Zeyno
Demir’in odasından çıkıp arkamdan kapıyı kapatırken, yeni hayatıma bir kapı açıyor gibi hissediyordum.
İçimde bir çığlık kopuyordu; dışarıdan bakıldığında sadece gözlerimi sımsıkı kapatmış, iki elimi yumruk yapıp kaldırmış haldeydim. İçime içime sevinç çığlıkları atıyordum. “Iııığğğğğğğ” gibi bir ses çıkıyordu ama içimde fırtınalar kopuyordu.
Kendimi haftalarca, hatta aylarca “Sizi olumlu ya da olumsuz işe alım süreciyle ilgili bilgilendirmek için ararız,” cümlesini beklerken hayal etmiştim. Grup mülakatları, uzun değerlendirme süreçleri, iki aylık bir beklenti işkencesi… Büyük şirketler böyle yapardı çünkü. Kimseyi iki dakikada işe almazlardı. Ama bugün öyle olmamıştı. Bugün tam üç kişi işe alınmıştı. Ve… oley be! O üç kişiden biri bendim.
Gözlerimi açtığımda karşımda beni odaya alan asistanı gördüm. Bana sanki uzaydan yeni gelmişim gibi, yargılayan ve “Bu ne yapıyor?” dercesine bakan gözlerle bakıyordu. Ona mahcup bir gülümseme gönderirken içimden, İlk kez mi sevinen birini görüyorsun? diye geçirdim. Bugün kimsenin sevincimi gölgelemesine izin vermeyecektim. Tam bunu düşünürken, Demir Bey’in kapıyı kapatmadan önce söylediği cümle zihnimde yankılandı:
“Asansör soyunma odası değildir. Teşhircilik burada hoş karşılanmaz.”
Bir yanım utançtan kızarıyordu, diğer yanım ise istemeden de olsa hak veriyordu. Daha profesyonel bir duruş sergilemeli, yırtmacıma dikkat etmeliydim. Ama eteğimin yanlışlıkla açıldığı o kadar belliydi ki… O da aç köpek gibi bakmasaydı keşke. Üstelik asansörde beni süzerken hiç de rahatsız olmuş gibi görünmüyordu. Hatta “güzel tasarım” dememiş miydi? Madem hoş karşılanmıyordu, orada “Pardon, eteğiniz açılmış,” deseydi ya. Ayrıca, hayatında ilk kez gördüğü bir kadının dudağından çilek reçeli sıyırıp yemek ne demekti? Ahlak dersi verecek biri hiç değildi bana kalırsa. Ama ne diyebilirdim ki… Artık patronumdu. Bu yorumu yutup yoluma devam edecektim. Zaten bir şirketin CEO’sunu, o şirkette çalışsam bile, kaç kere görmem gerekebilirdi ki? Demir Bey üst düzey yöneticilerle muhatap olurdu, benimle değil. Belki de benim yöneticimin yöneticisinin yöneticisi dışında kimse onu düzenli olarak görmüyordu bile.
Ayyyy, acaba hangi ekipte olacağım? Hangi şirketinde, hangi medya süreçlerinde çalışacağım diye sevinçten dört köşe oluyordum.
Asistan Demir Bey’in odasına doğru giderken ben de adının Mert olduğunu öğrendiğim diğer asistanın masasına doğru yürümeye başladım. Masanın önünde kocaman bir gülümsemeyle durduğumda dönüp bana gülümsedi ve elindeki ince, uzun beyaz zarfı uzatarak:
“Tebrikler, yarın yine aynı saatte,” dedi.
Ben odadan çıkıp buraya gelene kadar işe alındığımı biliyor olmasına bakılırsa, burada iletişim gerçekten çok hızlıydı. Zarfı elime aldım. Normal şartlarda Zeyno olarak o zarfı oracıkta yırtar, zıplaya zıplaya okurdum. Ama bu kadar amatör ve aşırı heyecanlı görünmek istemedim. O yüzden asansöre doğru yürüdüm.
Asansöre bindim. Kapılar kapanır kapanmaz bu sefer sesli çığlıklar atmaya başladım. Tam zarfı açacaktım ki asansör durdu ve başka katlardan insanlar binmeye başladı. “Offfff, hadi ama…” diye söylenerek aşağıya kadar inmeyi başardım.
Lobide kendimi hızlıca binanın dışına atmaya çalışıyordum ki bir ses duydum.
“Zeynooo!”
Başımı çevirdiğimde Can’ı lobide beklerken gördüm. Gözleri merak ve heyecanla açılmıştı, bana doğru hızla yürüyordu.
“Ne yaptın? Nasıl geçti? Oldu mu?”
“Evet, alındım,” dedim gururla, sesi titreyen bir sevinçle.
“Waaay! Biliyordum. Tebrik ederim,” dedi ve elini uzattı. Ben de hemen sıktım.
“Zarfını açtın mı?” diye sordum.
“Açtım. İçinde her şey var: pozisyon, çalışacağın şirket, maaş paketi, bonuslar, yan haklar… Bu işi kabul etmemek delilik olur. Çok sağlam bir anlaşma,” dedi kocaman bir gülümsemeyle.
“Meraktan ölüyorum, hâlâ açamadım.”
“Beraber açmak ister misin?” diye sordu.
“Hadi açalım,” diyerek oturma alanlarına yöneldik.
Oturur oturmaz titreyen ellerimle zarfın kısa kenarını yırttım. İçindeki katlanmış kâğıdın ucunu dışarı çıkardım ve dikkatlice çektim. Üstteki yazı hemen gözüme çarptı.
En başta Einstein’ın bir sözü vardı:
“İnsan aklının sınırlarını zorlamadıkça hiçbir şeye ulaşamaz.”
Altında ise şu satırlar yer alıyordu:
“Asdemir Holding, sınırları zorlayan ve hedeflerine ulaşma yolunda motivasyonunu ve disiplinini koruyan insanları özenle seçip bünyesine katan bir kurumdur. Siz de seçilmiş bu insanlar arasında yerinizi aldınız. Tebrikler.
Aşağıda yer alan bilgilendirmeleri okuyarak şartları kabul edip etmediğinize dair olumlu ya da olumsuz cevabınızı, 1 saat içinde formun altında yer alan iletişim bilgilerinde belirtilen ilgililere iletmeniz gerekmektedir. 1 saat içinde dönüş yapmayan adayların süreçleri iptal edilir.
Asdemir Holding olarak sizinle çalışma dileğimizi iletir; aksi durumda kariyer yolculuğunuzda başarılar dileriz.
Saygılarımızla,”
Sayfayı çevirdiğimde sonunda pozisyon bilgisinin yazılı olduğu bölümü gördüm. Ama… bu benim zarfım olamazdı. Elimdeki zarfı tekrar çevirdim. Arkasında açıkça “Zeyno Hanım” yazıyordu.
Ama ben bu pozisyona başvurmamıştım. Uzmanlık alanımla uzaktan yakından ilgisi yoktu.
Pozisyon: Üst Düzey Yönetici Özel Asistanı
Bağlı Bulunduğu Üst Düzey Yönetici: Asdemir Holding CEO’su ve Yönetim Kurulu Başkanı Demir Başaran
Şok olmuştum. Özel asistan… Hem de ne alaka?
Can dayanamayıp sordu:
“Evet? Ne yazıyor?”
“Bu… bu benim zarfım olamaz. Senin pozisyonun ne?”
“Veri analisti, kıdemli ekip yöneticisi. Direkt holding bünyesine alındım. Burada çalışacağım. Sen?”
“Benimki çok alakasız. Üst düzey yönetici özel asistanı yazıyor.”
Gözlerine baktım. Sanki bana cevap verebilecekmiş gibi kafamı, Bu ne demek? dercesine sağa sola salladım.
O da ellerini iki yana açtı. Sonra bir şey hatırlamış gibi gözlerini kapattı.
Tekrar açtığında konuşmaya başladı:
“Zeyno, buraya çok görüşmeye gelen arkadaşım oldu. Biri de senin gibi bir durum yaşamıştı. Burası uzmanlık alanının yanında kabiliyetlere göre yönlendirmeye önem veriyor. O yüzden pozisyonlar görüşmelerden sonra netleşiyor. Düşününce, özel asistan olarak yanında yazım dili güçlü, iletişimi kuvvetli, medya ya da iletişim kökenli birini istemesi mantıklı.”
Sonra durup bana baktı.
“Ama önemli olan sen bunu kabul edecek misin?”
“Can, bu benim hayalim değil.”
“Biliyorum ama burada çalışmak sana müthiş bir CV kazandırır. Emin ol, burada çalışırken bile dışarıdan büyük firmalardan teklifler alırsın.”
Bir an durdu, sonra devam etti:
“Üstelik içeride rotasyon çok. CEO ile birebir çalışacaksın. Performansından memnun kalırsa seni başka bir pozisyona da kaydırabilir.”
“Ben bunu istemiyorum,” dedim suratımı asarak.
“Ücret paketin ne?” diye sordu.
Henüz oraya bile bakmamıştım. Kağıtlara tekrar göz gezdirdim ve istemsizce,
“Woooow…” dedim.
Can gülümsedi.
“Sana demiştim. Sağlam anlaşma.”
Ücreti görünce bu işi kabul etmeme şansım olmadığını anladım. Üstelik özel asistan olarak çalışma saatlerim değişkendi. Uzun mesailer, şehir dışı ve yurt dışı seyahatlerde Demir Bey’e eşlik etmek… Bunların hepsi maaşın katlanarak artması demekti.
Babamın hastane masraflarını sadece maaşla karşılamak zor olurdu. Ama iyi bir çalışan olur, uzun mesailere dayanabilirsem hem masrafları karşılayabilir hem de yaşamımız için bir miktar fazlalık yaratabilirdim.
Okudukça daha da şaşırıyordum. Özel etkinlikler için kıyafet ve alışveriş yardımı vardı. Demir Bey’in şoförü mesai dışı saatlerde ulaşımımı sağlayacak, gerektiğinde şirket aracı geçici olarak kullanımım için tahsis edilecekti.
Can tekrar sordu:
“Ne düşünüyorsun?”
Telefonumu çıkardım. Zarfın üzerindeki mail adresine teklifi kabul ettiğimi belirten maili gönderdim.
Sonra Can’a döndüm.
“Evet, artık iş arkadaşıyız,” dedim gülümseyerek.
O da gülümsedi.
“Çok sevindim. İkimiz için de.”
“Artık gitmem gerek. Aracın var mı? Seni bırakabilirim.”
“Gerek yok,” desem de ısrar etti. Yolda sohbet ede ede eve geldik.
İçimde buruk bir sevinç vardı. Hem uzmanlık alanım olmayan bir işe girecek olmanın şaşkınlığı hem de kazanacağım paranın getirdiği umut birbirine karışıyordu. Can’a el salladım. O uzaklaşırken dikleştim. Pamuk nineme bu güzel haberi vermek için, yüzümdeki buruk gülümsemeyi gerçek bir gülümsemeye dönüştürerek kapıyı çaldım.