“Benden kaçamazsın Rana. Ben, buradayım.” dedi elini göğsüme koyarak. Sonra benim elimi de kendi kalbine götürdü ‘’Ve sen de buradasın, benim yasaklım…’’
Vahşi ve aç dudakları, bir anda benim dudaklarıma çarptı. O an, dünya sustu. Bir buçuk yıl sonra ilk defa dudaklarını hissettim dudaklarımda. Unuttuğumu sanmıştım. Başka dudaklarda, başka kollarda bu ateşi söndürebileceğimi sanmıştım. Ama ne öncesi ne de sonrası… Hiçbiri Cenkay’ın yerini almamıştı. Onun dudakları, sanki benim ruhuma kazınmış bir izdi; her öpüşünde, o iz yeniden canlanıyordu. Ona yenilmek, kendimi zayıf hissettiriyordu, ama bu zayıflık bile, onun varlığında bir anlam kazanıyordu. İradeli olmaya çalışsam da, artık direnecek gücüm kalmamıştı. Bu, bir teslimiyet değil, bir gerçekle yüzleşmeydi.
Öpüşümüz, bir savaşın başlangıcı gibiydi. Nefeslerimiz, öfke ve arzuyla zincir gibi birbirine geçti. Dudakları, dudaklarımı hoyratça eziyordu; bu, sadece bir öpücük değildi, bir hesaplaşmaydı. Sanki bir buçuk yıl boyunca biriken tüm duygular, tüm söylenmemiş sözler bu öpücükte çarpışıyordu. Elleri belime dolandı, parmakları tenimde iz bırakacak kadar sertti. Sanki beni kendine mühürlemek, bir daha asla bırakmamak istiyormuş gibiydi. Elbisemin ince ipek askıları omuzlarımdan kaydı; kumaş, tenimde bir fısıltı gibi süzüldü, sanki bu anın kaçınılmazlığını kabul ediyordu. Yırtmacı, onun sabırsız parmaklarıyla yırtıldı; ipeğin hışırtısı, odanın sessizliğinde yankılandı, bu anın ağırlığını duyurur gibi.
“Beni öldürüyorsun, Rana,” dedi boğuk sesiyle, dudakları boynuma gömülürken.
Nefesinin sıcaklığı boynumda yayılırken, bedenim titredi. Gözlerimi kapattım, sadece onun varlığına odaklandım.
Kendini bir an geri çekti, yüzümü inceledi. Gözleri, karanlık bir gökyüzü gibiydi; içinde fırtınalar ve çözülemeyen sırlar barındırıyordu. Eliyle yüzümü okşadı, parmakları çenemde ve dudaklarımda gezindi.
“Beni her gün öldürdün, Rana.” dedi, sesinde bir sitem, bir yara vardı.
O sözler, içimde bir yerlere dokunmalıydı ama hiçbir şey ifade etmiyordu bana. Ben, sadece bana yaşattıklarına odaklanmıştım. Öfkem, acım, özlemim… Hepsi bir anda eteklerime dolandı. Dayanamadım ve yüzüne bir tokat attım.
‘’Öldürmek istiyorum çünkü.’’ dedim.
İçimde, kalbimde, ruhumda… Bendeki Cenkay’ı öldürmek istiyordum.
Parmaklarımın izleri, onun solgun yanağında kırmızı bir leke bıraktı. Cenkay’ın gözleri karardı, ama dudakları vahşi bir gülüşle kıvrıldı. Sanki bu tokat, onu daha da alevlendirmişti.
“İşte benim Rana’m!” dedi. Sesinde hem alay hem de bir tür hayranlık vardı. Öfkem yeniden kabardı. Bir tokat daha attım, bu sefer daha sert bir tokattı.
“Ben senin değilim!” dedim.
Cenkay gözlerime baktı bir süre bir şey görmek ister gibi. Sonra onu görmüş olmalı ki, yüzüne şeytani bir gülümseme takındı ve bir elini boğazıma getirdi, baş parmağıyla şah damarımı okşadı. O dokunuş, hem tehditkar hem de nazikti.
“Sen benimsin, Rana… Benim güzel Rana’m…” diye fısıldadı.
Konuşmama fırsat vermeden, beni bir daha öpmeye başladı. Bu öpücük, daha derin ve daha talepkardı. Dudakları, sanki tüm geçmişimizi geri çağırıyordu. Elleri bedenimde hoyratça dans ederken, ben de onun gömleğinin düğmelerini açtım. Parmaklarım, onun göğsünde, karnında gezindi. Tırnaklarım göğsüne gömüldü, kırmızı izler çizdim. O izler, sanki ona olan öfkemin, tutkumun bir kanıtıydı. Dudaklarımı dudaklarından ayırdım ve gömleğinden açıkta kalan teninde gezdirdim.
“Beni mahvediyorsun, Rana.’’ dedi ellerini saçlarıma dolarken. Teninde gezen dudaklarım tekraar dudaklarına çıktı ve arzusunu, tutkusunu arttırarak beni yeniden öpmeye başladı. Sonra o hoyrat dudakları, nazik dokunuşlarla tenimi okşadı. Dudaklarını boynuma bastırıp, orada biraz soluklandı.
‘’Teninde ölmek istiyorum.” dedi titrek bir sesle.
Elleri, elbisemin eteğini tamamen yukarı sıyırdı. Dudaklarını boynumdan başlattı, yavaşça, her santimini ezberlemek istercesine, elbisenin açıkta bıraktığı her yeri öptü. Önümde diz çöktü. O an, onun bu hareketi, içimde bir karmaşa yarattı. Dudaklarını bacaklarımda gezdirdi, minik, nazik ve ıslak öpücüklerle. Sonra kasıklarıma geldi. İç çamaşırımı sıyırdı ve dudaklarını kadınlığımla buluşturdu.
Güç almak için bir elimle omzuna tutundum, diğer elimle duvara yaslandım. Dilinin her darbesinde, ayakta duracak mecalim tükeniyordu. Bir parmağını hissettim içimde; o an, dünya silindi, sadece onun varlığı kaldı. Çığlık atmamak için kendimi zor tuttum. Elimi saçlarına daldırdım, çekiştirdim. Bir bacağımı dizinden kırıp, omzuna sarkıttı. Dil darbelerine eşlik eden parmakları, beni bir uçurumun kenarına sürüklüyordu. Gözlerimi kapattım, kendimi ona teslim ettim.
Okulu bittiği için, onu bir daha göremeyecek olmanın verdiği rahatlıkla istediğim gibi sevişecektim onunla. Sonrasında da hiçbir şey olmamış gibi hayatıma devam edecektim. Bu yüzden, son kez onun dokunuşlarının tadını çıkarmak istiyordum. Bu, bir veda idi; ne aşk, ne umut, ne de pişmanlık taşımayan bir veda. O odada ne yaşanırsa yaşansın, orada kalacaktı. Kapıdan çıktığımızda, her şeyi yok sayacaktım.
Parmak darbeleri hızlandı, dudaklarımdan kaçan inlemeler sıklaştı. Tam zirveye ulaşacağım anda, kendini geri çekti. Parmağını gözlerime bakarak emmeye başladı; o bakış, hem meydan okuyan hem de teslim olan bir bakıştı. Sonra eteğimi yeniden sıyırdı, karnıma ıslak öpücükler bıraktı. Dudakları, elbisenin açıkta bıraktığı yerlerde gezinerek yukarı çıktı. Ani bir hareketle beni ters çevirdi, sırtımı göğsüne yasladı. Bir elini iç çamaşırımdan içeri soktu ve kadınlığımı okşamaya başladı.
Parmağını içime ittiğinde, kalçamı erkekliğine değdirip duruyordum. Her bir hareketi, kalçamı daha da oynatmama neden oluyordu. Onu içimde daha iyi hissetmek istiyordum.
Dudakları kulak mememi, boynumu, ensemi buldu. Dili, ensemden kuyruk sokumuma kadar açık tenimde gezindi.
Dudakları tekrar kulağıma ulaştığında, “Kimse senin sırtına benim gibi dokunamayacak. Tıpkı kimsenin bana senin gibi dokunamayacağı gibi…” dedi.
Sözleri, bir yemin gibiydi sanki. Sözleri biter bitmez, erkekliğini içimde hissettim. Sanki tüm öfkesini, tutkusunu içimde boşaltıyordu. Hareketleri hızlı, sert ve sık sıktı. O kadar hızlandı ki bir noktadan sonra gözlerim geriye kaydı. Engel olamadığım çığlıklarım odada yankılanırken, kemerini ağzıma bağladı, sesimi boğuklaştırdı. Başımı çenemden geriye çekti, beni kendine iyice yaklaştırdı.
Onu sıkı sıkı kavrayıp, bırakan kadınlığımda hissettiğim her bir darbe, bedenimi dalgalandırıyordu.
Birkaç dakika sonra durdu, ama içimde kaldı. Ben onu sarıp bırakırken, o da içimde seğirdi ve yavaşça kendi kendine çıktı. İlk defa çoklu orgazm yaşamıştım ve bunu bir daha göremeyeceğim birinin yaşatması bana kendimi garip hissettiriyordu. Bir yabancıyla tanışıp, onunla tek gecelik bir ilişki geçiren insanlar gibi hissediyordum kendimi.
Tenimde minik minik öpücükler gezdirdi biz soluklanırken. Kendini geri çektiğinde ben de elbisemi düzelttim. Yırtılan yırtmacı gizledim, askıları omuzlarıma yerleştirdim, ama tenim hâlâ onun dokunuşlarının izlerini taşıyordu.
Cenkay da gömleğini toparladı, smokinini düzeltti, boynundaki morluğu papyonuyla örttü, ama gözlerindeki ateş hâlâ yanıyordu. Beni hâlâ istiyordu. Bunu bilmek bana kendimi çok iyi hissettirdi tabii. Aklımdakini uygulayabilmeme bir anlam katıyordu.
Beni bir kere daha kendine çekti, tek koluna yatırdı ve dudaklarımı öptü. Sonra dudakları alnımı buldu ve orada da derin bir nefes aldı.
Kapıyı açtı ve odadan çıktık. Sanki hiçbir şey olmamış gibi, konuşmadan bahçeye çıktık.
Baloya döndüğümüzde, gece hâlâ devam ediyordu. Beren, Rauf’la dans ediyordu, kahkahalar atıyordu. Alper ve Sude koyu bir sohbete dalmışlardı…. Kimse bizim yokluğumuzu fark etmemişti bile.
Gözlerimiz kesişti, Cenkay’la bir kere daha. Hiçbir şeyden habersiz bir şekilde, zafer kazandığını düşünüyordu. Oysa esas oyun, şimdi başlıyordu; benim oyunum.