Çağrı, tekrar yatağına uzandığında uyku onu hızla içine çekti. Ama bu uyku, huzurdan çok karanlığın ağırlığıydı. Gözlerini kapattığı an kabuslar yeniden sardı zihnini.
Yine aynı sahne: annesi ardına bile bakmadan uzaklaşıyor, küçücük Çağrı arkasından koşuyor, “Anne!” diye bağırıyor ama sesi yankıda boğulup kayboluyordu. Ardından kömürlük… demir kapı yüzüne kapanıyor, karanlıkta boğucu bir hava, öksürükler, korku. Çağrı ne kadar çırpınsa da hiçbir kapı açılmıyor.
Birden sıçrayarak uyandı. Gözleri tavana kilitlenmiş, kalbi hızla atıyordu. Oda yine sessizdi, sadece sabahın ilk ışıkları perdelerin arasından sızıyordu. Çalar saat 07:00’i gösterdiğinde derin bir nefes aldı. Geceyi yine yenik kapatmıştı.
Yatağından kalkıp mutfağa geçti. Kahve makinesinin düğmesine bastı. İnce ince çıkan kahve kokusu, beynini biraz olsun sakinleştirdi. Bir yudum aldı, gözlerini kapattı. “Bugün başka,” diye mırıldandı kendi kendine.
Üzerine gri takım elbisesini giydi, kravatını düzeltip aynaya son kez baktı. Yorgun gözlerindeki çizgiler gizlenmiyordu, ama dışarıdan bakıldığında güçlü, karizmatik bir mimar görünümünden ödün vermiyordu.
Otoparka indiğinde lüks jipini gördü. Kapıları açıldı, içeriden hafif bir deri kokusu yükseldi. Motoru çalıştırıp yola koyuldu. İstanbul’un sabah trafiği başlamıştı ama Çağrı’nın zihni trafikten daha gürültülüydü.
Radyoyu açtı. Tesadüfen 90’lar şarkıları çalıyordu. Bir kadın sesi, geçmişin ritmini taşıyan bir melodiyle yankılandı:
“Belki de aşkım gerçek değildi…”
Çağrı dudaklarının kenarında kısa bir gülümseme hissetti. O yıllar çocukluğunun yıllarıydı; annesi gitmeden önce bir kez arabada duyduğu, sonra hep yarım kalan bir şarkı. Notalar kalbine dokunsa da hemen bastırdı duygularını.
Bir süre sonra plazanın önüne vardı. Arabasını otoparka bırakıp adımlarıyla asansöre yöneldi. Derin bir nefes alıp asansörün kapısından içeri girdi. Kat sayıları yanıp sönerek yükselirken, içinde bir beklenti değil sadece soğuk bir hazırlık vardı.
Kapı açıldı, ofisinin bulunduğu kata çıktı. Koridordaki sessizlikte topuklarının sesi yankılandı. Kapıyı kartıyla açtı, ofisine girdi. İçerisi geniş, modern ve şık tasarımlıydı. Duvarlarda kendi projelerinin maketleri ve ödül plaketleri asılıydı.
Çağrı ceketini çıkarıp deri koltuğuna bıraktı. Geniş masanın arkasına geçti, İstanbul manzaralı camın önünde bir süre durdu. Güneş yükseliyordu ama içindeki karanlık, güneş ışığını hep gölgede bırakıyordu.
Çağrı ofisine girer girmez bilgisayarını açtı. Camın ardında İstanbul’un kalabalığı, güneşin altında yavaş yavaş hareketleniyordu. İçeri bir grup genç mimar girdi; ellerinde dosyalar, yüzlerinde kaygılı bir ifade vardı.
— “Sunum hazır mı?” dedi Çağrı, bakışlarını bile kaldırmadan.
Ekibin başındaki Aslı dosyayı masaya bıraktı.
— “Evet efendim. Dün geceye kadar çalıştık, üç alternatif hazırladık.”
Çağrı hızlıca sayfaları çevirdi. Kaşları çatıldı.
— “Bunlar… sıradan. İstanbul’da aynılarını görmek mümkün. Bana sıradanı getirmeyin.”
Odaya buz gibi bir sessizlik çöktü. Gençlerden biri itiraz edecek oldu:
— “Ama müşteri—”
Çağrı sert bir bakışla sözünü kesti.
— “Müşteri ne istediğini bilmez. Biz tasarlarız, onlar ikna olur. Sizse masa başında oturup şehrin ruhunu unuttunuz. Öğlene kadar tekrar düşünün. Bu sefer cesur olun. Hata yapmaktan korkmayın, sıradanlıktan korkun.”
Sözleri ağırdı. Çalışanlar dosyaları toplayıp başlarını öne eğerek odadan çıktılar. Çağrı koltuğuna yaslanıp derin bir nefes aldı. Başarı, ödüller, büyük projeler… hepsi vardı. Ama hiçbir şey içindeki boşluğu doldurmuyordu.
Telefonuna baktı. Takviminde öğleden sonra birkaç toplantı vardı. Sonra gözleri saate kaydı. Öğle olmadan evi toparlamak için her zamanki gibi temizlik yapılacaktı. Altı aydır düzeni hiç bozulmamıştı; her şey yerli yerinde, kusursuzdu. O evde, her detayın titizlikle korunması Çağrı’nın tek huzuruydu.
Çağrı telefonunu masaya bıraktı, gözlerini bir süre tavana dikti. Saat öğleye yaklaşırken sekreter kapıyı araladı.
— “Çağrı Bey, öğlen için Hanife Hanım geldi. Lobiye aldık, sizi bekliyor.”
Çağrı başıyla onayladı, ceketini giyip düğmelerini ilikledi. Asansörle aşağı indiğinde geniş lobide şıklığıyla dikkat çeken orta yaşlarını aşmamış bir kadın onu bekliyordu. Kadının üzerinde markalı, vücuda oturan bir elbise vardı. Saçları özenle toplanmış, dudaklarına parlak bir kırmızı sürmüştü.
Çağrı’yı görür görmez yüzüne yapmacık bir tebessüm yayıldı.
— “Çağrı Bey, sonunda tanışabildik. Sizi duymayan yok bu şehirde,” dedi, elini uzatarak.
Çağrı elini sıkıp başını salladı.
— “Hanife Hanım, hoş geldiniz. Buyurun, üst kata geçelim.”
Toplantı odasına çıktılar. Kadın, oturur oturmaz bacak bacak üstüne attı; bakışlarını Çağrı’nın üzerinden hiç çekmiyordu. Dosyayı açması, projeden bahsetmesi bir formalite gibiydi. Her cümlenin sonunda göz ucuyla ona bakıyor, dudaklarının kenarına hafif bir gülümseme yerleştiriyordu.
— “Bu projeyi sizinle yürütmek benim için ayrıcalık olacak. Doğrusu, sizin gibi genç ve… yakışıklı bir mimarın ellerinde evim bambaşka olacak.”
Çağrı dosyaya eğildi, kalemini çıkardı.
— “Teşekkür ederim. Bizim için önemli olan sizin ihtiyaçlarınızı karşılamak. Burada planladığımız tasarımlar fonksiyonelliği ön planda tutuyor.”
Kadın eğildi, dosyanın üzerinden ona yaklaşarak parfümünün kokusunu hissettirdi.
— “Fonksiyonellik güzel ama estetik… onun da önemi büyük. Siz estetiği benden daha iyi bilirsiniz, değil mi?”
Çağrı kalemiyle sayfanın üzerini işaretledi, gözlerini kadının bakışlarından kaçırmadan ama duygusuz bir ifadeyle konuştu:
— “Estetik, detaylara sadakatle mümkündür. Burada önerdiğimiz cephe çalışması tam da bu yüzden öne çıkıyor.”
Kadının ısrarcı gülümsemesi yüzünde asılı kaldı. Çağrı’nın bakışlarında tek bir kıvılcım bile yoktu. Soğuk, disiplinli, çizgilerini aşmayan bir adamdı.
Bir süre sonra kadın, ilgisinin karşılık bulmadığını anlayıp projeye dönmek zorunda kaldı. Çağrı kısa, net ve profesyonel cümlelerle konuyu toparladı. Görüşme bitince elini uzattı.
— “Zaman ayırdığınız için teşekkür ederim. Asistanım sizinle süreci adım adım paylaşacak.”
Kadın, dudaklarının kenarında buruk bir gülümsemeyle elini sıktı.
— “Ben teşekkür ederim, Çağrı Bey. Umarım bu işten sonra… başka vesilelerle de görüşürüz.”
Çağrı yalnızca başını eğdi, hiçbir şey söylemedi. Kapıdan çıkarken bile mesafesini korudu.
O an Çağrı’nın zihninde tek bir cümle yankılanıyordu:
“İş başka, hayat başka.”
Asansörle yukarı odasına çıktığında saate baktı. Odasında ki temizliği beğenmemişti. Temizlikçiyi değiştirmeliydi.
Henüz öğleden sonra başlamamıştı. Evinde, her şeyin kusursuzca yerinde olacağına dair garip bir huzur hissetti. Temizlikçisin kim olduğunu bilmeden, onun ellerinin titizliği sayesinde kurduğu düzen, Çağrı’nın hayattaki şu sıralar tek sabitiydi.