Gece yarısını çoktan geçmişti. İstanbul’un ışıkları, yağmurdan parlayan kaldırımlarda yansıyordu. Çağrı, her zamanki gibi bir bara uğramış, kalabalığın içinde kaybolmuştu. Onu tanıyan gözler çoktu; genç yaşına rağmen herkesin dilinde dolaşan mimardı. Ama bakışları, masadaki viski kadehinde ya da tavandaki ışıklarda değil, kalabalığın içinde dolaşan kadınların üzerinde geziniyordu.
O anda göz göze geldiği genç kadın, kırmızı elbisesiyle tüm mekanı aydınlatıyor gibiydi. Dudaklarının kenarında küçümser bir gülümseme, bakışlarında meydan okuma vardı. Çağrı, böyle kadınları severdi: Görünüşte özgüvenli, içlerinde ise kırılmaya hazır bir boşluk taşıyan…
Birkaç dakikalık bakışmadan sonra kadın yanına geldi.
— “Boş mu burası?” dedi, dudaklarını hafifçe ısırarak.
Çağrı başını salladı, gözlerini hiç kaçırmadan.
Sohbet kısa sürdü; ne isimlerin önemi vardı ne de geçmişlerin. Kadının kahkahası yüksek, dokunuşları hızlıydı. Çağrı içinse bütün bunlar yalnızca bir ritüelin başlangıcıydı. Kadehler tokuştu, birkaç şaka yapıldı, sonra Çağrı usulca kulağına eğildi:
— “Gidelim mi?”
Kadın, gözlerinde beliren bir ışıkla başını salladı. İkisi de neyi kastettiğini çok iyi biliyordu.
Araba, şehrin karanlık sokaklarından geçerek Çağrı’nın gizli hayatının kapısına ulaştı. Bina dışarıdan bakıldığında sıradan, içindeyse sırlarla doluydu. Çağrı, anahtarı çevirip ağır kapıyı açtığında kadın etrafına hayranlıkla bakındı.
Evin salonu minimalistti, ama içinde gizli bir soğukluk vardı. Çağrı, onu doğrudan yatak odasına götürdü. Kapıyı açtığında kadın kısa bir an donakaldı.
Oda, baştan sona aynalarla kaplıydı. Tavan, duvarlar, hatta kapının arkasındaki paneller… Hepsi kadının ve Çağrı’nın yüzlerini, bedenlerini çoğaltıyordu.
Kadın şaşkın bir kahkaha attı.
— “Burası… delice!” dedi, parmak uçlarını aynalardan birine sürerek.
Çağrı gülümsedi, ama gülüşünde sıcaklık değil, soğuk bir gölge vardı. Onun için bu oda bir oyun alanı değil, yaralarının sahnesiydi. Burada sevgi yoktu, sadece bedenler, arzular ve bitişler vardı.
Kadın, aynaların karşısında yavaşça elbisesini omzundan indirdi. Çağrı onu izlerken gözlerinde herhangi bir arzuya dair kıvılcım yoktu; yalnızca intikamın sessiz hazzı vardı. Kadının çıplak teni aynalarda çoğaldıkça Çağrı’nın içinde çocukluğunun karanlık yankıları çoğalıyordu. Annesinin gidişi, üvey annesinin tokatları… Her kadınla, aslında o geçmişi cezalandırıyordu.
Çağrı kadını yatağa çekti dudakları kadının boynunu öperken elleri sütyenin altında göğüslerini okşuyordu. Kadın da bos durmuyordu. Elleriyle Çağrı’nın kafasını oksamaya baslamıstı.Çağrı kadını ters çevirip yatağa yatırdı soyunmaya başladı iki dakika sonra cırılcıplak kalmıstı. Kadın yatakta Çağrı’ya doğru döndü , kadının dudaklarını kendi erkekliğine doğru bastırdı. Kadın ağzında gittikçe büyüyen erkeklik artık ağzına sığmaz duruma gelmişti bu kadar irisiyle ilk kez karşılaşıyordu, elleriyle bir süre daha Çağrı’nın erkekliğini okşadı ve “ Dayanamıyorum hadi “ Kadın ısrarla “hadi hadi demeye “ basladı Çağrı kadının kıvama geldiğini anlayınca kadını tekrar çevirip kadının kalçalarını yukarı kaldırdı dimdik olan erkekliğini yavas yavas kadının arzu dolu vücuduna sürterek kadının içine doğru soktu. Kadın artık zevkten cıldımak üzereydi Çağrı içinde gidip geldikçe kadın sarsılarak bosaldı.
Çağrı yatağın üzerine yıgıldıgında yanında ki kadın hala titiriyordu.
Dakikalar sonra kadın, yatağın kenarında toparlanmaya çalışırken Çağrı çoktan gömleğini giymiş, kapının yanında bekliyordu.
— “Gitme vakti,” dedi soğuk bir sesle.
Kadın önce şaşırdı, sonra sinirlenerek omuz silkti.
— “Sen bilirsin. Zaten sabah toplantım var,” dedi yüksek, kızgın ses tonuyla. Çıkarken son kez Çağrı'ya bakıp " Rezil herifin tekisin. Bari bir taksi çağır " dedi , çantasını omzuna astı.
Ama aynada son kez kendine baktığında yüzündeki öfke dondu. Çağrı’nın bakışlarında tek bir duygu yoktu. Ne arzu, ne şefkat, ne de pişmanlık… Sadece boşluk. Kadın, topuk sesleri yankılanarak odadan çıktı.
Öfkeyle tüm binayı çınlatarak kapıyı çarptı, asansörün önünde hala söyleniyordu. Kapı kapanır kapanmaz Çağrı derin bir nefes aldı. Aynalara bakmadan odadan çıkıp gizli kapıya yöneldi. Birkaç adım ötede, ikinci evine geçtiğinde ise her şey değişti. Burada kitaplarla dolu raflar, sanat tabloları, film afişleri vardı. Dantellerle süslenmiş küçük bir sehpanın üzerinde annesinden kalma tek fotoğraf çerçevesi duruyordu.
Çağrı tsörtünü çıkarıp koltuğa bıraktı, viski şişesini açtı. İçinden bir fırtına geçiyordu ama dışarıdan bakan biri sadece derin bir sessizlik görürdü. Aynalı odada kovduğu her kadın, onun çocukluğunda kaybolan güvenin ve sevginin yerine bir boşluk daha bırakıyordu.
Yalnızlığın ortasında kadehini kaldırdı, kendi yansımasına değil, karanlığa bakarak fısıldadı:
— “Kaybolan tenler… kaybolan ruhlar…”
Gece, İstanbul’un üstüne biraz daha karardı. Ve Çağrı’nın hikâyesi, karanlık aynaların ardında başlamış oldu.
… Odada ki her şey ruhunun kırık parçalarını onarmaya çalışır gibiydi.
Yatak odasına geçtiğinde üstünde kalanlarda soyunup yatağa uzandı. Odanın tek garip yanı ise, koyu renk mobilyaların arasına inatla serilmiş Spiderman desenli nevresimlerdi. Çocukluğunun tek mutlu kalıntısıydı belki de… Yorgun gözlerini kapattı.
Gece boyunca bir kabusun içinde kıvrandı.
Annesi yüzüne bakmadan uzaklaşıyordu, “Çağrı…” diye sesleniyor ama dönüp onu kucağına almıyordu. Ardından karanlık bir bodrum, kömürlük… Üvey annesinin hiddetli yüzü, kilitlenen bir kapı ve nefes almakta zorlanan küçük bir çocuk.
Çağrı bağırdı, kapıya vurdu, ter içinde çırpındı…
Birden irkilerek uyandı. Kalbi hızla çarpıyordu, alnı ter damlalarıyla ıslanmıştı. Yatağın kenarında duran sürahiyi kavrayıp büyük bir yudum su içti. Boğazından aşağı kayan serinlik, zihnindeki karanlığı biraz olsun dağıttı.
Yatağından kalkıp ışıkları açtı. Odanın düzeni gözüne çarptı; her şey tertemiz, her şey kusursuzdu. Altı aydır eve gelen temizlikçi kızı düşündü. Hiçbir eşyası yerinden oynamıyor, toz zerresi bile kalmıyordu. Bu titizlik, Çağrı’nın ruhunu rahatlatıyordu.
Banyoya yöneldi. Kapıyı açıp içeri girdiğinde gözleri kısa süreyle düzeni süzdü. Havlular muntazamdı, sabunlar tam yerindeydi. Bir memnuniyetle gülümsedi.
Musluğu açtı, soğuk suyun altında durdu. Sular geniş omuzlarından süzülürken gözlerini kapadı. İnsanların spor salonlarında, aletlerin arasında yıllarını vererek elde ettiğini sandığı kaslar, Çağrı’nın bedeninde başka bir hikâyenin iziydi.
Onun kasları, terlemiş inşaat naylonlarının altında sabahlamaktan, elleri kan içinde kalana kadar demir taşımaktan, harç kararken sırtından boşalan terden yoğrulmuştu. Daha on beş yaşında, öğrenciliğini inşaatlarda çalışarak geçirmişti. Üniversiteyi okurken gündüz mimarlık fakültesinde çizim yapan, geceleri inşaatta kürek sallayan bir delikanlıydı.
Soğuk su bedeninden süzülürken, aslında her damla geçmişin çilesini, emeğini ve gururunu hatırlatıyordu. Bu kaslar, bir spor hocasının değil; hayatın, yokluğun, inatla ayakta durmanın ödülüydü.
Çağrı gözlerini açıp aynaya baktı. Karşısında duran, şehrin tanıdığı genç mimar değil, hâlâ içinde taşıdığı o terk edilmiş çocuktu.