16. Bölüm/ Asayiş İflas Etti!

1651 Words
16. Bölüm / Asayiş İflas Etti! “Celal ne yapıyorsun! İndir beni rezil oluyoruz!" diye çırpınırken, Celal’in Malatya sıcağı görmüş aşiret damarı çoktan şahlanmıştı. Hazel farkında değildi ilk defa kocasına ismi ile hitap etmişti. "Hani sen Adanalısın ya! Hani Kozanlısın, Hanım Ağasın ya!" diye bağırdı Celal, otelin koridorlarını sesiyle titreterek. “Hah! İşte ben de Malatya’nın Hekimhan aşiretinin torunuyum kızım! Bende ayar mayar bırakmadın! Eğer seni bu üstündeki 'yok' gibi elbiseyle ben o düğün salonuna geri sokarsam, adam değilim!" Ve o an, Celal hırsını alamayıp Hazel’in o pembe tüller içindeki kalçasına sağlam bir şaplak indirdi. Hazel resmen akıl tutulması yaşadı. O Gozanlı gururu, o ziraat mühendisi ciddiyeti, o "Çin Seddi" bir şaplakla yerle bir olmuştu. Şok içinde, “Sen... Sen bana vurdun mu az önce?" diye tabiri caizse resmen cırladı. Celal duymadı! Celal durmadı! "Turaaaan!" Omuzunda debelenen karısıyla otelin çıkışına bir fırtına gibi daldı. Kapıdaki polis ekibinin başında duran Komiser Yardımcısı Turan, Başkomiserini bu halde görünce tükürüğü boğazına kaçtı, öksürük krizine girdi. "Turaaaaaan!" diye tekrar kükredi Celal. "B-buyurun Başkomiserim!" diye kekeledi Turan, gözleri yuvalarından fırlamış bir halde. Celal, Turan’ın elindeki ekip aracının anahtarını havada kaptı. Arka kapıyı tek hamlede açıp Hazel’i bir balya pamuk gibi koltuğa fırlattı. Kendisi de yanına daldı ve kapıları kilitledi. "Ulan Delireceğim!" Celal aracın içinde resmen kafese kısılmış bir aslan gibi dönüyordu. Direksiyona yumruğunu vurdu, sonra dönüp Hazel’e parmağını salladı. "Bak... Bak hele şu Hanım Ağa’ya bak! Bu elbiseyle düğüne geliyor, bir de 'ne varmış elbisemde' diye bana bağırıyor! Ulan... Ulan delireceğim kadın! Sen nasıl bu elbiseyle düğüne gelirsin? Herkesin gözü hapsinde, herkesin telefonu elinde! Ben asayiş mi sağlayayım, senin bu şeffaf pembe tüllerini mi bekleyeyim?" Sınırı resmen kulaklarından duman çıkartacak kadar fazlaydı. Hazel ise o an, hayatında ilk kez Celal’i bu kadar "yaşayan", bu kadar "kendi olan" biri olarak görüyordu. İçinden bir zafer çığlığı yükseliyordu ama belli etmedi. Büyük bir sükunetle, sanki karşısında deliren bir Başkomiser yokmuş gibi, manikürlü tırnaklarını incelemeye başladı. "Bağırma Başkomiser, tansiyonun çıkacak," dedi Hazel, sesindeki o gizli alayla. "Alt tarafı bir elbise." Diye devam etti. "Alt tarafı mı? Alt tarafı mı!" Celal sinirden direksiyonu dişleyecek raddeye gelmişti. “Kadın, göğsünden göbeğine kadar dünya alem seni izledi! Ben Malatyalıyım diyorum, sen alt tarafı diyorsun!" Onlar içeride bu "tatlı sert" savaşı verirken; aracın hemen arkasındaki çalılıkların arasından bir telefon kamerası tüm bu anları kaydediyordu. Alparslan, abisinin o omuza atma ve kükreme anlarını sırıta sırıta videoya alıyordu. "Geçmiş olsun Başkomiserim," diye mırıldandı Alparslan videoyu bitirirken. "Senin o on kilit patladı, şimdi enkazın altında o kıskançlıkla boğuşma vakti." Celal, Hazel’in o umursamaz tavrı karşısında iyice çıldırırken; Hazel tırnaklarına bakıp içinden gülümsedi. "Hoş geldin Başkomiserim," dedi sessizce. "Sonunda evine, karına hoş geldin." Ekip aracının içi, Celal’in hiddetli nefes alışverişleri ve Hazel’in sinir bozucu derecede asil sessizliğiyle doluydu. Celal, direksiyonu parmak boğumları beyazlayana kadar sıkıyor, bir yandan da dikiz aynasından arka koltukta sanki beş çayındaymışçasına rahat bir tavırla tırnaklarına bakan Hazel’e bakıyordu. "Sana diyorum kadın!" diye gürledi Celal tekrar, ama bu sefer sesi biraz daha yorgun, biraz daha çaresiz çıkmıştı. “Cemiyetin içinde omuzumda taşıdım seni, milletin ağzına sakız olduk, sen hala orada manikür derdindesin! Hiç mi pişman değilsin?" Hazel, yavaşça başını kaldırdı. O buz gibi yeşil gözlerinde en ufak bir korku kırıntısı yoktu. Aksine, Celal’in üç aydır ona çektirdiği sessizliğin intikamını alan muzip bir parıltı vardı. "Neden pişman olayım başkomiser?”dedi Hazel, sesi bir meltem kadar hafifti. "Kocam beni düğünden omuzunda kaçırdı. Eskiden Gozan’da buna 'sevdalık' derlerdi. Sen de Malatyalısın, bilirsin o işleri." Celal, "sevdalık" kelimesini duyunca vites kolunu koparacakmış gibi asıldı. Aracı sahil yolundaki ıssız bir sahil kenarına sertçe kırdı ve motoru susturdu. Birkaç saniye sadece direksiyona alnını dayayıp bekledi. O koca Başkomiser, o sarsılmaz adam, Hazel’in bu sakin ve alaycı duruşu karşısında resmen gardını düşürmüştü. Hışımla arkaya döndü, yüzü Hazel’in yüzüne sadece birkaç santim uzaklıktaydı. "Sen..." dedi Celal, sesi bu sefer fısıltı gibi ama çok daha tehlikeliydi. “Sen beni katil mi edeceksin kadın? Delirttin beni be! Üç aydır bağlarda, bahçelerde gezerek kaçıyorsun benden. Akşam gelip Çin Seddi örüyorsun aramıza. Sonra bir gece ortaya çıkıyorsun, üzerinde elbise demeye bin şahit lazım bir tül parçasıyla milletin aklını alıyorsun!" Hazel, aralarındaki o milimetrelik mesafeyi hiç bozmadan, elini usulca Celal’in yanağına götürdü. Celal, o yumuşak dokunuşla beraber sanki çarpılmış gibi irkildi ama geri çekilmedi. Alev gibi yanan gözleri karısının gözlerine kilitlenmişti. "Ben kaçmıyorum Başkomiser," dedi Hazel, fısıldayarak. "Sen beni emniyetin o karanlık odasında unuttuğun gün, ben senin kilitlerine çarptım da geri döndüm. Şimdi ne bu öfke? Madem karın değildim, madem bir isimden ibarettim, neden bu kadar yanıyor canın?" Celal, Hazel’in bu sorusuyla nakavt olmuştu. Gözlerini kapattı, derin bir iç çekti. O on kilit, o sekiz yıllık ihanet zırhı, Hazel’in parmak uçlarındaki o şefkatli dokunuşla beraber toz olup dağılıyordu. "Bana ne oluyor bilmiyorum Ama içimde bir yerler yanıyor işte..." dedi Celal, sesi ilk kez bu kadar dürüst ve çıplaktı. "Gördüğüm her adam sana bakacak diye, o elbiseyle omuz salladığında canımdan can kopacak diye ödüm patlıyor. Sen beni bu gece sadece rezil etmedin Hazel, sen beni kendime de rezil ettin." Celal, başını Hazel’in omzuna yasladı. O koca adam, az önceki aslan kükremesinden eser kalmamış bir halde teslim olmuştu. Hazel, içinden bir zafer şarkısı mırıldanırken Celal’in saçlarını okşadı. "Asayiş sağlandı mı Başkomiserim?" diye sordu Hazel, hafifçe gülümseyerek. Celal, başını kaldırıp Hazel’in gözlerine baktı. Bakışları bu sefer öfkeyle değil, yoğun bir tutkuyla doluydu. "Asayiş falan kalmadı Hazel... Hekimhanlıyı Gozanlıya mağlup ettin. Mutlu musun?" Hazel’in omzuna yasladığında, Hazel’in kalbi bir an teklese de Alp ve Ertuğrul’un kulağına küpe olan sözleri aklına geldi. “Abim zora gelince hemen limana sığınır yenge, sakın hemen yelkenleri indirme. Bırak biraz daha dalgalarla boğuşsun!" Hazel, Celal’in yanağındaki elini usulca çekti ve yüzüne o "buz prensesi" maskesini geri taktı. "Asayişin bozulmasına üzüldüm Başkomiserim," dedi Hazel buz gibi bir sesle. "Ama bu senin sorunun. Şimdi lütfen beni eve götür, yorgunum." Celal, yüzüne yediği bu soğuk duşla bir an neye uğradığını şaşırdı. Az önceki o yumuşak dokunuşun bir serap olduğunu düşündü. “Hazel? Ben sana ne diyorum, sen bana ne diyorsun..." diyecek oldu ama Hazel camdan dışarı bakmaya başlamıştı bile. Celal, direksiyonun başında kaskatı kesilmiş bir halde, Hazel’in o buz gibi "Beni eve götür" restini sindirmeye çalışıyordu. Az önce omuzunda bir "Hanım Ağa" gibi taşıdığı, kokusuyla başını döndüren kadın, şimdi aralarına yeniden o aşılmaz duvarı örmüştü. Hekimhanlı damarı hala zonklasa da, Hazel’in bu beklenmedik soğukluğu karşısında sustu. Dişlerini sıkarak ekip aracını hızla sahil yolundan Eroğlu Konağı’na doğru sürdü. Yol boyunca tek bir kelime dahi edilmedi. Celal’in bakışları yoldaydı ama zihni Hazel’in omuzundaki o yumuşak dokunuşuyla, az sonra takındığı o mesafeli tavır arasında sıkışıp kalmıştı. Konağın görkemli kapısına vardıklarında Celal, henüz aracın motorunu bile susturmamıştı ki Hazel kapıyı açtı. Celal de hışımla araçtan indi, niyeti karısını kolundan tutup odaya kadar çıkarmaktı ama gördüğü manzara adımını havada bıraktı. Hazel, o uçuk pembe, transparan tüller içindeki elbiseyle araçtan indi. Üç aydır bağlarda çamura batan, kot tulumlarla gezen o kadın gitmiş yerine her adımında yeri göğü inleten bir afet gelmişti. Hazel, Celal’in arkasından geldiğini bildiği halde, bilerek omuzlarını dikleştirdi. Saçlarını tek bir hamleyle arkasına savurdu ve kıvıra kıvıra, podyumdaymışçasına bir edayla konağın avlusuna doğru yürümeye başladı. Konağın girişinde nöbet tutan korumalar, karşılarında gördükleri bu manzara karşısında adeta dillerini yuttular. Her sabah tarlaya gidişini gördükleri "Hazel Yenge"nin bu halini görmek, onlar için bir akıl tutulmasıydı. Korumalardan biri istemsizce yutkundu, diğeri ise şaşkınlıkla gözlerini kaçırmaya çalışırken ağzı hafifçe açık kaldı. Celal, arkadan geliyordu ki korumaların o hipnotize olmuş hallerini fark etti. İşte o an, Başkomiserin sigortaları tamamen attı! "Önünüze bakın ulan! Oyarım gözlerinizi!" diye gürledi Celal. Sesi, konağın duvarlarında yankılandı. Korumalar sanki birer elektrik şokuna uğramış gibi anında hazır ola geçip başlarını yere eğdiler ama Celal’in öfkesi yatışacak gibi değildi. Hazel, arkasındaki kıyametin farkında olsa da zerre taviz vermeden yürüyüşüne devam ediyordu. Merdivenleri çıkarken o ince askıların taşıdığı tülün savruluşu, Celal için artık bir "asayiş" sorunu değil, tam bir "cinnet" sebebiydi. "Hazel! Dur diyorum sana, yavaş yürü ulan!" diye bağırdı Celal, basamakları ikişer üçer atlayarak ona yetişmeye çalışırken. “Herkesin aklını aldın, yetmedi mi? Korumalarında katili olacağım az kaldı!” Hazel, odalarının kapısına geldiğinde durdu ve yavaşça kocasına döndü. Yüzünde yine o sinir bozucu derecede sakin, ama altı "Gozan ateşi" dolu ifade vardı. "Neden bağırıyorsun baskomiser?”dedi, sesi ipek gibi yumuşaktı. " “Kendi evimde, kendi bahçemde de mi yürümeyeyim? Asayişi sadece düğünde değil, kapıdaki korumalarda da sağlayamıyorsan bu senin Başkomiserlik becerin, benim elbisem değil." Kapıyı hafifçe açıp içeri girdi ve Celal’in suratına kapıyı kapatmadan önce ekledi. "Ayrıca, çok yorgunum demiştin ya... Ben yatıyorum. Sen istersen git, kapıdaki o korumaların gözlerini bağla. Malum, Hekimhanlılar asayişi böyle sağlar herhalde." Pat! Kapı Celal’in tam burnunun dibinde kapandı. Celal, koridorun ortasında, arkasında kükreyen bir aşiret damarı ve önünde kapalı bir kapıyla öylece kalakaldı. Hazel, odanın kapısını Celal’in yüzüne kapattıktan sonra içinden bir zafer çığlığı attı ama bu zaferin yorgunluğu da omuzlarına binmişti. Celal’in o gururlu, asabi ama bir o kadar da çaresiz halini görmek, üç aylık sessizliğin en tatlı intikamıydı. "Yine çalışma odasına gider, koltukta sabahlar o koca Başkomiser," diye düşündü kendi kendine. Odanın ortasında durdu. Üzerindeki o olay yaratan pembe transparan elbise, düğün ışıkları altında ne kadar kışkırtıcıysa, odanın loş ışığında bir o kadar masalsı duruyordu. Hazel, aynadaki aksine bakmadan, titreyen parmaklarıyla elbisenin ince askılarını omuzlarından aşağı kaydırdı. Elbise, su gibi süzülerek ayaklarının dibine, mermer zemine yığıldı. Şu an üzerinde sadece o pembe transparan elbise için özel seçilmiş, tenini bir sis bulutu gibi örten, dantelli ve son derece cüretkar iç çamaşırları vardı. Ayağındaki o ince topuklu,ten rengi ayakkabılar boyunu daha da poslu, endamını daha da vurgulu gösteriyordu. Tam saçlarını çözmek için elini ensesine atmıştı ki... Şak! Kapı, sanki bir baskın varmışçasına, Celal’in öfkesiyle sonuna kadar açıldı. Hazel, anlık bir şokla yerinde sıçradı. Celal, hesap sormak, "Sen kiminle nasıl konuşuyorsun!" diye gürlemek için içeri dalmıştı ama attığı o devasa adım havada asılı kaldı. Hazel, refleksiyle yerdeki pembe elbiseyi kapıp göğsüne bastırmaya çalıştı ama çok geçti. Celal, göreceğini çoktan görmüştü. Odanın içindeki ağır parfüm kokusu, yerdeki tüller ve karşısında hayatında ilk kez bu kadar çıplak, bu kadar savunmasız ama bir o kadar da büyüleyici duran karısı... Celal’in feleği şaştı.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD