Zeyno
Koltukta Pamuk nineme sarılmış oturuyorduk. İkimiz de ağlamıştık.
Yaşadığımız şey sadece işe alınma sevinci değildi. Gerçekten zorlu günlerden geçmiştik. Babamı hayatta tutabilecek olmanın, evimizin borçlarını ödeyebilecek olmanın, hayatını bana adamış Pamuk ninemi dertten, sıkıntıdan kurtarabilecek olmanın sevinciydi bu.
Ekonomik olarak son raddedeydik. Son kurşunlarımızı sıkmıştık. Hayat mücadelesinin kaybeden tarafına geçmek için ince bir çizginin üzerinde defalarca ileri geri yürümüştük. Aylar sonra ilk kez rahat bir nefes alıyorduk.
“Hadi artık toparlanalım,” dedim. “Güzel bir kahve yapayım, içelim. Tansiyonun yine oynamıştır yerinden. Sana bir de limonlu su getireyim. Bugün eşyalarımı erkenden hazırlayıp yarına bomba gibi bir başlangıç yapmak istiyorum.”
“Tamam, güzel kızım,” dedi.
Mutfakta kahveyi kısık ateşte köpürmesi için beklerken yüzümden gülümsemeyi bir türlü silemiyordum.
Kahvelerimizi içtikten sonra koşa koşa bilgisayarımı açtım ve blog sayfama girdim.
Blog: Zeyna’nın Arenası
“Sizi meraklandırmaktan ve bekletmekten nefret ediyorum. O yüzden hiç vakit kaybetmeden söyleyeyim: İŞE ALINDIM!
Zorlu geçti desem yalan olur. Çok daha acımasız bir sürece hazırlanmıştım. Süreç esnasında çok stresli ve heyecanlıydım ama itiraf edeyim, tahmin ettiğimden çok daha kolaydı. Belki de kaderimdi. Kaderimde vardı, bilmiyorum ama oldu.
Açıkçası istediğim pozisyon değil. Ama zaten benim yaşımdaki nice mezun, hiç istemediği işlerde zorlu koşullarda hayat mücadelesi veriyor. Belki sen, sevgili savaşçım, sen de benimle aynı durumdasın. Bu sebeple siz nasıl savaşıyorsanız ben de öyle savaşacağım.
Belki aranızda benim kadar şanslı olup böyle bir iş fırsatını bile yakalayamayanlarınız vardır. Eminim şans sizin de yüzünüze gülecek. Hepiniz için dua ediyorum. Siz de başaracaksınız, eminim. Böyle bir işi arayıp da bulamayan herkese karşı başarmaya borçluyum.
Zeyna’nız kılıçlarını kuşandı. Bu mücadelede biz de varız ve hayatın karşımıza getirdiklerinden korkmuyoruz.
Şimdi gün içerisinde başıma gelen çok tuhaf bazı olayları sizlere anlatmaya başlıyorum. Hazır mısınız?”
---------
Gün içinde yaşadığım tuhaf olayları uzun uzun anlattım. Tabii jartiyer kısmını ve yönetimin adını, kimliğini belli edebilecek detayları atlamıştım. İşten birinin denk gelmesi riskini göze alamazdım.
Bilgisayarın başından kalkınca hemen giyeceklerimi hazırlamaya başladım. Bu sefer tercihimi lacivertten yana kullandım. Yırtmaçsız bir etek seçtim. Risk almak istemiyordum.
Üşenmeyip evin yakınındaki süpermarkete çıktım ve kendime ince, ten rengi bir külotlu çorap aldım. Etek biraz kısaydı ama bugün şirkette bu boyda etek giyen birçok kadın görmüştüm. Sorun olmadığı belliydi. Lacivert eteğimin üzerine krem rengi kumaş bir yelek ve eteğimin takımı olan lacivert bir ceket giydim. Bu sefer gömlek giymeyecektim. Sıcaklarsam ceketi çıkarınca yelek tek başına idare ederdi.
Yine lacivert stilettolar seçtim. Krem rengi bir çanta ve boynuma lacivert, krem, kırmızı karışık desenleri olan bir fular bağlayınca hazır olacaktım. İddialı olmak istemiyordum ama bu kombine de ancak kırmızı ruj giderdi. Yine de koyu renk çok dikkat çekmesin diye açık kırmızı bir gloss tercih ettim. Duşumu aldım, kaşlarıma cımbızla son bir rötuş geçtim. Maskelerimi yaptım, kremlerimi sürdüm. Ojelerimi kıyafetime göre yeniledim.
Çekirdeğimizi, çayımızı alıp Pamuk nineme sevdiğimiz diziyi açtık. Tansiyonu olduğu için çok fazla yiyemiyordu ama yine de eskiden beri akşam geleneklerimizden biri olduğu için ufak ufak eşlik ediyordu.
Odama gidince çantamı da hazırlamaya karar verdim. Sabah zaman gerginliği yaşamak istemiyordum.
Saçlarımı da çorapla sardım; sabah kıvırcık uyanmak için. Alarmımı kurdum ve çok başarılı olduğum günlerin hayalini kurarak huzurla gözlerimi kapattım.
Gözlerimi keyifle açtım. Erken uyuduğum için alarmın sesiyle uyanmış olsam da uykumu almıştım.
Hemen dişlerimi fırçalayıp giyindim, hafif bir makyaj yaptım ve rujumu sürdüm. 2026 için aldığım ajandayı da çantama atıp gözlüklerimi taktım ve odadan çıktım.
Tam kahvaltı masasına oturmuştum ki telefonum çaldı. Bu saatte? Tanımadığım bir numaraydı. Açtım.
“Efendim?”
“Günaydın Zeyno Hanım. Ben Volkan. Araç hazır, müsait olduğunuzda çıkabiliriz.”
“Anlamadım?”
“Ben Demir Bey’in şoförüyüm. Önce sizi alacağım. Sonra Demir Bey’i saatinde alıp ofise geçeceğiz. Yanlış anlamayın lütfen ama Demir Bey geç kalırsa… yani kalmasak iyi olur.”
“Ben… ama benim haberim yoktu.”
“Mert Bey sizi maille bilgilendirdiğini söylemişti.”
“Ah, pardon. Gözden kaçırmış olmalıyım. Hemen geliyorum.”
Eyvahlar olsun! Nasıl görmedim? Salak gibi süslenme telaşından gözden kaçırmışım herhalde.
“Ninecim, ben gidiyorum. Şoför gelmiş.”
“Şoför mü? Şoförle mi gideceksin? Ne güzel, içim rahat etti. Aaa, kahvaltı edemedin. Dur, sana yine reçelli ekmek yapayım.”
“Yok yok, sakın. Geçen zor yedim zaten.”
“O zaman dur, bir kavanoza koyayım. İki dilim de ekmek koyup vereyim. Şirkette müsait olunca yersin.”
“Yok ninem, gerek yok,” dememe kalmadı; çantamı alıp topuklularımı giyene kadar getirmişti bile.
Minik eczane poşetine koymuştu. Ninem, lazım olur diye poşetleri hep saklardı. Gülümsedim, öptüm, hayır duasını alıp hemen araca yöneldim. Şoför kapıda bekliyordu. Elini sıktım, tanıştık ve kapımı açtı.
İnanılmazdı. Araç o kadar lüks ve büyüktü ki… İçimden “ohaaa” demeden hiçbir köşesine bakamıyordum. Arka koltukta kristal bardaklar, birkaç içki şişesinin bulunduğu özel bir mini bar bölümü bile vardı. Koltukların arkasında plazma ekranlar asılıydı. Alttan ısıtmalıydı sanırım. Hava çok soğuk değildi ama sıcak da sayılmazdı; bacaklarıma değen ısı beni rahatlatmıştı.
Hemen maili açtım ve Mert Bey’in sabah beni şoförün alacağına, yolda Demir Bey’in kahvesini nasıl almam gerektiğine ve onu nasıl karşılamam gerektiğine dair attığı maili gördüm. Diğer detayları ofise geçtiğimizde aktaracaktı.
Hemen şoföre döndüm.
“Kahve almam gerekiyor. Yardımcı olur musunuz?” dedim.
“Merak etmeyin. Yıllardır evine yakın aynı üçüncü nesil kahveciden kahvesini içer. Size telefonunu da veriyorum. Arayıp bilgi verirseniz nasıl sevdiğini biliyorlar, hemen hazırlarlar,” dedi.
Ne büyük şans, diye düşündüm. Kahveciyi arayıp siparişi verdim.
“Siz sanırım yeni asistanısınız?” dediler.
“Evet,” dedim.
“Hayırlı olsun. Hemen hazırlıyoruz.”
Volkan Bey’i biraz beklettiğim için zaman açısından az da olsa sıkışmıştık. Koşa koşa kahveyi aldım. Arabada bardaklık bölümüne koydum ve yola devam ederken Volkan Bey’e sordum:
“Demir Bey… o nasıl biri? Yani ona nasıl davranmalıyım?”
“Sizinle çok iletişim kurmaz. Benimle de kurmuyor, diğer asistanlarıyla da böyleydi. Bir şey istediğinde tek, kesin ve net bir cümleyle ifade eder. İkiletmezseniz iyi olur. Zaman konusu çok kritiktir, affetmez. Şirketi yönetmek dışında hiçbir işini kendi yapmaz. Tüm işleri sizden ister. Özel talepleri de olacak.”
“Özel mi?” diye sordum.
“Evet. Yani demek istediğim, alışverişinden tutun doktor randevusuna kadar her şeyi. Gece uyuyamadı diye bile çağırıp çalışmanızı isteyebilir. Uyuyamadığı sürece yanında olmanız gerekebilir. Asistanları iyiyse onları uzun süre bu pozisyonda tutmaz; şirkette önemli pozisyonlara getirir. Çünkü bu tempo uzun süre kaldırılamaz. Memnun kalmazsa da.. Neyse siz sadece ne isterse yapın. Bu durumda sorun yaşamazsınız. Detayları Mert Bey size anlatır.”
“Tamamdır,” dedim.
Plazasının önüne gelmiştik. Volkan Bey Dikiz aynasından bana baktı. Ben de ona döndüm.
“Başarılar, Zeyno Hanım,” dedi.
“Teşekkür ederim,” dedim ve arabadan indim.