Hani çocukken babanız sizi lunaparka götürürdü, atlı karıncaların, dönme dolapların arasında heyecanlı ve eğlenceli bir gün geçirirdiniz, hamburger, kağıt helva veya pamuk şeker yerdiniz ve eve keyifli bir şekilde gelir, gece de deliksiz uyurdunuz ya; işte ben annemle babamı kaybettiğimden beri ilk defa bu kadar güzel bir uyku uyudum.
Cenkay’ın kokusuyla, onun kollarında, kulağımı dolduran, anlamsız, şiir gibi, dua gibi, büyü gibi sözleriyle; yıllar sonra ilk defa kendimi eksik hissetmeden uyumuştum. Gözlerimi açtığımda, Cenkay’ın ağırlığı altında ezilmiş ve sızlayan vücudumu zorlanarak da olsa gerdim. Sol yanıma çarpan elimle, Cenkay’ın boşluğunu fark ettim. Odada ona seslenerek etrafa bakındığımda, odadan çıktığını anladım. Sanırım kahvaltıdan önce Güzide’yle konuşup, onu gönderecekti.
Güzide… Gerçekten çok üzgündüm onun için. Ben ona böyle bir şey yapmak istemedim; gerçekten istemedim. Cenkay’a çok direndim ama en sonunda o kazandı. Keşke böyle olmasaydı. Güzide her ne kadar benim sevdiğim adamla beraber olsa da, iyi bir kızdı. Kötü biri bile olsa aldatılmayı hem de böyle aldatılmayı hiç kimse hak etmiyordu. Ama bu Cenkay’ın sorumluluğunda olmalıydı. Ben defalarca ona kız arkadaşını, kızın bizimle aynı çatı altında uyuduğunu hatırlatıp durdum. Buna rağmen, bana kararlı bir şekilde yaklaşmış ve şehvetin salıncağında sallandığımız bir gece geçirmemize neden olmuştu.
Daha fazla oyalanmadan banyoya gittim. Su damlalarının altında, Cenkay’ın izlerini istemesem de, akan suyla beraber vücudumdan gönderdim. Duştan sonra hazırlandım ve kahvaltıya yetişmek için odadan çıktım. Karşımdaki manzarayla donakalmıştım.
Cenkay, Güzide’yi belinden sarmış, onunla şakalaşarak aşağı iniyordum. Gece beni kollarında taşıdığı o merdivenlerde, gözlerimin önünde Güzide’yle flört ediyordu. Bastığım yeri hissedemedim, yer ayaklarımın altından kayıyordu resmen. Birkaç saat önce bana dünyaları veren bu adamla, dünyamı başıma yıkan adam aynı olamazdı. Nergiz yengemin bana doğru geldiğini gördüm.
‘’Günaydın Rana. Bu sabah yine prenses gibi olmuşsun.’’
Nergiz yengem dünyalar tatlısı bir kadındı. Bana da hep sevecen davranırdı.
‘’Günaydın yenge.’’ dedim yaşadığım hüznü belli etmemeye çalışarak.
‘’Burada ne bekliyorsun? Hadi gel kahvaltıya inelim. Senin sevdiğin böreklerden yapmalarını söylemiştim dün.’’
Mecburen onunla birlikte inmek zorunda kaldım. Bastığım her basamak, ayaklarımın altında keskin cam kırıkları gibi hissettiriyordu. Ben nasıl hiçbir şey olmamış gibi onların karşısına oturup, onlarla kahvaltı yapacaktım?
Derin derin nefesler aldım ve kendimi kontrol etmeye çalıştım. Belki de evdekilere hiçbir şey belli etmek istemiyorlardı. Ya da Cenkay kahvaltıdan sonra konuşacaktı, olamaz mı? İşin aslını öğrenmeden hemen harekete geçmemeliydim.
Masaya otururken ortaya öylesine ‘’Günaydın’’ dedim.
Cenay, büyük bir özenle Güzide’nin tabağına kahvaltı hazırlıyordu. Eli vardı, ayağı vardı sonuçta kızın. Neden Cenkay hazırlıyordu ki? Bakmakta gerçekten çok zorlandım. Yutkunamadım bile.
Dayanamadım ve aniden ayağa kalktım. Bana merakla bakan herkese okula göndermem gereken bir maili unuttuğumu söyledim ve koşarak odama çıktım. Odamın kapısının arkasında yere çöküp ağlamaya başladım. Bana böyle bir şeyin yapılmasına nasıl izin vermiştim. Ama bu böyle olmazdı; Cenkay bana bunun hesabını verecekti. Telefonumu elime alıp odama gelmesi için mesaj attım.
‘’Hemen odama geliyorsun, hemen!’’
Yaklaşık on dakika bekledikten sonra bir mesaj daha attım.
‘’Odama gelip, bana ne haltlar karıştırdığını anlatacaksın. On saniyen bile kalmadı buraya gelmen için. Anladın mı?’’
Odada volta atmaya başladım. Sinirden kendi kendimi yiyecektim artık. Cenkay hâlâ gelmiyordu.
‘’Bana bak, ya odama gelirsin ya da olay çıkarırım piç kurusu! Gel buraya! HEMEN!’’
Bu mesajımdan kısa bir süre sonra odama damladı. Odama girdiği gibi gözlerini ele geçiren bütün öfkesiyle bana bakarken, beni kolumdan tuttu ve çekiştirdi.
‘’Ne var Rana? Sen benimle ne cüretle böyle konuşabiliyorsun?’’
‘’Cenkay ne demek ne oldu? Asıl sen bana nasıl böyle davranabiliyorsun? Gece olanlardan sonra hiçbir şey olmamış gibi, nasıl Güzide’yi alıp karşıma oturtursun?’’
‘’Ne diyorsun Rana, hiçbir şey anlamıyorum.’’
‘’Gece olanlardan bahsediyorum Cenkay.’’
‘’Gece?’’ dedi sorgulayıcı bir halde. Sonra da yüzünde bir aydınlanma belirdi, her şeyi hatırladığını belli eden bir ifade. ‘’Rana, ben çok üzgünüm. Sen benim gece Güzide’yle yaşadıklarımı duydun mı? Çok özür dilerim ya… O kadar da sessiz olmaya çalıştık ama… Kusura bakma Rana.’’
Ne saçmalıyordu bu be?
‘’Cenkay sen ne saçmalıyorsun? Bütün geceyi burada geçirdin ya, benimle…’’
‘’Sesimiz sanki buradaymışız gibi yüksek mi çıktı? Onu mu demeye çalışıyorsun Rana? Kusura bakma. Gerçekten sana bu kadar kötü bir gece geçirtmek istememiştik.’’
‘’Cenkay, beni çıldırtma! Dün geceyi unutmuş olamazsın.’’
‘’Utandırma beni.’’ dedi mahçup bir gülücükle ensesini kaşırken. ‘’Tabii ki Güzide’yle yaşadıklarımızı unutmayacağım. Sesimiz sana kadar geldiği için tekrar özür dilerim.’’
Ne yapmaya çalışıyordu bu ya? Amacı neydi?
‘’Cenkay sen ne saçmalıyorsun? Bütün gece benimleydin sen. Bu odada…’’
Önce yüzüme sorgular bir şekilde baktı. Sonra gülmeye başladı.
‘’Neye gülüyorsun? Çok mu komik?’’
Gülerken arada nefes almaya çalıştı.
‘’Nereden tuttu bu nüktedanlığın bu sabah, bilmiyorum ama komikti. İyi bir yöntem ama. Sesimiz demek böyle bir şakaya mahal verecek kadar yüksek çıktı demek. Tamam Rana, ben dersimi aldım. Merak etme, bundan sonra sessiz olmaya özen gösteririz.’’
Üstüne bir de omzuma pat pat vurdu, sanki bir çocuk teselli eder gibi.
‘’Sen, dün gece benimle seviştin. Bu odadaydan, yatağımdaydın!’’
Birden ciddileşti hatta yüzündeki ifade yavaş yavaş öfke kıyafetleri de giymişti.
‘’Şakanın dozunu kaçırıyorsun ama Rana. Üstelik şaka da olsa, böyle bir şey konuşmak çok ayıp.’’
Onu göğsünden iterek bağırmaya başladım.
‘’Sen ne ayıbından bahsediyorsun be? Gece ben seni o kadar durdurmaya çalıştım. Ben sana dedim bunun ne kadar ayıp olduğunu. Beni her şeye rağmen kandırıp, yatağa çekip, istediğini alıp, şimdi en azından yaptığın şeyin arkasında duramayacak kadar korkak mısın sen?’’
Her lafımla vuruşum daha da sertleşiyor, gözlerim doluyordu. Sadece put gibi durarak bana bakıyordu. Hani bir mum yakarsın ve öylece oturursun da, onun eriyip söndüğüne anbean tanık olursun ya… İşte aynı öyleydik; mum gibi yanıyor, eriyordum gözlerinin önünde ve o, beni sadece izliyordu. Böyle olması beni iyice çileden çıkardı.
‘’Bir şey söylesene!’’ diye bağırdım.
Ona vuran ellerimi durdurmak için beni bileklerimden tuttu ve biraz geriye itti.
‘’Sen ne saçmalıyorsun Rana? Dün gece aramızda hiçbir şey olmadı.’’
‘’Ya, ne demek olmadı? Sen bana desen ki; ‘Tamam desen, tamam bir halt yedim… Evet Rana, uçkurumu tutamadım. Şimdi de yaptıklarımın arkasında durmayı, sorumluluğunu almayı benim götüm yemiyor, çünkü adamlığım bu kadar.’ desen… Yani tabii yine çileden çıkarım ama en azından tutulacak bir yeri olur. Küçük bir öpücük değil, basit bir temas değil; biz seninle bütün gece seviştik be! Seviştik! Tenime batan sakallarına kadar hatırlıyorum.’’
‘’Sen ne dediğini bilmiyorsun Rana. Böyle konuşman da çok ayıp; biz kuzeniz.’’
Bu söylediğiyle yüzüne okkalı bir tokat attım. Gece attığım her tokatta keyfi daha da yerine geliyor ve arsızca ‘demek sert seviyorsun’ diyordu. Bu defa attığım tokata ciddi bir şekilde karşılık verdi. Beni kolumdan tutup çekiştirdi.
‘’Geçen gece, kulüpte de ileri geri konuştun Rana. Seni idare ettim diye olanları buraya taşıyacak kadar yüz bulacağını düşünmemiştim açıkçası. Dün gece ben sevdiğim kadının yanındaydım. Ne yapmaya çalışıyorsun, bilmiyorum ama bu yaptığın doğru değil. Sen rüya görmüşsün.’’
‘’Öyle mi? Rüya gören bir kadının göğüslerinde bu izler oluyor mu?’’ dedim gömleğimin düğmelerini açarken.
Gece kendi elleriyle, dudaklarıyla mosmor yaptığı göğüslerimi nasıl inkar edecekti acaba.
‘’Rana ne yapıyorsun? Utanmıyor musun benim karşımda soyunmaya?’’
‘’Bütün gece onlara yapmadığın kalmadı. Şimdi mi utanacağım?’’
‘’Rana, boş boş konuşup durma. Senin yüzünden Güzide de masada yalnız kaldı.’’
Kendi aptallığımın verdiği hayalkırıklığından başka bir şey değildi beni bu hayrete düşüren, bu kadar yıkan… Annem ve babam gittikten sonra kimseye güvenmemem gerektiğini öğrenmiştim zaten. Ama ilk defa böyle bir sahtekarlıkla karşı karşıyaydım. Onu odadan resmen kovarcasına attım ve kapattığım kapıya sırtımı dayadım.
Annem olsaydı gösterirdim ben ona. Anneme söylediğimde halledemediği hiçbir şey olmazdı çünkü. Bir ‘anne’ bile diyemiyordum. Annem yoktu, babam yoktu… Avunabileceğim, şikayet edebileceğim hiç kimsem yoktu.
‘’Anne…’’ dedim çocuk gibi. Belki beni duyar umuduyla. Duyar da gelir umuduyla. Tıpkı Cenkay’ın az önce, gece boyunca benimle seviştiğini inkar ettiği gibi, annem de bana der ki ‘’Saçmalama Rana! Baban ve ben yaşıyoruz kızım. Nereden buluyorsun böyle şeyleri?’’ demesini bekledim.
‘’Anne…’’ dedim meme arayan bir bebek gibi… ‘’Anne…’’