1. Bölüm / Hazel.
Ben Hazel, Hazel Korkmazer!
Adanalı narenciye kralı Kozan’lı Adnan Korkmazer’in dört kızından en küçüğüyüm.
Kötü kaderim mi yoksa talihsizliğim mi bilmiyorum ama annem beni doğurup, bana nefes verdiği ilk an kendi yaşamı ellerinden kayıp gitmişti. Aklım başıma geldiği anda ilk düşündüğüm şey annemin katili ben miyim soruları ile bir süre boğuştuğumdu. Ama babam bunu hiçbir zaman bana hissettirmedi. Beni dizlerine yatırıp saçlarımı sevdiğinde her seferinde ‘ Sen bana annenin emanetisin cennet kokulum’ sözleri belki olmasaydı kendimi bu düşünceye çoktan inandırmış ve hayatımı mahvetmiş olabilirdim.
Beni evimizin kâhyası Yahya amcamın karısı Ceren teyzem büyüttü. Ablalarım ile aramızda yaş farkı oldukça fazlaydı. Annemin kadınsal rahatsızlığı baş gösterdiğinde etrafındaki büyüklerin bir çocuk daha doğurursan rahmin toparlanır sözüne inanan hiç görmediğim kokusunu bile bilmediğim annem tekrar hamile kalıyor.
Evet annemin beni doğrunca var olan kanamaları bitti çünkü ben doğduktan birkaç dakika sonra annemin doğum kanamalarını durduramayan ebeler annemi hastaneye yetiştirirken bu hayata olan gözlerini yummuş.
Yani annem son nefesini verdiği anlarda ben bu dünyadaki ilk nefesimi almaya başlamışım…
Beni Ceren teyzem ve ablalarım büyütmüş. Belki de hiç anne olamayan Ceren teyzem beni evladı yerine koydu, ablalarımda evcilik olarak oynadığı oyunlarda yavrusu olarak gördü. Bilemiyorum. Ama ben halimden oldukça memnumdum. Evimizdeki herkes benimle ilgileniyordu. Özellikle babam işten geldiği an kucağında uyuyana kadar beni hiçbir zaman yalnız bırakmamıştı.
Evimizdeki ilk yaprak dökümü ise daha ben sekiz yaşındayken en büyük ablam olan Hilal’in İzmirli bir iş adamı ile evlenmesi ve akabinde İzmir’e taşınmasıyla başladı. Ve bunu yaşı yirmi olan diğer iki ablam da takip etti. Ülkü Ablam evlenip İstanbul’a taşındı. Aydan ablam ise evlenip Ankara’ya gitti. Ben on yaşımda iken evde babamla ikimiz baş başa kalmıştık.
Babam bir kez olsun annemin ölümünü bana bağlamadı. “Nasip dedi yaşlılığımda Allahım seni bana nasip etti çiçek kokulum” dedi ve ben babamın bu sözlerine güvenerek Kozan’daki konağımızda yaşamımıza devam ettik.
Babamın ablalarıma nasıl davrandığını bilmiyordum çünkü aklım yavaş yavaş kesmeye başladığında ablalarım evlenip gitmişlerdi. Can babam ise bana resmen bir prenses gibi davranıyordu.
Atalarımız Adana Kozan’daki topraklarını savaş çıktığında bile terk etmemişlerdi. Babamda bu yüzden Kozan’dan başka bir yerde yaşamayı hiçbir zaman düşünmemiş. Babam Korkmazer’lerin yaşayan son erkeği olduğu için Ata toplarına olduğunda fazla düşkündü. Kozan’ın yarısı da bizim desem yalan olmazdı. Çünkü Kozan’daki narenciye bahçelerinin yüzde doksanı bize aitti. Bunun yanı sıra Karataş ilçesinde de oldukça fazla pamuk tarlalarımız vardı. Ve Adana… Akdeniz’in incisi olan Adana’mızda ise semtin en lüks kesimlerinde apartman sitelerimiz vardı.
Narenciyeden elde edilen hasatlar ülkemizin en ünlü meyve suları firmalarına gidiyorken, Karataş’taki pamuklarımız ise yerli birçok tekstil firmalarına iplik için ham maddesi oluyordu. Merkezdeki evlerimizin ise hiç biri satılık değildi. Hepsi kiradaydı. Babam o sitelerden gelen tüm geliri ablalarım ve benim adıma açılmış banka hesaplarına aktarıyordu.
Babamın erkek evladı olmadığı gibi akabinde Korkmazer’lerin yaşayan son erkeği kendisi olduğunu bildiğim için ata topraklarımıza layığı ile bakmak isteği ile dolup taşıyordum. Açıkçası babamın beni de yirmi yaşıma girdiğimde evlendireceğini düşünmüştüm ama bana böyle bir teklifle gelmemişti. Bende babam için ata topraklarımız için Adana Çukurova Üniversitesinde Ziraat Mühendisliği okudum.
Ablalarım mı okumak istemedi veya babam mı onları evlendirdi emin olamıyordum. Üniversite için ilk adımı ben atmıştım. Açıkçası ben babamı yalnız bırakamayacağımı ve benden başka bu topraklara sahip çıkanın olmadığını bildiğimden mesleğimi bu alanda seçmiştim. Babam her zaman olduğu gibi bu kararımda da benim arkamdan durmuştu.
Ah şuan nerede miyim?
İspanya’daki Universidad Catolica San Antonio de Murcia’ daki üniversitede yüksek lisansımı yapıyordum. Bu gurbet ellerde memleketimden ayrı geçireceğim son dört ayım kalmıştı. Çok şükür ki aksatmadan uzatmadan buradan mezun olup köklerimin olduğu toprağıma Adana’ma dönecektim.
Adana’nın benim için bambaşka bir özelliği vardı. Nereye gidersem gideyim memleketimin topraklarına, doğup büyüdüğüm yere döndüğümde kendimi bir tek o zaman huzurlu hissediyordum. Hele son iki senedir İspanya’da olmam benim bu yöndeki düşüncemden bir kez daha emin olmamı sağlamıştı.
Şimdi ise İspanya’daki havalimanında dış hatlar bölümünde elimdeki Adana biletim ile uçağımın kalkmasını bekliyordum. Bu hafta Adana’da dünyaca ünlü olan Portakal Çiçeği Karnavalana yetişmek için zamanın geçmesini bekliyordum.
Arkadaşım Ezgi ile konuşup anlaşmıştık. İkimizde o tarihte o karnavalda olmalıydık. Her zaman olduğu gibi yine birlikte katılacaktık. Ezgi Tuna can arkadaşım kendisi Fen Bilgisi öğretmeniydi. Şuan Ağrı’da görevini yapıyordu. Adana’ya bugün ben, yarın sabaha karşıda o gelecekti. Ezgi Adana Feke’liydi. Onunla yollarımız Adana Kozan Fen Lisesinde kesişmişti. Ve biz o günden beri ayrı şehirlerde olsak da hiç kopmamıştık.
Uçuş saati gelmiş ve uşağa binmiştim. Yaklaşık beş saat sonraları uçağın tekerlekleri Adana Cumhuriyetine indiğinde derince bir nefes aldım. Evet şaşırmadım Adana Cumhuriyeti dedim. Biz Adanalılar için Adana bir şehir değildi Cumhuriyetti.
Uçaktan indiğim ilk anda daha Nisan ayında olmamıza rağmen yüzüme öyle bir sıcaklık vurmuştu ki yemin ediyorum cehennem canım Adana’mın altındaydı. Bu alev sıcağının başka açıklaması olamazdı.
Pasaport işlemlerimi halledip çıkışa çıktığımda babamın arabamıza yaslanıp beni beklediğini gördüğüm anda aylardır canlı canlı göremememin verdiği hasreti ile içim sevinç ve özlem kasıldı. Canım babam hayatımın kahramanı bir seksen beş boyunda ve altmış beş yaşında olmasına rağmen hala çok dinçti. Ee ne demişler eski topraktı. Toprağı sağlamdı. O bir kere Adana’lıydı. Başka söze gerek yoktu bence. Adanalı olmak bir ayrıcalıktı.
Ne demiş eskiler “değiliz herkes gibi sıradan hamdolsun Adanalı yaratmış yaradan.”
Babam hiçbir zaman ben ağayım deyip köşesine çekilmemişti. Bahçelerimizde çalışan ırgatlarımız ile birlikte portakal kasası taşıdığına birçok kez şahit olmuştum. Yaşından dolayı endişe ettiğimde ise hep bana,
“Ayaklarım toprağa değmezse ben yaşayamam güzel kızım.” Derdi.
Babam da babaları gibi kozandaki konağımızda doğmuştu tıpkı ablalarım ve benim gibi. Ben bu konakta gözlerimi açtım ve bu konakta gözlerimi kapatacağımı derdi. Ah keşke bilseydim bu arzusunun kısa zamanda gerçekleşeceğini o zaman dizinin dibinden bir saniye ayrılırmıydım.
Bizim çok lüks evlerimiz de vardı ama Kozan bizim için çok özeldi. Konağımızın üst katındaki balkonundan çıkıp baktığımızda tüm Kozan ve narenciye bahçelerimizi görüyorduk. Özellikle ise tam karşımızda olan Kozan Kalesini.
“Güzel kızım.” Dediğinde elimde valizim ile tam karşısında durup ona seslenmeden izlediğimi fark ettim. Babam kollarını bir kartal gibi açınca valizimi bırakıp koşarak sarıldım.
“Hazelim gönül sızım hoş geldin.”
Burnumu babamın göğsüne dayayıp derince soludum.
“Babam çok özlemişim.” Dedim.
Anne nedir bilmedim ben ama babam bana çok güzel bir baba oldu. Hasretim sonsuzdu.
Adana sıcağının bizi çarpacağını düşünen Yahya amcam araya girerek bizi arabaya yönlendirdi. Arabamıza tam bineceğim sırada bizimle birlikte harekete geçen onlarca adam ve aracı görünce duraksadım. Kaşlarım merakla çatılıp babama baktım.
“Ufak tefek gerekli olan güvenlik önlemleri kızım.” Dedi resmen beni savuşturarak.
Babamın bu konuşması daha çok kuşkulanmama yetmişti bile. Sebebini elbet öğrenirdim.
Aracımız Adana’dan uzaklaşıp Kozan yoluna girince penceremi açıp elimi dışarıya uzattım. Doğup büyüdüğüm bu topraklara âşıktım ben. İçeriye sızan memleketimin kokusu ile yüzümde bir gülümseme oluşmuştu.
“Kızım bu sene festivale bizim firmada stant kuracak.” Diyen babamın sözleri ile penceremi kapatıp babama döndüm.
“Sonunda babacığım.” Diyerek gülümsedim.
Övünmeye gerek yok biz Akdeniz’in en kaliteli portakalları ve mandalinalarını yetiştiriyorduk ve o lezzetli kaliteli narenciyelerimizin meyve suyu fabrikalarına gitmesi içimi burkuyordu.
“Kızım biliyorsun bizim ekstraya ayıracak bir kasa portakalımız bile kalmıyor ki.”
“Ama babam biz Akdeniz’in en kaliteli narenciyesini üretiyoruz. Bizim portakalımız ihracat ile tüm dünyaya dağılabilir. Adımız firmamızın ismi duyulur.”
“Sırf sen bunu arzuluyorsun diye stant kurulmasına onay verdim. Hâlbuki hiç gerek yoktu.”
“Olsun babacım. Bu dünyadaki garibanlar bizim portakallarımızın tadını bilmeden mi yaşasınlar.” Diye sevimlice güldüğümde,
“Kızımmm” diyen babamın sesi ile toparlandım.”
“Ya Adnan agam Gozanlıyım ben Gozanlı. Ne yapayım ben ayağım Kozan topraklarına değdiği anda şivem kayıyor.” Babamın kaşları iyice çatılınca daha çok sinirlendiğini anlıyordum. O benim her zaman prenses gibi yaşamamı istiyordu ama üzgünüm baba kızın Adana Kozanlı.
“Hele bahh bahhh, gara gaşına gara gözüne gurban olduğum.” Deyip babama sırnaştığımda babamın siniri buhar olup uçmuştu ve kahkaha atmıştı.
“Hazelll.” Dedi sesini sinirli tutmaya çalışarak.
“Ya Yahya amca babama bir şey dermisin lütfen. Ben Kozanlı’yım Kozanlı. Tamam babamın piremses kızı olabilirim.” Deyip Yahya amcamdan destek beklediğimde,
“Deli kız.” Deyip güldü.
“Neyse çok acıktım Ceroş bana ne hazırladı?” diye sorarak ortamı değiştirdim.
“En sevdiklerinden kızım.” Dedi Yahya amcam bu şu demek oluyordu. Adana’ya özgü ne kadar yemek varsa şuan masa da hazırdı. Ve yemem için beni bekliyorlardı. Ağzım sulandı resmen. Başımı öndeki iki koltuğun arasından uzatıp Yahya amcama iyice yanaştım.
“Yüssük çorbası yaptı mı?”
“Hıhım” dedi Yahya amcam.
“İçli Köfte?”
“Hıhı.”
“Sıkma?”
“Hıhı”
“Tarhana çorbası?”
“Hıhı.”
“Ispanaklı sini böreği?”
“Hıhı”
“Öfölemeç?”
“Hıhı”
“Kısır?”
“hıhı”
“Ciğer kavurması?”
“Hıhı.”
Ağzım sulanarak sorduğum her soruya benim oyunuma katılarak cevap vermişti Yahya amcam.
“Allahhh beeee” diye çığlık atınca
“Kızım sen orada aç mı geziyorsun?” diye endişe ile sordu babam.
Babamın elimi avuçlaması ile yemeklere kavuşma arzumu kesip babama baktım. Bana öyle derinden bakıyordu ki yüzümde bir buruk gülümseme oluştu.
“Yok babam ya ana yemekleri pek bize uygun değildi.”
“Çok zayıflamışsın kızım.” Dedi babam canı acıyarak.
“Babam mesleğimden ötürü sınıfta ders işlemiyoruz. Dağ taş tarla bayır dolanıyoruz. Her gün neredeyse yirmi bin adım atıyorum. Birde Adana yemekleri yok orada.” Dedim.
“Tamam kızım Ceren Hanım istediğin her şeyi yaptı zaten ama yavaş yavaş ye tamam mı güzel kızım. Geceyi yine acilde geçirmeyelim.”
Kollarımı göğsümde kovuşturup küsermiş gibi omuz silktim. Ne olmuş yanı İspanya’dan her dönüşümde masadaki her şeyi yiyip gecesinde hazımsızlıktan acillik olduysam.
Tamam ya kızmayın evet rezil bir durumdu. Mideme hortum atıp yediğim ne var ne yoksa çıkartmışlardı. Daha çok rezilliğim ise hastaneye yeni atanmış daş gibin olan dohtorcuğum midemden çıkanları görünce şoka girmesiydi. Keşke görmeseydi belki yakışıklı doktorcuğumla aramızda bir şeyler olabilirdi ama adam o kadar şoka girmişti ki resmen kaçıp gitmişti.
Benim gibi zayıf bir kızın bu kadar şeyi yemiş olabilme ihtimali adamı şoktan şoka sokmuştu. Neyse kafamdaki irezil düşüncelerime bir son verip babama baktım.
“Şşşş yakışıklı bahale bana.” Dediğimde babam karakaşlarını çatarak bana baktı.
Adanalılar esmer olurlar algısı tamamen yanlış orijinal Adanalılar açık ten renkli gözlü olurlar. Babam buğday tenliydi gözleri yeşil ama saçları siyahtı. Ben ise ablalarım gibi sarışın açık kumral ve yeşil çimen gibi gözlerim vardı.
“Duydum ki Kadirli’li Hamzet ağanın kızı sana yanıkmış. Alak mı sana hı ne diyorsun gadasını aldığım.” Dediğimde babam bana öyle bir şiddetle döndü ki bedenimi geri çekip sırtımı araba kapısına yaslama gereksimi hissettim.
Tamam okayyy babamın can damarına bastım.
Şöyle bir duruma sahibiz, Kozanlılar ile Kadirliler ezeli iki düşman gibilerdir. Her ne kadar ikisi de Adana’nın ilçesi olsa da asla anlaşamazlar. Aralarındaki husumet Galatasaray Fenerbahçe gibiydi.
“Hazel!! Derhal kendine gel!” dediğinde gülümsedim hemen yanına bir kedi gibi sırnaşıp başımı göğsüne dayadım.
“Biliyorsun benim tenime de kalbime de annenden başkası haram!” babamın anneme olan sevdasını tüm Adana Kozan şahitti.
Annemden sonra babamın tekrar evlenme niyeti olmamıştı. Hatta seçkin bir iş adamı olmasına rağmen katıldığı hiçbir toplantıda hiçbir kadınla yan yana bile gelmemişti. Babam mevzu bahis annemin sevda hatırası olunca öyle bir adam oluyordu ki kimse yanına yanaşamıyordu.
Adana’nın büyük ağaları bir araya gelip babama tekrar evlenmesini talep etmişlerdi. Hatta belki soyunu devam ettirecek bir erkek evladın olurlar demişler. Ama babam her ağalar toplantısında önüne servis edilen bu konuya her seferinde öyle bir kükrüyordu ki herkes en sonunda geri çekilmişti. Yani bana Ceroş öyle anlatmıştı. Ben onun yalancısıyım.
Babam değme delikanlı ve yeni ağa iken Karaisalı’ya bir iş için gittiğinde anneme sevdalanmış. Anından annemin babasının yanına giderek niyetini söylemiş ama dedem yani annemin babası Karaisalı’daki lisede öğretmen olduğundan babamın da Kozanın ağası olduğundan dolayı korkmuş ve izin vermemiş. Annemle babamın arasında yüksek bir sınıf farkı vardı. Dedem her ne kadar bunu dile getirip babamın teklifini geri çevirse de asıl korkusu babamın ağa olması ve kızının ona kuma gitmesi veya onun üzerine kuma gelmesiymiş. O zamanlar bu konular çok normalmiş.
Babam Kozan Karaisalı arasını üç ay yol etmiş. En sonunda babam avukatları ile dedemin kapısını çalmış. Karısına dini nikahta boşanma hakkı vereceğini ve ne zaman karısı bu evliliği bitirmek isterse itiraz etmeden istediğini onaylayacağını ve babamlar için çok başka bir önemi olan ata topraklarını anneme devredeceğini yazdırmış. Dedem bunları yazılı olarak okuyunca kalbi sızlamış ve elindeki evlilik sözleşmesini yırtıp atarak babama annemi vermiş.
Korkmazerlerin ata topraklarına verdiği önemi bu coğrafyada bilmeyen yoktu. Bu babamın dedeme kızınızı ata toprağımdan vazgeçecek kadar seviyorum demekti.
Dedem sözleşmeyi yırtınca babam vermeyeceğini düşünmüş ama dedem “ Senden sadece kızımı incitmemeni istiyorum sana güveniyorum Adnan Ağa.” Demiş.
Zaten bir hafta içinde babam anneme dillere destan üç gün üç gece sürecek bir düğün yapmış. Arkasından annem babama üç tane kız evlat vermiş. Ben doğana kadar anneme gözünün içi gibi bakmış bir kez bile neden erkek evlat dememiş annemin incinmesine izin vermemiş. Babam anneme öyle vurgunmuş ki ağaların üç kız evlat oldu erkek evladın yok bile diyememişler.
Bilirsiniz ki bu topraklarda erkek evlat soyun yürümesi için en önemli kuraldı. Ama babam bu kuralı da anneme olan sevdası ile yıkmıştı. Bana bunları hep Ceren teyzem anlatırdı. Beni masallarla değil annemle babam arasındaki ilişkiyi dinleyerek büyüdüm.
Ben bu düşünceler içerisindeyken aracımız Korkmazer konağının içerisine girmişti bile. Konağımızın etrafı onlarca dönüm portakal bahçesi ile çeviriliydi. Ve benim çocukluğum yetişkinliğim hep bu ağaçların tepesinde geçmişti. Özlemle etrafıma baktım.
İnanın vatanından, memleketinden, kendi topraklarından ayrılması kadar ağır bir duygu yokmuş. Bunu şimdi bir kez daha anladım. Rabbim beni topraklarımdan ayırma diye dua ettim.
Nereden bilebilirdim ki köklerimin olduğu bu topraklardan canımı kurtarmak için kaçarak gideceğimi…
***