AYDAN
Arabaya koşar adım gidiyordum. Sanki beni tutup yakalayacak ve bir çocuk gibi cezalandıracakmış gibi hissediyordum.
Komşunun camını kırmış ya da meyve ağacına dalmış gibi yoğun bir suçluluk duygusu içindeydim. Yaramazlığımı yapmış, hakkını vermiştim. Sağlam sinir olmuştu. Şimdi ise kaçıp saklanma zamanıydı. Kendimi arabaya bir hışımla atıp kapıyı sertçe kapattım. Köpek gibi hızlı ve sesli nefes alıp veriyordum. Volkan Bey arkasına döndü.
“Zeyno Hanım, bir şey mi oldu? İyi misiniz?”
“Yok yok, hiçbir şey olmadı. Bir şeyden korktum da… Ondan hızla geldim.”
“Yardımcı olabileceğim bir şey var mı?”
“Yok, geçer şimdi ama üşümeye başladım. Biraz sıcağı açar mısın?”
“Tabii, hemen çalıştırayım arabayı.”
Korkudan titriyordum, üşüyordum ama ilginç bir şekilde ensemdən bir iki ter damlası da akıyordu.
Tam kırk beş dakika bekledik. Bu kırk beş dakika içinde tam kırk beş farklı senaryo kurdum. Her biri kırk beş farklı acı sonla bitiyordu. Hiçbirinde bu işten yara almadan kurtulamıyordum.
Hak etmiş miydi?
Evet, hem de nasıl hak etmişti.
Rahatlamış mıydım o lafları söyleyince?
Oooh, hem de nasıl.
Peki bu işten sıyrılabilecek miydim?
Kesinlikle hayır.
Kırk beş dakikanın sonunda arabaya doğru geldi. Volkan Bey inip hemen kapıyı açtı. İçeri oturdu, bacak bacak üstüne attı ve kafasını bana çevirdi. Volkan Bey tam arabaya biniyordu ki:
“Volkan, senden binanın çevresinde beş dakika tur atmanı istiyorum.”
Sanki Volkan’dan bana peçete uzatmasını istemiş kadar sıradan bir talepmiş gibi Volkan hemen,
“Tabii, Demir Bey,” dedi ve kapıyı kapatıp yürümeye başladı.
Demir Bey parmaklarıyla bir ritim tutturmuştu. Serçe parmağından başlayarak sırayla parmaklarını diz kapağına vuruyordu. Kolunu koltuğun arkasına doğru attığında eli bana kadar uzandı.
Boğacak mı acaba? diye bile düşündüm.
Gözleri ateş ediyordu ama ağzı keyifli bir şekilde kıvrılmış gibiydi. Böyle durunca daha da tehlikeli görünüyordu.
İçeride bir saattir sevişmişti, az önce yüksek ihtimalle, ama buna rağmen arabaya bindiğinde nasılsa şimdi de öyle görünüyordu.
Saçlarının uçlarındaki hafif ıslaklıktan anladığım kadarıyla duş almıştı.
İnce ince titrememe engel olamıyordum. Boynumu hafifçe aşağı eğmiş ama başıma geleceklerin merakıyla gözlerimi ona kaldırmış, yavru köpek gibi bakıyordum.
Kaç saniye, belki kaç dakika böyle bakışıp birbirimizin ne yapacağını, ne diyeceğini görmek için bekledik bilmiyorum. Bir dövüş arenasında rakibini ölçen iki gladyatör gibiydik.
En sonunda derin bir nefes verdi.
“Çok şanslısın ki az önce oldukça tatmin edici bir saat geçirdim. Yoksa… neler olacağını bilmek istemezdin.”
Bu sefer ben derin bir nefes verdim. Keyfim az da olsa yerine gelmişti.
“Anlayışınız için teşekkür ederim,” dedim.
“Tatmin olmanıza sevindim. Yani öyle demek istemedim… Demek istediğim sinirinizin geçmesine sevindim. İçeride yaşadıklarınıza değil de… aslında sizi bu ruh hâline getiren şeye sevindim. Bunu derken tabii ki şeyi kastetmiyorum…”
Başını geriye atıp kısa bir kahkaha attı. Sonra aniden ciddileşip:
“YETER!” dedi.
“Bugün şanslıydın çünkü senin yerine cezanı başkası çekti. Bir gün yerine başka birini bulamadığımda bu kadar şanslı olamayabilirsin.”
Yutkundum. Cezamı çekenin ben olmasını istediğimden mi, yoksa beni cezalandırmak istemesinin yarattığı şaşkınlıktan mı emin değildim.
“Bir daha hata yapmayacağım,” dedim.
Bana küçümser bir bakış attı.
“Umarım.”
Volkan Bey geri geldi.
Artık eve dönmek istiyordum. Bir gün içinde çok fazla şey yaşamıştım.
Volkan Bey,
“Nereye gitmek istersiniz, Demir Bey?” diye sordu.
Demir Bey bana şöyle bir bakış atıp,
“Klübe,” dedi.
Dudaklarımı büzüştürdüm. Eve gidip bir battaniyeye sarınmak ve saklanmak istiyordum.
DEMİR
Bu iş tahmin ettiğimden çok daha keyifli olacak. Hem itaat etmek zorunda olduğunu biliyor hem de karakteri buna izin vermediği için dik başlılığını ara ara istemeden gösteriyor. Üstelik hem arzuları, fantezileri var hem de aşırı utangaç.
Klübe doğru giderken bana bir viski doldurmasını istedim. Viskiyi doldurdu, tam buz atıyordu ki eli havada kaldı ve gözlerime baktı. Aferin; kafasına göre hareket etmemeyi öğreniyordu. Başımı aşağı yukarı sallayınca buzu da atıp verdi. Normalde asistanlarıma da ikram ederdim ama bu kız hak etmiyordu.
Yakıcı ve tazeleyici bir yudum aldıktan sonra başımı geriye yasladım ve bugün olanları düşündüm.
Sabah adeta bir kumru gibiydi. O kadar güzel ve heyecanlı görünüyordu ki… Kahvenin elinde olmadığını görünce keyfim yerine gelmişti. Ne kadar bocalarsa o kadar üzerine gidebilirdim.
Sonrasında ise beni anında pişman etmişti.
Koltuğa uzanırken, kahveye uzanmak için farkında olmadan kalçalarını sağa sola sallıyor, domalırken kalçalarının o muhteşem görüntüsüyle sabah sabah beni azdırıyordu. Düşüp çığlık atınca üzerine uzanıp o kısa eteğinin altından oracıkta içine girmek istedim. Ellerimi beline koyup kendime çektiğimde niyetim yardım etmek değildi. Ellerimi kalçalarına koyup bastıra bastıra onu oracıkta düzmek istiyordum.
Neyse ki son saniyede aklım başıma gelmiş ve kendimi ona bastırmamayı başarmıştım. Ama o ne yapmıştı? Benim ona değmemek için tüm irademi kullandığım o kalçalarıyla bana çarpmıştı. Sertliğimi hissetmiş olmalıydı. Sonra bir anda dönüp gözlerime bakınca afalladım. Hemen bir yalan uydurmam gerekiyordu. Bana çarptığı için onu suçlu çıkarmak mantıklı geldi.
“Dikkatli hareket etsenize, Zeyno Hanım. Bana çarptınız,” dedim.
Gözlerinden bunu yutmadığını anlıyordum ama akıllı davranmayı seçti. Ayak uydurdu ve özür diledi.
Ofise dönene kadar peşimde koşturup durdu. Sudan çıkmış balık gibiydi. Muhtemelen sürekli “Şimdi ne yapmam gerek, şimdi ne olacak?” diye düşünüyordu çünkü gözleri hep şaşkınlıkla açıktı.
Odamın sessizliğinde bugünkü spor kompleksi toplantısının çalışmalarına bakmaya başladım. Zamanın nasıl geçtiğini bilmiyorum ama tekrar Zeyno geldi.
“Bir şeye ihtiyacınız var mı diye sormak istemiştim.”
“Aslında var ama nedense senin bu ihtiyacımı karşılayabileceğini düşünmüyorum,” derken aklımdan geçen tek şey, onu geceli gündüzlü altıma almak istememdi. Aslında bu ihtiyacımı tam da onun karşılayabileceğini biliyordum ama daha erkendi.
“Denemeden bilemezsiniz,” dediğinde gülmemek için kendimi zor tuttum.
Tabii ki deneyecektim. Onu her şekilde deneyecektim.
“Tamam, denerim,” dedim. Zaten amaç buydu.
Ona asla huzur vermeyecektim. Gözde’yle geçirdiğim gecenin ardından sabahın köründe beni yeniden tahrik etmişti. Bu akşam başka bir çözüm düşünmem gerekiyordu.
Aklıma Merve geldi.
Telefon çalarken bekliyordum. Merve telefonu son saniyeye kadar açmazdı. Bunun kendisini daha kıymetli gösterdiğini sanıyordu.
“Buyurun.”
“Ben Demir, Merve.”
“Demir? Pardon, hangi Demir?”
Gözlerimi devirdim. Gerçekten böyle yaparak erkeklerin “Ooo, ne çok arayanı var, beni hiç önemsemiyor, ne kadar cool kadın,” diyeceğini mi düşünüyordu?
“Bu akşam seni ziyaret edecek ve tatmin edecek olan Demir,” dedim.
“Aaa, o Demir. Hahaha.”
“Tamam, o hâlde akşam bekliyorum.”
“Tamam, görüşmek üzere.”
Hemen Zeyno’yu aradım. Biraz huzursuz edecektim onu.
“Merve’nin dairesi,” deyince, “Evi mi?” diye sordu. Özel buluşmamın takvimini ona ayarlattığımı özellikle fark etmesini istemiştim.
Şimdi sırada, yolda ona benim için çok daha özel başka bir şey yaptırmak vardı.