''Kaçtığını düşünürken kendinle karşılaştın. Eve giden en kısa yol, en uzun olandır.''
Kağıdı ikiye katlayıp Edgar'ın kapısının altından yolladığımda kalbim gümbür gümbür atıyordu. Onunla notlaşmayı bile özlemiştim ve bir türlü aşamadığım bu mesafe yüzünden kollarım yorulmuştu. Benden kaçmayı bırakmak zorundaydı. Bana başından geçen her şeyi anlatmalı, River ile yaşadıkları ayrılığın gerçek sebebini söylemeliydi ki ben de yapmam gereken doğru şeyi bulayım, ondan özür dileyeyim, Anderson dükkanının sokağından dahi geçmeyeyim.
Edgar'ı özledikçe bunu istemeye başlamıştım. Bana Andersonlardan uzak durmam için geçerli bir sebep versin ve böylece aramızdaki bütün sorunları halledelim istiyordum.
Mutfaktaki konuşmamızın üstünden günler geçmiş olmasına rağmen hiçbir şey değişmemişti ama ben planının ne olduğunu çözmüştüm sonunda. Beni bu şekilde yıldırmaya çalışıyordu. Bir noktada onu tamamen kaybetmekten korkmamı ve kitapçıyı bırakmamı bekliyordu. Evet planı tıkır tıkır işliyordu aslında, çok korkuyordum ama hayır bana geçerli bir sebep sunmadığı müddetçe kitapçıyı bırakmayacaktım. Orası bana iyi geliyordu. Ayrıca çalışmaya başladığım günden beri şansım hiç olmadığı kadar yaver gidiyor, internet üzerinden bir sürü iş alıyor ve dükkanda boş boş otururken hepsini yazıp hallediyordum. Bu sayede ek işe ihtiyacım kalmamıştı. Hem para karşılığında yazdığım şeyler sayesinde daha da gelişiyordum ve bu okuluma da yansıyordu.
Okulun üçüncü haftası böylece başlamıştı işte. İki derse girip çıktıktan sonra kampüsten ayrılmış, biraz yürüyüş yapmış ve ikinci el dükkanında normal şartlarda epey pahalı olduğunu bildiğim beyaz tenis eteğini on pounda bulduğum için satın almıştım. Ben cesaret edip giyemezsem Lola ve Meredith giyerdi.
Bu akşam işten çıktıktan sonra kızlarla eğlenmeye gidecektik çünkü yarın okulun kuruluş yıldönümüydü ve bu bizim için resmi tatil sayılıyordu. Yalnızca canı isteyen akşam üstüne doğru yıldönümü partisi için okula gidiyordu.
Belki akşam çıkarken bu eteği giyerdim. Bazen kadın olduğumu unutmuşum gibi hissediyordum. Dümdüz, ütü bilmem ne derdi olmayan kotlar, sweatshirtler, boğazlı kazaklar ve bol ceketlerden ibaretti dolabım. Artık biraz değişikliğe ihtiyacım varmış gibi hissediyordum. Lola'ya özeniyordum zaman zaman. O tam bir Terazi kadınıydı. En kötü gününde bile şıkır şıkır giyinir, aksesuarlarından çorabına kadar her şeyi özenle seçerdi. Benim aksesuar olarak kullandığım tek şey kolumdan hiç çıkarmadığım akıllı saatim ve yıllar önce annemin beni korumak niyetiyle boynuma taktığı obsidyen taşı kolyeydi.
İş saatim geldiğinde avcumun içi kadar iyi bildiğim caddeden bir ara sokağa saptım ve beş dakikada kitapçının olduğu sokağa ulaştım. Tam anahtarımı çıkaracaktım ki kitapçının zaten açık olduğunu fark ettim.
Kapıyı ittirip içeri girdiğimde gördüm onu. En son, ilk tanışmamızda gördüğüm beyaz suratlı zayıf çocuk varlığımı fark ettiği an gülümsedi ve oturduğu yerden fırladı saniyeler içinde.
"Ben de seni bekliyordum." dedi. "Babamın devamlı müşterilerinden biri geldiği için beni erkenden dükkanı açmak için gönderdi. Kendisi hafta sonu için Broadford'a gitmişti hala dönemedi de. Orada halam yaşıyor ve çok güzel, bahçeli bir evi var."
Ard arda kurduğu cümleleri büyük bir ilgiyle dinledikten sonra başımı eğerek onayladım.
"Keşke seni aramadan önce bana haber verseydi. Bugün okulda çok dersim yoktu yakınlardaydım zaten." dedim mahçup bir tavırla.
"James amca beni özellikle görmek istemiş o yüzden seni aramadık boşuna yorulma diye. Zaten şimdi bile vaktinden erken geldin. Çok teşekkür ederim, kahramanımsın." dedi gülümseyerek.
"Üşüdüğüm için geldim ama yine de rica ederim."
Aynı anda güldüğümüz sırada River oturduğu sandalyenin arkasına astığı montunu aldı ve bana doğru yürüdü.
"Kardeşlik'te işler karışmış, gidip halletsem iyi olacak. Seninki, Kevın falan bizim evin oradalarmış."
"Ne? Neden?" diye sordum alnım kırışırken. River sıkıntılı bir iç çekti.
"Bir mekan var da Nighthawk'un takıldığı. Sahibi de içlerinden birinin amcası hatta. Bizim çocuklar oraya girmişler. Arada canları sıkılınca böyle saçma sapan bela arıyorlar bir türlü öğretemedim... Gidip konuşacağım şimdi. Özür dileyeceğim." dedi dudakları hafifçe gerilirken.
"Özür mü dileyeceksin?" diye sordum şaşırarak. Bu çete işleri kavga ederek çözülmüyor muydu normalde?
"Hııı." dedi başını sallayarak. "Kavga istemiyorum. Şimdi patlamak üzere bekleyen barut gibidir hepsi. Bir de ben terslenirsem Kardeşlik Evleri birbirine girer."
"Zaten amacınız birbirinize girmek sanıyordum." dedim açıkça.
"Evet aslında yüzde seksen için bu böyle ama ben lider olduğumdan beri elimden geldiğince konuşarak uzlaşmaya çalışıyorum. Çeteleşmek çok demode artık sence de öyle değil mi? Herkes kendi evinde kendi grubuyla mis gibi takılsın işte niye canımızı sıkalım ki ottan boktan sebeplerle? Of babam bunları söylediğimi duysa haşlardı beni. Çok kızıyor yolunda, onun yürüdüğü gibi yürümediğim için. Bu ihtiyarlar ve senin Edgar aramızda kan davası varmış gibi davranıyorlar, olayı dallayıp budaklayıp duruyorlar ama çözeceğim çok az kaldı."
Konuşmayı bitirdiğinde uzanıp boynuna atlayasım gelmişti. Bunun yerine,
"Bayıldım sana." dedim. River ağzı kulaklarına varana dek gülümserken ellerini cebine koydu ve duruşunu dikleştirdi.
"Genelde öyle derler." diye dalga geçtiğinde ben de gülümsedim.
"Git hadi."
"Tamamdır. Görüşürüz Petunya." dedi elini sallayarak.
"Petunya mı?" diye sordum büyük bir şaşkınlıkla.
"Evet. Annen simsiyah saçları olan kızına Sunflower ismini koyarken ne düşünüyordu acaba? Bence Petunya cuk diye oturdu sana. Sunflower daha çok bana uyan bir isim sanki haha!" dedi bir iki adım daha attığı sırada. Şimdi dış kapıya ulaşmıştı neredeyse.
"Petunya... Hım... Sevdim." diye itiraf ettiğimde,
"Sevindim." dedi gülümseyerek ve sonra oyalanmadan çıkıp gitti.
Günün ve akşamın geri kalanı önceki haftalarla aynı geçmişti. Birkaç tane müşteri gelmiş, küçük alışverişler yapmış ve benimle iki üç cümlelik sohbetler etmişlerdi. Ben de geriye kalan vaktimde dört makale düzenlemiş, Arayış ile ilgili olan ödevin teslim tarihi yaklaştığı için daha önce yazdığım şeyleri kontrol etmiş ve birkaç cümle daha eklemiştim.
Bana göre arayış bulamamaktı. Bulamamanın vermiş olduğu o sinir bozucu ulaşılmazlık hissi ve hırsıydı. Ve bence, bulamadığımız sürece yaşıyorduk. Çabucak bulmak, ölene kadar mutlu olmak çok sıkıcı olurdu. Bu hayata biraz ihtiras karıştırılmalıydı, biraz melankoli, biraz emek. Öbür türlü ot gibi yaşayan sırıtık insanlar olurduk hepimiz. Ve bu imkansızdı çünkü günün sonunda burası cennet değildi. Annem hep böyle söylerdi ben küçükken. Düşebilirsin, dizin kanayabilir, akşam yemeğini beğenmeyebilirsin ya da bir şeyler için üzülüp ağlayabilirsin. Burası cennet değil Sunflower, burası üç kuruşluk, sinir bozucu bir gezegen.
Kitapçıdaki işim bittiğinde yüzü gözü dağılmış bir şekilde beni almaya gelen Edgar'ı görmezden geldim. Eve varana kadar her akşam yaptığımı yapıp geçtiğimiz sokakları izledim. Ama sonra... Sonra yine dayanamadım işte. O kadar öfke doluydum ki kendimi tutamadım.
"River seninle dalga geçiyor biliyor musun?" dedim, bilerek damarına basarken. "Bu çete işini sadece ihtiyarların ve senin ciddiye aldığını düşünüyor."
Konuşurken yüzüne bakamıyordum çünkü yaralı yüzünü gördüğüm an öfkemin şu an ki kadar taze kalmayacağını biliyordum. Bu kez yumuşamak istemiyordum. Biri gerçekleri yüzüne vurmak zorundaydı. Tam kapıyı açacaktım ki derin bir nefes alıp geri döndüm.
"Sen kavgadan gürültüden çok hoşlanan bir sadomazo olabilirsin ama o, bu çete işlerini, düşmanlığı bitirmek için uğraşıyor. Babasının sözünü çiğnemek pahasına hem de. Ergenlikten çık artık şampiyon bu kadar bad boy havaları herkes için yeterli."
Arabanın kapısını sertçe kapatıp eve doğru koşar adım yürürken iyi hissedeceğimi sanmıştım ama kelimenin tam anlamıyla bok gibi hissediyordum. Geri dönüp Edgar'a sıkıca sarılmak, neden böyle yaptığını, bir çeteye sahip olmanın neden bu kadar önemli olduğunu sormak istiyordum. Kendine zarar vermenin nesi bu kadar önemliydi? Karşısındaki insan uzlaşmaya bu kadar hazırken neden elinin tersiyle itiyordu daha mantıklı ve medeni olan ihtimali? Edgar'ın Nighthawk konusunda bu kadar kapalı kutu olmasından nefret ediyordum. Lola'nın dediği kadar vardı. Ben aslında Edgar'ı hiç tanımıyordum...
Şimdi kim temizleyecekti yüzünü gözünü? Kim benim kadar iyi bakacaktı yaralarına? Neden en azından bu kadarına izin vermiyor, beni olayın içine dahil etmemek için inatlaşıp duruyordu? Aramızdaki bu koca gizem beni yormuştu artık. Ne yapacağımı, ona nasıl yaklaşacağımı, ona karşı hissettiğim öfkeyi nasıl bastıracağımı şaşırmıştım.
Yarım saat sonra Lola'nın odasında dışarı çıkmak için hazırlanırken günü kısaca özetlediğimde Lola ve Meredith aynı anda gözlerini devirmişler ve derin bir iç çekmişlerdi.
"Sen River'a bakma." dedi Meredith. "O her zaman masum ayağına yatar ama zaten bu tavrı Edgar'ı daha çok ayar ediyor. Sözde çete mete istemiyor ama kendi evindeki çocukların yediği boklara da hiçbir şey demiyor. Raven'dan dört çocuk Babylon'a gidip olay çıkarmışlar bilerek. Nighthawk çocukları yüz kere birbirimizin ortamına girmeyelim okul dışında da birbirimize tahammül etmek zorunda değiliz diye uyardılar onları ama bela arıyorlar işte. Lucas anlattı bana da. Bizzat oradaydı olay yaşanırken. Babylon'a girip içki istemişler, barmen çocuk kibarca gitmelerini söylemiş. İçlerinden biri de sende mi Kevın'ın itisin falan demiş sesli bir şekilde. Oradan kavga kopmuş işte. River zaten hiç istemiyordu Raven'ı tamam ama anlattığı kadar büyük çabalar gösterdiği falan da yok. Sadece kendi Edgar'a ya da Kevın'a bulaşmamaya çalışıyor. Eh çünkü piyonları onun yerine hallediyor bu işi." dedi bir yandan kirpiklerini tararken. Lucas da kavgaya karıştığı için canı çok sıkılmış, Raven'a karşı sevgilisiyle beraber cephe almış gibi görünüyordu. Belki de bu hep böyleydi ama ben yeni fark ediyordum kızların da ister istemez bir taraf tutmakta olduklarını.
Her kafadan farklı ses çıkıyordu ve ben artık neye inanacağımı şaşırmıştım. River sabah ki sözlerinde çok samimi görünmüştü gözüme ama Meredith de benim yıllardır arkadaşımdı ve ona da Lucas'a da tamamen güveniyordum. Edgar'ın üstüne boşu boşuna gittiğimin farkındaydım ama aslında karın ağrımın başka bir şey olduğunun da farkındaydım. Edgar'ı kışkırtmak, gerçek bir kavgaya itmek ve aramızda gereksiz uzayan mesafeyi, soğukluğu halletmek arzusuydu bu. Başka türlü ne ben ona yeni bir adım daha atacaktım ne de o bana.
Kesin çok üzülmüştü. Sözlerim onu büyük hayal kırıklığına uğratmış, belki de benden tamamen vazgeçmişti. Kaş yapayım derken göz çıkardığımı yeni yeni fark ediyordum.
Lola kafamı dağıtmak için beni karşısına oturtup göz makyajımı yapmaya başladığında ve bu gecelik hüzünleri evde bırakmak için söz vermemi istediğinde oyalanmadan isteğini yerine getirdim ve söz dedim. Çünkü benim istediğim de tam olarak buydu. Birkaç saatliğine hiçbir şey düşünmeden kafamı dağıtmaya, kendimi deşarj etmeye ihtiyacım vardı yoksa iyice takılıp kalacaktım bu konuya. Ve işin içinden çıkamadıkça daha da çok saplanacaktım çamura.
Beyaz tenis eteğimin üstüne bana en az üç beden büyük gelen gri ve nar çiçeği renkli batik sweatshirtü giymeye karar verdiğimde bu kararım kızlardan hızlı bir onay almıştı. Sweatshirt ya Khalid'in ya da Edgar'ındı ama Lola'nın dolabından bulmuştum. Bu evde kıyafetlerin çoğu ortak kullanıldığı için bir noktadan sonra neyin kime ait olduğunu anlamaya çalışmaktan vazgeçmiştim.
Lola boynuma iki kalın, bir tane de ince olmak üzere üç altın sarısı zincir kolye taktı. Ardından ucunda kilite benzer bir kolye ucu olan daha uzun zinciri de taktıktan sonra yaptığı kombinasyondan memnun olmuş olacak ki şöyle bir geri çekilip baktığında keyifle gülümsedi.
"Ben bu işi biliyorum." dedi hemen sonra. "Saçlarını topla. Çok güzel oldun. Ne iyi etmişsin de almışsın bu eteği. Hiç senden beklenecek bir hareket değil şaşırdım. İhtiyaç haricinde alışveriş yapmazsın sen normalde."
"Beyaz tenis eteğimi giyip gecelere akmaya ihtiyacım vardı demek ki." dedim ve kızlar bu sözüme karşılık aynı anda güldüler.
Gece boyunca Lola hoşlandığı barmen çocuğun dibinden ayrılmadı. Sözde beraber deli gibi dans edip deşarj olacaktık ama o, bu seferlik sözünde durmamıştı. Eh rastalı saçlarını başının üstünde toplayan, uzun boylu, güzel kalçalı, kaslı maslı melez çocuğu gördüğümde ona kızamadım. Gerçekten taş gibi bir parça bulmuştu kendisi için.
"Ağzının tadını da biliyor piç." dedim Meredith'i bar kısmından uzaklaştırıp dans pistine doğru çekerken.
Saatlerce dans ettikten ve birkaç kadeh bir şeyler içip çakır keyif -hatta bir tık sarhoş- olduktan sonra mekandan ayrılmış eve kadar yavaş hatta sarsak adımlarla ve yüksek sesli kahkahalarla yürüdükten sonra olaysız bir şekilde odalarımıza dağılmıştık.
Ama ben kendi odamın kapısını bir türlü açamadım. Aklım tamamen Edgar'daydı. Onu üzdüğümü bilmek midemi bulandırıyor, başımı ağrıtıyordu. Bir insanla aramdaki problemlerin bana fiziksel ağrılar vermesi can sıkıcı, hatta biraz korkunçtu.
Sessiz adımlarla odasının kapısına kadar yürüyüp kapıyı iki kez tıklattım. Biraz bekledim ama içeriden cevap gelmedi ben de o yüzden yavaşça açıp içeriye sızdım.
Edgar odada yoktu. Birkaç dakika düşündükten sonra bahçeye sigara içmeye çıkmış olabileceğini düşünüp merdivenlerden aşağı indim ve parmaklarımın ucunda yürüyerek mutfak kapısından dışarı çıktım.
İşte oradaydı. Tam da tahmin ettiğim gibi evin beton kertisine oturmuş, sırtını dış cepheye yaslamış bir şekilde sigarasını içiyordu. Gözleri o kadar kızarıktı ki bu kadar uzaklıktan bile sarhoş olduğu anlaşılıyordu.
Derin bir iç çektim ve kapıyı sessizce kapatıp iki basamak indikten sonra bahçe boyunca yürümeye başladım, inatçı ve çatlak en yakın arkadaşıma doğru...