18. Bölüm/Paslı Kilitler ve Dinamitler!
Sabahın ilk ışıkları odaya sızdığında, manzara tam bir zıtlıklar tablosuydu.
Hazel, pürüzsüz teni ve dinç bakışlarıyla uykusunu tam almış bir şekilde gerinmeye başlamıştı.
Balkon kapısının önünde oturan Celal ise uykusuzluktan kan çanağına dönmüş gözleriyle boşluğa bakıyordu.
Celal, yatakta kımıldayan karısını, o ipek geceliğin kıvrımları içindeki su gibi halini tekrar görmemek için adeta bir operasyondaymışçasına hızla ayağa fırladı.
Kendi odasında hırsız gibi davranarak, bakışlarını yerden kaldırmadan kıyafetlerini kaptı ve banyoya daldı. İki dakika içinde traşını olup üzerine üniformasını geçirdi ve Hazel daha "Günaydın" bile diyemeden, postallarını koridorda bağlayıp kendini aşağıya attı.
Hazel, Celal’in merdivenlerdeki o telaşlı tıkırtılarıyla tamamen ayıldı.
Yataktan kalkmak istediğinde dün geceki o meşhur halayın bedelini ayaklarında hissetti. O yüksek ökçeli ayakkabılarla davulun karşısında sergilediği performans, ayak parmaklarını isyan ettirmişti.
"Bugün tarla bekleyebilir," diye mırıldandı Hazel, ayaklarını yere basarken yüzünü buruşturarak.
Bugün kendine izin verecekti. Ama bu sadece fiziksel bir dinlenme olmayacaktı.
Celal’in dün geceki "omuza atma" ve "balkona kaçma" hamlelerini analiz etmesi, Ertuğrul ve Alparslan ile yeni bir strateji kurması gerekiyordu.
Hazel, üzerine rahat bir keten elbise giyip aşağı indiğinde, Celal çoktan masaya oturmuş, önüne konan kahvaltıya dokunmadan sert kahvesini yudumluyordu.
Firuzan Hanım, oğlunun uykusuzluğunu ve gelininin omuzlarındaki o hafif zafer havasını hemen fark etti.
“Celal oğlum, hayırdır? Gözlerin altı torba bağlamış, emniyette sabahlamış gibisin." Dedi annesi.
Celal Gözlerini kahve fincanından ayırmadan,
“Asayiş yoğun anne... Gece boyu bitmedi olaylar."
Alparslan, masanın altından Ertuğrul’un ayağına vurdu ve sırıttı.
“Doğrudur abi, asayiş gerçekten çok yoğundu. Özellikle otel koridorlarında ve balkonlarda... Değil mi yenge?"
Hazel, ekmeğine bal sürerken hiç istifini bozmadı.
“Öyle herhalde Alparslan abi. Ben mışıl mışıl uyudum, hiçbir asayiş sorunu duymadım valla. Hatta balkonun kapısını kapattıktan sonra odada öyle bir huzur vardı ki, sanki Girne’nin tüm gürültüsü kesilmişti,” Dedi umarsızca.
Celal kahvesinden büyük bir yudum alıp boğazının yanmasını bekledi.
Hazel’in bu rahatlığı onu daha da delirtiyordu.
Kahvaltı masasında hava, her zamankinden daha ağır ama bir o kadar da muziplik yüklüydü.
Firuzan Hanım gülümsemesini saklamak için çayından büyük bir yudum alıyor, Mehmet Bey ise bıyık altından Celal’i süzüyordu.
Herkes Alparslan’ın aile grubuna attığı o "Eroğlu Başkomiseri Dağılıyor" temalı videoyu izlemiş, Celal’in Hazeli omuza atışını, şaplağını ve "Hekimhanlıyım" diye kükreyişini defalarca başa sarmıştı.
Celal, üzerinde dönen o manalı bakışlara daha fazla dayanamadı. Elindeki çatalı tabağına sertçe bıraktı.
"Ne var yine ne oldu? Ne bakıyorsunuz öyle dik dik? Suratıma asayiş bülteni mi yapıştırıldı?" Dedi sinirle.
Ertuğrul sırıttı, telefonunu masaya koyup abisine doğru itti.
"Valla abi, bülten değil de... Senin özel harekat baskını meşhur olmuş. Telefonuna hiç baktın mı sen?"
Celal kaşlarını çatarak telefonuna uzandı. w******p grubundaki videoyu açtığı an, o meşhur
"Ulannn!" kükremesi masada yankılandı.
Hazel, şaşkınlıkla yerinden doğrulup Celal’in omuzunun üstünden ekrana baktı.
Videoda Celal, Hazel’i bir balya gibi omuzuna atmış, otele doğru meydan okuyordu.
Celal’in yüzü bir anda kükürt sarısına döndü. O uykusuzluktan kızarmış gözleri, Alparslan’ı hedef alan birer namluya dönüştü.
"Ulan Alparslan! Yaktım seni oğlum! Sen benim karımla olan özel anlarımı sapık gibi çektin mi? Sakın bana bunu magazinlere, sağa sola verdik deme! Yerim lan seni, bitiririm!" Diye gürledi.
Hazel, Celal’in kükremesiyle irkilmek yerine, elindeki çay bardağını havada asılı tutup videoyu pürüzsüz bir sakinlikle izledi.
Videoda Celal’in omuzuna atıldığı an gelince, hafifçe kaşlarını kaldırıp "Vay be," der gibi bir ifadeyle Celal’e baktı.
Hazel, Celal’in öfkesinden çok o cümlesine takılıp kalmıştı. Ama bunu yansıtmadı.
"Yalnız Başkomiserim," dedi Hazel, sesindeki muzipliği saklamaya gerek duymadan.
"Omuzda taşınmak biraz sarsıntılıydı ama performansın fena değilmiş.” Dedi alayla.
“Karımla olan özel anlarım..." İçinden bir ses, "Bak bak, sahiplenmeye bak," diyordu ama yüzündeki o mesafeli duruşu Hazel bozmadı.
Yine de kalbinin bir köşesinde o "karım" kelimesi, yasemin kokusu gibi yayıldı.
Celal’in elindeki çay bardağı dudaklarında bir saniye dondu. Gözleri, bardağın kenarından Hazel’in parlayan gözlerine kilitlendi.
Bardağı "tak" diye tabağına bıraktı ve Hazel'e doğru eğildi. Sesini sadece onun duyabileceği o boğuk tona çekti.
"Bizde usul şudur Hanım ağa... Emanete gözümüz gibi bakarız ama emanet haddini aşıp sahibini zorlamaya başlarsa, onu omuza da atarız, hapse de tıkarız. Dün geceki sadece 'asayişi sağlama' provasıydı. Eğer asıl operasyona geçmemi istiyorsan... Bunun için daha çok fırın ekmek yemen lazım. Şimdilik omuzda taşındığına şükret, çünkü bir sonrakinde ayakların yere hiç basmayabilir."
Celal bu cümleden sonra hışımla ayağa fırladı. Hedefi tabi ki Alparslan’dı.
Alparslan, sandalyesini geri itip çoktan kaçış pozisyonuna geçmişti.
"Yok abi be, ne magazini! Mahremimizi ele verir miyiz hiç? Bizim grup işte, aile içi eğitim videosu niyetine şey ettim” diyerek dalga geçti.
Celal bir hırsla sandalyeden fırladı.
"Eğitim videosu ha? Gel buraya, ben sana eğitimin alasını göstereceğim!"
Alparslan masanın etrafında tur atarken yaramaz bir çocuk gibi Celal’e nanik yapıyordu.
“Abi dur! Sen yaşlısın, tansiyonun çıkar, kalbin sıkışır mazallah! Dur koşma, daha yeğenlerim olmadı, yetim bırakma bizi!"
Celal, "Yeğen" kelimesini duyunca bir an duraksadı. Yumrukları sıkılıyordu ama beyninde fırtınalar kopuyordu.
"Ne yeğeni ulan?" diye düşündü hırsla.
“Dün gece Çin Seddi’ni kaldırdım, yastıkları misafir odasına sürdüm de ne oldu sanki? Girebildim mi kadının yatağına? Sabaha kadar balkon demirlerini kemirdim uykusuzluktan!"
Celal, Alparslan’ın arkasından kükrerken bir anda durdu. Bakışları, masanın en ucunda sessizce zeytinini çiğneyen ve sanki dünyanın en masum adamıymış gibi davranan Ertuğrul’a kilitlendi.
Alparslan sadece kameramandı ama bu "elbise kumpasının" baş mimarının kim olduğunu Celal çok iyi biliyordu.
Celal, ağır adımlarla Ertuğrul’un başına dikildi. Masadaki çatal bıçak sesleri bıçak gibi kesildi.
"Ertuğrul efendi..." dedi Celal, sesi bir fırtına öncesi sessizliği gibi derinden ve tehditkar geliyordu.
“Dün gece o butikteki 'sır odasına' Hazel'i kim soktu? O elbiseyi 'bunu giyeceksin' diye kim onun eline tutuşturdu?"
Ertuğrul, elindeki çatalı yavaşça tabağına bıraktı.
Hiç istifini bozmadan arkasına yaslandı ve abisinin o alev saçan gözlerine baktı. Yüzünde, Celal’i daha da delirtecek kadar sakin bir gülümseme vardı.
"Ben tutuşturdum abi," dedi Ertuğrul, sesi pürüzsüzdü. "Nedenini de iyi biliyorsun. Çünkü senin kilitlerin artık paslanmıştı, anahtarla açılmıyordu. Ben de dinamit koydum da açtım. Nasıl güzelce acmış mıyım?”
Celal, masaya doğru eğildi ve iki elini masanın kenarına dayayıp Ertuğrul’un burnunun dibine girdi.
"Ulan sen benim karımı, bin tane aç köpeğin olduğu bir salonda o tüllerin içine sokup asayişi mi patlatacaksın? Sen nasıl bir kardeşsin? Abinin katil olmasını mı istiyorsun?"
Ertuğrul hiç geri adım atmadı. Hatta sesini biraz daha yumuşatarak, adeta bir psikolog edasıyla devam etti.
"Abi, ben senin kardeşinim. Ama Hazel de bu evin bir ferdi, senin karın. Sen üç aydır bu kadını tarladaki zeytin ağaçlarından farksız görüyordun. Dün gece o elbiseyi giydirdiğimde, salondaki adamlar sadece ' çok güzel bir kadın' gördü... Ama sen ne gördün abi? Sen dün gece o salona 'Başkomiser' olarak girdin, ama sayemde ‘Koca' olarak çıktın. Karını omuzuna alıp çıkarken Başkomiserlik mi yapıyordun, yoksa bir kadının tek sahibi olduğunu dünyaya mı ilan ediyordun?"
Celal bir an duraksadı. Ertuğrul’un bu mantık silsilesi karşısında söyleyecek söz bulamadı ama pes etmeye de niyeti yoktu.
"Laf kalabalığı yapma Ertuğrul! Nezarete atılacak adamın yakasına yapıştım ben dün gece senin yüzünden!"
Ertuğrul sırıttı, masanın üzerinden Celal’in eline hafifçe vurdu.
"Abi, dün gece omuzunda taşıdığın o 'yük' aslında senin hayatının en hafif yüküydü, itiraf et. Eğer ben o elbiseyi seçmeseydim, sen bugün hala o balkon demirlerini değil, emniyetteki dosyaları kemiriyor olacaktın. Bak, en azından artık bir 'derdin' var. Bir erkeğin en büyük derdi karısıdır abi, işi değil. Ben sana asıl derdini hatırlattım. Fena mı oldu? Bak, yengem bugün tarlaya gitmiyor, dizleri titriyor halay çekmekten. Sen de uykusuzsun... Demek ki operasyon başarılı."
Celal, Ertuğrul’un bu kıvrak mantığı ve "operasyon" kelimesi karşısında dişlerini gıcırdattı.
"Senin o kıvrak zekanı bir gün düğüm yapıp boğazına dolayacağım Ertuğrul! Ama dua et babam burada..."
Mehmet Bey, o ana kadar sessizce izlediği oğullarına bakıp gür bir kahkahayla araya girdi.
"Bırak çocuğu Celal! Ertuğrul haklı. Biz Eroğlu erkekleri sertizdir ama bazen bir kadın bize aynada kim olduğumuzu göstermezse yolumuzu kaybederiz. Ertuğrul sadece aynayı tutmuş, sen de içindeki aslanı görmüşsün. Hadi, git işine şimdi. Akşama asayişi düzgün sağla, balkonda sabahlayan Başkomiser istemem bu konakta!"
Celal, babasının bu "gol" niteliğindeki sözü üzerine iyice kızardı. Ceketini hırsla savurup kapıya yönelirken Ertuğrul arkasından bağırdı.
"Abi! Yarınki maç için kramponlarımı Hazel yengemle gönderiyorum, sakın unutturma!"
Celal cevap vermedi, ama kapıdan çıkarken yüzünde saklayamadığı, belli belirsiz bir "pes etmişlik" gülümsemesi vardı.
Ertuğrul gerçekten de abisinin en zayıf noktasını vurmuş, onu "Başkomiserlik" zırhından çıkarıp "Koca" arenasına itmişti.
Tam tekrar Alparslan’a kızmak
İçin harekete geçecekken bahçe kapısında ekip aracının sireni kısa bir "dıt" sesi çıkardı.
Turan, kapıda "hazır ol" vaziyetinde Başkomiserini bekliyordu. Celal, Alparslan’ın peşini şimdilik bırakıp ceketini kaptı.
"Dua et Turan geldi Alparslan! Ama bu hesap kapanmadı!"
Celal hışımla evden çıkıp araca yürürken, Alparslan arkasından bağırıyordu.
“Dikkat et abi, tansiyon haplarını sakın unutma!"
Celal tam ekip aracının kapısını açacakken aniden durdu.
Sanki görünmez bir güç onu geriye çekmiş gibi, ağır adımlarla arkasına döndü.
Hazel, verandanın basamaklarında durmuş, kollarını göğsünde kavuşturmuş bir halde onu izliyordu.
Celal’in uykusuzluktan kızarmış gözleri, Hazel’in o mağrur ve meydan okuyan bakışlarıyla çarpıştı.
Az önceki o gürleyen, etrafa ateş saçan Başkomiser gitmişti. Celal, Hazel’e öyle bir baktı ki o bakışta ne öfke vardı ne de sitem.
Siyah harelerinin en derininde, ilk kez kabullenilmiş bir hayranlık ve tehlikeli bir oyunun daveti parlıyordu.
Bakışları sanki sessizce şunu söylüyordu.
"Tamam Hanım ağa ... Bu raundu sen kazandın. Ama seninle henüz hesabımız bitmedi ve dürüst olmam gerekirse, ben bu savaşı, senin bu dişli halini çok sevdim."
Hazel, o bakışın ağırlığıyla yerinde sarsıldığını hissetti. Celal, bir saniye bile beklemeden önüne döndü, aracın kapısını sertçe kapatıp uzaklaştı.
Hazel, toz bulutunun arkasından bakarken kalbinin ritminin değiştiğini fark etti. Celal artık ona karşı sadece bir "emanet" bekçisi değildi.
O artık bu savaşın içinde, en az Hazel kadar istekli bir rakipti.