir bok sanıyor.” Diye söyleniyordu babam. “Bak kızım karşına böyle köpekler çıkacak asla tedirgin olmayacak ve korkmayacaksın. Sen bu topraklarda kadın Hanım ağa olarak zaten bir sıfır yenik başlayacaksın ama ben seni dimdik yetiştirdim. Karşına bunun gibileri çok çıkacak sakın geri adım atma ikinci hakaretine yeltenmeden çıkar silahını sık ayağına baktın hala havlıyor vur anlının ortasından! Sakın çekinme sakın korkma! Sen Korkmazerlerin Hanım ağası Hazel Hanım Ağasın! Bu ayki cimmatta seni varisim olarak göstereceğim.” Dediğin de babamı dikkatle dinledim. Haklıydı. Karşıma birçok böyle şerefsizler çıkacaktı. Korkaksam ve ya korktuğumu anlarlarsa beni hafife alırlar. Dimdik duracaktım. Babamın, atamın ismini anlımın akı ile temsil edecektim. Çok az kalmıştı iki üç aya topraklarıma temelli dönecektim ve hem ata topraklarıma bakacaktım hem de Hanım ağa olacaktım. Hazel Hanım Ağa… Dedim ya kul plan kurarken kader gülermiş diye. Ben tüm planlarımı canım memleketim için kurarken bundan sonra yiyeceğim ekmeğimin başka ülkede olacağını nereden bilebilirdim…
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD