ADANIN CADILARI

1434 Words
Odama çıktığımda, içimdeki buruk zafer hissi hâlâ canlıydı. Cenkay’ı o gölgeli köşede bırakmıştım, yüzündeki o şaşkınlık ve çaresizlik ifadesi gözlerimin önüne kazınmıştı. Odamda bekleyen Kaan, meraklı gözleriyle bana bakıyordu. Yatağımın üzerine uzandım ve ayaklarımla havayı tekmeledim. Planım tıkır tıkır işlemişti. İki yıl boyunca içimde biriken öfkeyi, hayal kırıklığını ve acıyı bir hançer gibi geri saplamıştım. “Görünüşe göre her şey yolunda ilerlemiş.” dedi Kaan. Gülerek yastığı ona fırlattım. “Mükemmel! Kaan Cenkay’ın yüzünü görmeliydin. Mıh gibi kaldı olduğu yerde.” Kaan kahkahayı patlattı, yatağın kenarına oturdu. “Rana, vallahi korkuyorum senden bazen.” ‘’Benimle dans ederken ayağıma basma ki ben de ayağını kaydırmayayım bebişim.’’ dedim bavulumu çıkarırken. ‘’Hadi bana yardım et de, bavulları hazırlayalım. Anneannemlere gidiyorum.’’ ‘’Neredeler?’’ ‘’Bir yere gitmediler daha, evdeler.’’ ‘’Ayvalık’a mı gidiyorsun yani?’’ ‘’Evet, sen de gelsene. Bu akşam onların rakı balık akşamı. Sitedeki bütün arkadaşlarıyla toplanıyorlar. Ortamları harika oluyor.’’ ‘’Deme ya… Olur valla, gelirim.’’ ‘’Hadi o zaman, hazırlanalım.’’ Birlikte bavulumu hazırladık ve bizi bekleyen tekneyle Ayvalık’a açıldık. Biz ayrılırken bizi uğurlayan komünitede Cenkay da vardı ve gerçekten Kaan’ı denize dökmek istiyordu. Umarım döndüğümde kendi o denizin dibini boylamış olurdu. Ayvalık’a geldiğimizde bizimkiler demlenmeye çoktan başlamışlardı. ‘’Sabah güne saçma sapan bir pembe dizi entrikasıyla başladık, ama şu ortamla telafi ettin.’’ ‘’Ben dedim sana. Üstelik daha yeni başlıyor.’’ İnsan hissettiği yaştadır diye boşuna dememişler. Anneannemler benim tanıdığım en neşeli, en eğlenceli insanlardı. Ben onlar kadar enerjik bir hayat yaşamıyordum. Sabah olunca Kaan ayrıldı. Kaan’ı uğurladıktan sonra ben de bisiklete binip Ayvalık’ta biraz gezindim. Ayvalık’ta yaşadığını iddia eden ama asla Ayvalık’ta görülmeyen Armağan Çağlayan’a bakındım. Eve dönerken Sarımsaklı’nın o meşhur dondurmasından aldım ve öğle yemeğine döndüm. Öğle yemeğinden sonra denize gittim ve deniz sezonunu açtım. Anneannemin kendi plajı olduğu için etrafta kimse yoktu. Tek başına takıldım bir süre. Aslında dört gözle akşamı bekliyordum çünkü akşam onların poker gecesiydi. Dünyanın en eğlenceli şeyiydi benim için onların poker gecelerini izlemek. Sardunya güneşi, tepemizde adeta bir ateş topu gibi parlıyordu. Olbia limanına feribottan iner inmez, sırt çantalarımız omuzlarımızda, kahkahalarımız havada uçuşmaya başlamıştı bile; tıpkı valizlerimizde gizlice getirdiğimiz prosecco’nun köpükleri gibi. On gün önce, Ayvalık’taki odamda pencereden dışarı bakarken, bu kaçamağa saatleri sayıyordum. Şimdi ise buradaydım, geçen yaz Yunanistan’da tanıştığım o çılgın, uyumsuz kız grubuyla: Estonyalı Kaisa ve Maarja, Çekyalı Petra, Kolombiyalı Sofia, Camila, Valentina ve İngiliz Ella... Yedi kişiydik, farklı aksanlar ve enerjilerle dolu bir gökkuşağı gibi bütün adayı altüst etmeye hazırdık. Dedem, sağ olsun, bizim için denize sıfır, geniş bir villa kiralamıştı. Üst katı, “kızlar rahat etsin” diye özel olarak bize hazırlatmıştı; yastıktan çarşafa, her şey düşünülmüştü. Alt katta dedem ve anneannem kalıyordu, ama onların sakin dünyası bizimkinden fersah fersah uzaktı. Eğer annemle babam hayatta olsaydı, tatillerim böyle olmazdı herhalde. Anneannemle babaannemi bu kadar sık görmezdim, onların peşinden adalara, çiftliklere savrulmazdım. Ama böyle kayıplar olunca, insan en çok birbirine tutunuyor galiba. Sanki kaybettiklerimizi, kalanlarda bulmaya çalışıyoruz. Bu villa, bu tatil, sadece bir kaçamak değil; bir nevi kucaklaşmaydı. Annemin sevdiği yemeklerin kokusu, evin her köşesinde burnuma dolarken, sanki o da yanımda benimle sofraya oturuyordu. Anneannem, tam bir İstanbul hanımefendisidir ve mutfağa pek girmez. Her zaman bir yardımcısı vardır. Ama ne zaman ben yanına gitsem, annemin sevdiği yemekleri bana kendi elleriyle yapar. O, kızının acısını bende avutur, ben annemin acısını onda avuturum… Yaz tatili bahanesiyle birbirimizde yasımızı tutardık sessizce ama bunu kimse duymazdı. Villaya vardığımızda, hepimiz bir an durup manzaraya bakakaldık. Ev, Costa Smeralda’nın turkuaz sularına nazır bir tepede, beyaz badanalı duvarları ve kiremit çatısıyla bir kartpostal gibiydi. Bahçede zeytin ağaçları, verandada sarkan begonviller, her yerde sardunyaların o tatlı kokusu… Kaisa, “Burası bir film seti olmalı!” diye bağırıp çantasını yere attı ve koşarak denize doğru yöneldi. Onun peşinden hepimiz çığlık çığlığa koştuk, ayakkabılarımız hâlâ ayağımızda, valizlerimiz kapının önünde terk edilmiş halde. Daha ilk saatte, denizin tuzlu suyu üstümüze sıçramıştı bile. Camila, “Bu ada bizim olacak!” diye haykırdı. ‘’Birileri korsan olma yolunda galiba?’’ dedim alayla. Daha eve girmeden kendimizi denize attık. Anneannem ve dedem bizi gülümseyerek izlediler bir süre. Sonra tuttukları yardımcılarla beraber içeri girdiler. Biz denizde çocuklar gibi eğlenirken, eşyalarımız da içeri taşındı. Yorulup eve girdik ve odalarımıza girip duş aldık. Islak saçlarımızla yemeğe geçtik. O akşam, dedem bize bir ziyafet çekti. Uzun bir masada, zeytinyağlı enginar, taze deniz mahsulleri, sürekli yenilenen şarküteri tabakları ve tabii ki İspanya’nın en lezzetli şarapları vardı. Dedem, “Kızlar, adanın kurallarına uyun: Yavaş yiyin, hızlı yaşayın!” dedi gülerek. Hepimiz kahkahalarla kadeh tokuşturduk. Sofia “Hadi, bu gece dans etmeye gidelim!” dedi. Ve böylece, Sardunya maceramız resmen başlamış oldu. Ertesi gün, Porto Cervo’nun cıvıl cıvıl sokaklarına attık kendimizi. Kızlarla geçen yaz Yunanistan’da icat ettiğimiz bir oyun vardı: Sokak müzisyenleri oyunu. Kurallar basitti ama bizi sınırdışı da ettirebilirdi. Ne zaman bir sokak müzisyeni görsek, hepimiz zıplamaya başlıyorduk. En son zıplayan, ya müzisyenin şarkısıyla dans edecek ya da ona yüz dolar bahşiş bırakacaktı. İlk müzisyen, limanın yakınında, akordeon çalan yaşlı bir adamdı. Kaisa zıplamayı unutup hayallere dalınca, sonuncu oldu. “Hadi Kaisa, dans et!” diye bağırdık. Zavallı Kaisa, kıpkırmızı bir yüzle akordeonun melodisine uyduruk bir dans sergiledi. Yaşlı adam önce şaşırdı, sonra gülerek bize eşlik etti. Bahşiş kutusuna birkaç euro attık ve kahkahalarla koşarak uzaklaştık. Bu oyun, adanın her köşesinde bizim imzamız oldu. Bazen bir gitarist, bazen bir keman virtüözü, bazen de sadece bir tef çalan hippi denk geliyordu. Çoğu zaman dans etmekten keyif alıyorduk, ama bazen işler ters gidiyordu. Mesela, bir akşam Porto Rotondo’da, kalabalık bir meydanda klarnet çalan huysuz bir müzisyene rastladık. Valentina sonuncu kalmıştı ve dans etmeye başlayınca, adam birden bağırdı: “Burası sahne değil, gidin başka yerde oynayın!” diye kovalamaya başladı. Kalabalık bize bakıyordu, birkaç kişi gülüyordu ama ortam gergindi. Camila, “Hadi kızlar, koşuyoruz!” diye bağırdı. Hepimiz, topuklarımız yerden kalkmış, dümdüz koşmaya başladık. Sokaklar dar ve taş döşeliydi; ayakkabılarımız takır tukur ses çıkarıyordu. Koşarken kahkahalarımız birbirine karışıyordu. Sonunda kendimizi iskeleden denize attık. Huysuz klarnetçiye de dil çıkardık. “Ada’nın cadıları” lakabı, işte o an doğdu. Sardunya, bizim çılgınlığımıza kucak açmıştı sanki. Gündüzleri plajlarda yüzüyor, akşamları sokaklarda dans ediyorduk. Arada dedemin villasında tembellik yapıyorduk; verandada şarap içip, dedemin eski hikâyelerini dinliyorduk. O, gençliğinde İtalya’da geçirdiği yazları anlatırken, gözleri parlıyordu. “Siz gençler, hayatı böyle dolu dolu yaşayın.” diyordu. “Ama lütfen, polisi peşinize takmayın!” Biz gülüyorduk, ama içten içe onun haklı olduğunu biliyorduk. Hayat, bu anlarda saklıydı: Kaisa’nın denize atlayıp yanlışlıkla bir yengece basması, Petra’nın İspanyolca sipariş vermeye çalışırken yanlışlıkla “domuz eti” yerine “domuz kuyruğu” demesi, ya da Ella’nın her plajda güneş kremi sürmeyi unutup kıpkırmızı olması. Bir gün, Palau’ya yakın bir koyda, La Maddalena Adası’na tekneyle gittik. Orada, kristal gibi sularda yüzerken, Sofia bir fikir attı ortaya: “Hadi bir hazine avı yapalım!” Hepimiz çocuk gibi heyecanlandık. Kendi hazine haritamızı çizdik; bir kâğıda saçma sapan işaretler koyduk ve koyun etrafında ipuçları aramaya başladık. Tabii ki hazine falan yoktu, ama bu bizi durdurmadı. Camila, bir kayanın üstüne “Hazine buradaydı, ama cadılar aldı!” yazdı. Turistler bize bakıp gülüyordu, ama biz kendi dünyamızdaydık. O gün, güneş batarken teknede uyuyakalmıştık, yorgun ama mutluyduk. Temmuz sonunda, Portekiz’deki çiftliğe gittik. Kızlar da benimle gelmişti. Hem babaannemleri hem de Olaf’ı görmek için geliyordum buraya. Olaf’ı çok az gördüğüm için üzülüyordum açıkçası. İstanbul’da da bir çiftliğimiz vardı. Olaf’ı oraya götürsem hiç fena olmazdı aslında. Önceden okula gittiğim için ve derslerimden beni alıkoymasın diye Olaf’ı Portekiz’de bırakıyordum ama şimdi okulum bitmişti. İstanbul’a gemiyle dönecektim ve Olaf da benimle gelecekti. Bizim İstanbul’a gemiyle dönmemiz bir ayı bulurdu. Olaf’la beraber bu süreç daha da uzar neredeyse iki aya varırdı. Bu yüzden o yaz tatilimi erken sonlandırdım ve yanımda bir veteriner ordusuyla beraber, İstanbul’a yola çıkacaktım. Yalnız değildim tabii. Bunu haber verdiğim herkes, benimle birlikte yola çıkmak için ilk uçakla Lisbon’a geldi. Cadılar zaten yanımdan ayrılmamışlardı ama onların haricinde herkes -Beren, Alara, Kaan, Mert, Rauf, Alper- yani kim duyduysa resmen beni gemide yalnız bırakmamak için yanıma koşmuştu. Yolculuk günü, hepimiz sabaha karşı iskelede toplandık. Olaf’a sakinleştirici yaptırmıştık. Gemiye girdiğimiz anda, ilk işim Olaf’a sarılmak ve inene kadar da onu bırakmamak olacaktı. Onu böyle bir strese koyduğum için çok üzülüyordum ama başka da bir şansım yoktu. Beren’in bana sarıldığını hissettim. Yaşadığım gerginliği anlamış olmalıydı. ‘’Biz hepimiz senin yanındayız. İstanbul’a gidene kadar uzun ve harika bir gemi seyahati olacak bu.’’ dedi beni neşelendirmeye çalışarak. Aslında hepimiz korkuyorduk bu yolculuğa çıkmaya. Ben Olaf için mecburdum, arkadaşlarım da benim için ellerini taşın altına atmışlardı. Tam demir alacakken, iskelede son dakika karşılaştığım bir çift göz vardı. Beni yalnız bırakmamak için geldiğine inanamadığım o kişi… Görür görmez kalakalmıştım. Gözleri, gözlerimi bulunca bana doğru usul usul adımladı ve tam burnumun dibine kadar gelip, gözlerini gözlerime mühürledi. O iskelede, gözlerinde korku olmayan tek kişi oydu.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD