Merve’nin Sabahı

1112 Words
Merve’nin gözleri gece boyunca defterlerin üzerinde gezinmişti. Sayfaların kenarına düşen notlar, çarpılmış formüller, altı kırmızıyla çizilmiş kavramlar… Saatler akıp gitmiş, duvarın rutubet kokusu bile ona eşlik etmişti. Esenyurt’un köhne bir binasında, dört kız birlikte kaldıkları bodrum kattaki daire, üniversiteli hayallerle gerçeklerin çarpıştığı bir sığınaktı. Oda küçüktü, tavan alçak, pencereler ise sokak seviyesinden biraz daha aşağıda kalıyordu. Pencereden geçen insanların ayak sesleri duyuluyor, bazen sokak lambasının sönük ışığı içeri süzülüyordu. Nemli duvarlara astıkları birkaç poster bile solmuştu. Ama onlar için önemli olan lüks değil, İstanbul’da okuyabilmekti. Merve o gece boyunca gözünü kırpmadı. Bir elinde kalem, diğerinde kahve kupası… Annesini düşündükçe daha çok çalıştı. Çünkü bu sınavı kazanmak, yalnızca onun geleceği değil, annesinin gururu demekti. Sabahın altısı olduğunda yorgun gözlerini ovuşturdu. Sınav sekizdeydi ve Boğaziçi’ne gitmek için yol uzun, trafikse belirsizdi. Hızla hazırlanıp kitaplarını çantasına attı. İnce montunu giyip diğer kızları rahatsız etmemeye çalışarak sessizce kapıyı çekti. Esenyurt’un dar sokakları serin ve ıssızdı. Minibüse yetişmek için neredeyse koştu. İçeri bindiğinde kalabalık çoktan başlamıştı. Ayakta, sıkış sıkış yolculuk ederken zihni hâlâ formüllerde, ekonomi terimlerinde dolaşıyordu. Saatler ilerledikçe kalbi daha hızlı çarpmaya başladı; çünkü dakikalar tükeniyordu. Okulun kapısına vardığında neredeyse nefessiz kalmıştı. Kalabalığın arasından koşar adım sınav salonuna girdiğinde saat sekizi bir dakika geçmişti. Gözetmen kaşlarını kaldırıp sert bir bakış attı. — “Çabuk yerini al.” Merve başıyla onaylayıp en arka sıraya oturdu. Nefesini toparlamaya çalışırken kalemi eline aldı. Ellerinin titrediğini hissetti. Ama bir an sonra içinden bir ses yükseldi: “Bunca yıl çalıştın, bu sınavı da kazanacaksın.” Ve o an, sayfalar birer birer açılmaya başladı. Sınav 9.30’da sona erdiğinde Merve’nin göz kapakları ağırlıktan kapanacak gibiydi. Ama vakit kaybetme lüksü yoktu. Saat 11’de Levent’teki görkemli binada olmalıydı. Çantasını hızla omzuna takıp koşar adım dışarı çıktı, en yakın otobüse atladı. Cam kenarına ilişip başını cama yasladığında yorgunluk tüm bedenine yayılmıştı. Ama içindeki sorumluluk duygusu onu ayakta tutuyordu. Şehrin kalabalığını yarıp Levent’e vardığında gökdelenlerin arasında o tanıdık binayı gördü. Birkaç dakika gecikmişti ama yine de derin bir nefes alıp çantasından anahtarlarını çıkardı. Önce, sahibinin ruhunu yansıtan eve girdi. İçerisi her zamanki gibi huzurlu görünüyordu. Duvarlardaki tablolar, kitap rafları, sehpadaki dantel örtüler… Merve bu eve her girdiğinde içinde garip bir sıcaklık hissediyordu. Sahibinin kim olduğunu bilmese de, buranın sahibi ona uzaklardan dost gibi geliyordu. Çocuksu, duygusal, naif bir ruhu sezebiliyordu odalardan. Saat üçe kadar odaları tek tek temizledi. Perdeleri havalandırdı, kitap raflarını sildi, mutfakta bulaşıkları toparladı. Sonra yan taraftaki eve geçtiğinde saat neredeyse üç buçuk olmuştu. Orada hava tamamen değişiyordu. Yatak odasına geçti, hızla nevresimleri değiştirdi. Bir önceki hafta aynaları silmişti ama şimdi köşelerde belli belirsiz parmak izleri vardı. Elinde bezle lekeleri temizlerken yüzü gerildi. Bu evin sahibinden görmediği halde nefret etmişti. Soğuk, ruhsuz, sadece bedensel hazların kokusunu taşıyan bir evdi burası. Banyoyu da titizlikle temizledikten sonra mutfağa geçti. Burası neredeyse hiç kullanılmıyordu; boş dolaplar, kullanılmamış ocak… İçini burkan bir soğukluk vardı. Ama kendine küçük bir ödül vermek istedi. Dolapta bulduğu kahveyi demleyip bir fincan doldurdu. O anda midesi guruldadı. Gün boyunca hiçbir şey yememişti. Açlıkla başı dönüyor, dizlerinin bağı çözülüyordu. Kahvesini alıp salona geçti, elindeki temizlik bezini koltuğun kenarına bıraktı. Üzerinde eski bir kot pantolon, beyaz üzerine pembe kalp desenli bir tişört vardı. Spor ayakkabılarını vestiyere bırakmış, saçlarını dağınıklığını gizlemek için bir bandana ile toplamıştı. Koltuğun kenarına oturdu, başını yasladı. Kahve fincanından yükselen sıcaklık elini ısıtsa da gözleri ağırlaşıyordu. Birkaç saniye sonra, hiçbir şey düşünemeden, yorgunlukla gözlerini kapadı. Ve Merve, şehrin en soğuk evlerinden birinde, sessizliğin ortasında tatlı bir uykuya daldı. Sehpanın üzerinde açık duran defterler, renkli kalemlerle altı çizilmiş satırlar, aceleyle yazılmış küçük notlar… Hepsi Merve’nin sabaha kadar verdiği emeğin izleriydi. Kahve fincanı kenarda soğuyup kalmıştı. Çantası, kitaplarının arasından taşan kâğıtlarla birlikte öylece bırakılmıştı. Koltukta küçücük bir kıvrılışla uyuyordu Merve. Yüzünde yorgun ama dingin bir ifade vardı; göz kapaklarının altında rüyasız bir huzur saklıydı. Birkaç tel saç bandanasının arasından çıkıp yanağına düşmüştü. İnce nefes alışları odanın sessizliğine karışıyor, dışarıdan gelen sokak lambalarının sönük ışığı üzerine vurdukça sanki bir tablo gibi görünüyordu. Saatler ağır ağır ilerledi. Önce akşamüstü ışığı kayboldu, sonra şehrin gürültüsü biraz daha azaldı. Dışarıda hayat devam etse de içeride tek bir şey vardı: derin bir uyku. Saat 10’u gösterdiğinde odanın içinde hâlâ aynı manzara vardı. Sehpada çantası ve notları, koltuğun kenarında yorgun bedenini bırakmış genç bir kız… İstanbul’un kalabalığında kaybolmuş binlerce hayatın arasından sadece bir tanesi, ama o an tüm dünya kadar sessiz ve değerliydi. Merve, açlığa, yorgunluğa ve çaresizliğe rağmen, yıllardır özlediği huzuru belki ilk kez bu şekilde bulmuştu: derin, kesintisiz ve savunmasız bir uykunun kollarında. Merve, gözlerini kapattığında çoğu zaman kendini İstanbul’da değil, Sivas’ın dar sokaklarında bulurdu. O sokaklar, çocukluğunun hem masumiyetini hem de yoksulluğunu taşırdı. Babası doğduğundan beri hayatında hiç olmamıştı. Onun kim olduğunu bile bilmezdi. Anne, bu konuyu hiç açmaz, konuşulmasına izin vermezdi. “Biz bize yeteriz kızım,” derdi hep. Ama Merve küçücük kalbiyle babasızlığın boşluğunu taşımaktan kendini alamazdı. Annesi temizlik işlerine giderdi. Sabah gün ışımadan evden çıkıp akşam karanlığı basmadan dönmezdi çoğu zaman. Elinde deterjan kokusu, yorgun bir yüz, ama yine de kızına sevgiyle bakan gözler… Evdeki her şeyin yükü o kadının omuzlarındaydı. Bir gün olsun şikâyet etmez, “Rızkımız bu, şükredeceğiz,” derdi. Merve çocukluğundan itibaren annesinin yanında büyüdü. Daha ilkokul çağındayken annesinin gittiği evlere eşlik eder, onun taşıdığı kovaları küçücük elleriyle tutar, bezleri sıkar, yerleri silmeye çalışırdı. Evlerin sahipleri çoğu zaman onları görmezden gelir, bazen de küçümseyici bakışlar atardı. Merve’nin içi burkulurdu ama annesi ona hep aynı şeyi söylerdi: — “Başını dik tut kızım. Temizlik yapmak ayıp değil, helal ekmek demektir.” Evin kendisi de Sivas’ın kenar mahallerinde, sobayla ısınan, çatısından kışın sular damlayan, yazın ise rutubet kokusu sinmiş küçük bir yerdi. Ama anne-kız birbirlerine sarılarak her şeye dayanıyorlardı. Merve, annesinin yüzündeki çizgileri her geçen yıl biraz daha belirgin görüyordu. Yorgunluk, ellerindeki çatlaklardan okunuyordu. Okuldaki başarısı ise en büyük gurur kaynağıydı. Öğretmenleri onu övüyor, zekâsından bahsediyordu. Her sınavda aldığı yüksek not, annesinin gözlerinde bir umut ışığı yakıyordu. “Sen okuyacaksın Merve,” derdi annesi. “Benim elim paspasta kaldı ama senin elin kalemde, kitapta olacak.” Liseyi birincilikle bitirdiğinde bütün mahalle konuştu. Komşular annesini tebrik ederken, annesinin gözlerinden yaşlar süzülmüş ama dudaklarında gururlu bir gülümseme belirmişti. O gün Merve, ne olursa olsun okumaya devam edeceğine yemin etmişti. Boğaziçi Üniversitesi’nin kapıları ona açıldığında, annesi belki hayatında ilk kez işten izin aldı. Komşularla küçük bir kutlama yaptılar. Sofraya koyacak pek yiyecekleri yoktu ama o gün masanın üzerindeki ekmek bile bayram tadı taşımıştı. Ama İstanbul yolculuğu başladığında zorluklar da beraberinde geldi. Annesi hastalanıp temizlik işlerine gidemeyince Merve, onun yıllardır taşıdığı yükü devraldı. Üniversiteyi okurken bir yandan da annesinin ilaç masraflarını çıkarmak için temizlik şirketleriyle çalışmaya başladı. O yüzden, Levent’teki görkemli binada iki ayrı evi temizleyen genç kızın hikâyesi, aslında Sivas’ın köhne bir sokağında başladı. Bir annenin alın terinden, bir çocuğun babasız büyüyen ama dik duran yüreğinden doğmuştu.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD