***
Çekdar'dan...
"Zemheri bırak!" Parmaklarım onun sütyen askısında sıkışmıştı, ama o hala direniyordu. Saniyeler geçtikçe damarlarımda bir ateş gibi yükseliyordu. Onun için deli oluyordum, ama beni durdurması... işte bu tam olarak tahrik edici, ama aynı zamanda sabrımı zorlayan bir şeydi.
"Bırakmam! İstemiyorum."
Sözü sertti, kararlı. Yine tamamen reddediyordu beni, bedenimi uzaklaştırmaya çalışıyordu kendinden ve bu... beni daha da kışkırtıyordu.
Dişlerimin arasından tısladım. "Bana zoru kullandırtma güzelim."
Ama o hala bırakmıyordu. İçimde bir öfke, bir tutku kaynadı. Setçe kopçayı çektiğimde, sütyenin yırtmasıyla usulca üzerinden kaydı. Beyaz ve dolgun göğüslerini süzdüğümde, büyüdüklerini fark ettim. Sadece memeleri değil elbette, fiziği, ruhu her şeyi onla büyümüştü.
Gözlerine baktığımda, sıkıca kapalıydı. Nefesi ise kısa ve hızlıydı. Neyden korktuğunu anlayamıyordum; ama tek bildiğim, birazdan tüm korkularını alacağımdı. Ve bunu hissettiğim anda, tüm kontrolümle onu kollarıma çekmek için hazırdım.
Göğüslerine inip derin bir nefes aldığımda, aşık olduğum o kokuyu daha yoğun aldım. Kaç ay geçti ve ben bu koku için delirdim, uykularım gecelerce kaçtı. Dilimi teninin üzerinden hafif kaydırdığımda, nefesini tutuğunu aldığı derin nefesten anladım.
Elim hala onun göğsündeyken ve sıcaklığı parmaklarımın arasına işlemişken büyük bir tutkuyla sıkmıştım ki, kapı sertçe çalındı. Tok ses, bütün arzumu yarıda bıraktı. “S*keyim böyle işi…” diye içimden geçirdim, kimdi bu?
"Alev?!" Oğuz’un sesi, ardından yumruk darbeleri kapıyı titreti. Kendimi zor tuttum; kapıyı açıp onu oracıkta boğazlamamak için derin bir nefes aldım. Başımı kaldırdığımda Zemheri’nin gözleri büyümüş, nefesi hızlanmıştı.
"Kapıdaki itle konuşup geleceğim. Çıtını bile çıkarma." dedim, sesim sert, adımlarım hızlıydı. Kapıyı açtığımda Oğuz’un öfke saçan suratıyla karşılaştım. Bakışları omuzumun üzerinden odaya süzülüyordu, sanki içeriye dalıp onu arayacaktı.
"Beni rahatsız etmenin önemli bir nedeni vardır umarım." dedim buz gibi bir tonda.
"Alev burada mı?" diye sordu. Hala Alev diyordu. Oysa oyun çoktan bitmişti. Çenem kilitlendi, dudaklarımın arasından tıslayan bir nefes çıktı. Ne haddineydi? Onun Zemheri'ye nasıl baktığını gördüm, ama bilmediği şey şuydu: benim olan, ebediyen benimdir.
"Yarım saat önce gitti. Geç kaldın." dedim. Sözlerimi tartarak, gözlerimin içine dikildi.
"Dudağında ruj var Çekdar Ağa..." dediğinde, sesi alayla karışık meydan okur gibiydi. İçeriye bir kez daha bakıp, "Aslında ben değil, sen geç kaldın. Hadi eyvallah." diye ekledi ve çekip gitti.
Kapı kapanır kapanmaz baş parmağım dudağıma gitti. Sildiğim an elimin ıslak olduğunu fark ettim. Uzaklaştırıp baktığımda, beyaz bir sıvı aşağı süzüldü, kaşlarım çatıldı. Bu da neyin nesiydi?
Zemheri aklıma geldiğinde, ona dönmek için odanın içine bir kaç adım attım ama yatak boştu. Gözlerim odayı taradı, sonra cama takıldı. Açıktı... perdeyi hızla çektiğim an onu gördüm. Neredeyse otelin dibindeki ve kaldığım katın az bir şey aşağısında kalan yan binanın çatısında, rüzgarı yararak koşuyordu. Saçları savruluyor, ince bedeni adımlarında salınıyordu.
Avuçlarım camın kenarını kavradı, damarlarım şişti. "Ulan delirdin mi kadın?! İn ordan!" diye haykırdım. Bir an durup, bana döndü. O mavi gözlerde hem meydan okuma hem özgürlük vardı.
"Bana istemediğim bir şeyi yaptıramayacağını anla artık Çekyat Ağa!" diye karşılık verdi, sonra başka bir çatının üstüne atladı.
O an gözlerimi ondan ayıramadım. Adımlarındaki hafiflik, vücudunun esnekliği... Ceylan gibi seke seke uzaklaşıyordu. Ve ben, öfkemin altına gömülmüş hayranlığı bastıramıyordum. Tabi bide diline dolanan Çekyat Ağa vardı. Bugüne kadar kimse cüret etmezken, o ediyordu.
"Git bakalım ağasının güzeli. Nede olsa yine dibimde biteceksin..."
***
Zemheri'den...
Çatıların üzerinden atlaya atlaya kaçarken ayaklarım yangın yerine dönmüştü. Nefesim göğsümde ağır ağır yükselip inerken, sonunda bir binanın yangın merdivenlerinden inip ayaklarımı zemine bastığım an derin bir oh çektim. Kalbim hala ritmini bulmamıştı. Eğer oradan çıkmasaydım, Çekdar mememden süt aktığını görürdü. Ve o an başıma öyle bir bela alırdım ki... bu düşünce bile mideme taş gibi oturdu. Neyse ki fark etmeden kurtulmuştum.
Eve vardığımda içeride sessizlik vardı. Kumsal... yoktu. Bir an duraksadım, onu ne kadar özlediğimi fark ettim. Küçük kızım... Dünyadaki en saf, en yumuşak yanım. Onu görünce bile içimdeki bütün sertlik eriyordu. Banu ablası bugün onu sahile götürmüştü; birazdan gelirler diye düşündüm.
Tam o sırada telefonum çaldı. Ekranda “Banu” yazıyordu. Nedense her anne gibi, içimi anında bir telaş kapladı.
"Efendim Banu, Kumsal iyi değil mi?" Sesim farkında olmadan titremişti. Onun sakin, güven veren tonu kulaklarıma değdiğinde kalbimdeki düğüm çözüldü.
"İyi Alev Hanım, sadece bir ricam olacaktı."
"Tabi, söyle." dedim, yutkunarak.
"Annemler beni yemeğe davet ettiler, Kumsal'ı da özlemişler baya. Eve dönsem geç olacak çünkü malum trafik var. Kumsal'la beraber gitsem olur mu?”
Bir an düşündüm. Kumsal’ın gözümün önünde olmayışı bile beni huzursuz ederdi. Ama Banu’ya güveniyordum.
"Olur Banu, bir şey olursa ararsın. Ama lütfen dikkat et ona." Sesindeki sevinç kulaklarımda çınladı. "Gözünüz arkada kalmasın. Ağabeyim bizi arabayla bırakacak. Gece olmadan geliriz."
O görmese de başımla onayladım. "İyi eğlenceler. Öp onu benim yerime." dedim ve telefonu kapatıp koltuğa bıraktım kendimi. Küçük kızım... büyümüş de gezmelere gider olmuştu. Dudaklarımda hafif bir gülümseme belirdi, başımı geriye yaslayıp gözlerimi kapattım. Ne ara olduğunu anlamadan, uyku beni bir anda ele geçirdi...
***
Gözlerimi yorgun bir ağırlıkla açtığımda, ilk iş telefonumu aldım. Saat neredeyse gece yarısıydı. Kaşlarım çatıldı. "Banu!" diye seslendim ama cevap yoktu. Henüz gelmemişler miydi? Telefona baktığımda yeni bir mesaj gördüm.
Banu atmıştı: "Yoldayız, geliyoruzzz!" Mesajın yanında arabada uyuyan Kumsal’ın fotoğrafını da atmayı ihmal etmemişti.
O an yüzümde kocaman bir gülümseme belirdi. Gözlerimi fotoğraftan alamadım, içim birden huzurla doldu. Derin bir nefes alıp mutfağa yöneldim, geceyi tatlı bir bekleyişle bitirmek için.
Mutfağın serinliğinde bardağa doldurduğum soğuk suyu yudumlamadan salona doğru ilerledim. Adımlarım hala günün yorgunluğunu taşıyordu. Ama salona girer girmez, tekli koltukta oturan o silueti gördüğüm an, boğazımdan istemsiz bir çığlık koptu. Bardak elimden kayıp yere çarptığında cam parçaları etrafa dağılırken, su parke üzerinde hızla yayıldı.
"Korkuttum mu?" Dudaklarının kenarında belli belirsiz bir kıvrılma ilk o konuşmuştu. Gözleri evin içinde geziniyor, sanki her köşeyi hafızasına kazıyordu.
"S-sen... nasıl buldun burayı?" dedim, şaşkınlık sesime sinmişti. Burasını bizim çeteden başka kimse bilmezdi.
"Zor olmadı. İhtiyara söyledim, verdi adresi."
Ah Tuğra amca... Ah, keşke ona Çekdar’ın eski eşim olduğunu söyleseydim. Zaten başıma açtığı dertler yetmezmiş gibi bir de adresimi vermişti.
"Evin güzel." Sözleri havada asılı kalırken gözlerim Kumsal’ın odasına kaydı. Banu’nun birazdan burada olacağını hatırladığımda kalbim hızlandı. Dışarıya yansıtmamaya çalıştım. "Sağ ol, teşekkürler." dedim, sesimi olabildiğince düz tutarak.
"Sana kim kapıyı açtı?" diye sorduğunda, bakışları bahçenin sürgülü kapısına kaydı. O an anladım. Gizliden, bahçeden girmişti.
"Evime böyle izinsiz giremezsin Çekdar." Asla taviz veremezdim.
Yerinden kalktı, adımlarını bana doğru atmaya başladı. Her adımda aramızdaki mesafe biraz daha eriyordu.
"Neden? Sakladığın bir şey mi var?" Sesi, içinde ima dolu bir keskinlik taşıyordu. Gözlerimi kıstım. Bu bir suçlama mıydı, yoksa bana oynadığı o eski oyunlardan biri mi?
"Senden sakladığım hiçbir şey yok. Burası benim mahremiyetim. İzin almadan giremezsin." dedim, geri adım atmadan.
"Kocan değil miyim? Girerim." Bir an nefesim boğazıma takıldı. Ne saçmalıyordu bu? Ne kocası?
"Saçmalıyorsun cidden. Çıkar mısın evimden?!" demiştim sertçe ama o adımlarına devam etti. Mesafe tükenmişti; nefesi yüzümdeydi artık.
"Unuttun sanırım… hala dinen evliyiz." O an sinirle istemsizce güldüm. "Neye şaşırıyorsam! Sen zaten hep böyleydin. İşine gelince evliyiz, işine gelmeyince değiliz." dedim, ona yaklaşarak.
"Aylar oldu Çekdar Ağa... aylar. Ayrılığımızı kabul ettik. Her şey bitti. Bana geçmişle gelme. Sen artık ne kocamsın ne de tanıdığım biri... Haddin bil artık be adam!"
Sözlerim dudaklarımdan dökülüp havada asılı kaldığında, gözlerindeki o bakışı gördüm. Soğuk, kararlı, ama içinde hep o tanıdık tehlike vardı. Yıllar geçse de beni sıkıştıran, nefesimi daraltan bakış.
"Ben asla bitirmedim, sen sadece bitirdin sandın." Sesi, sakin gibi görünen ama içten içe öfkeyle beslenen bir ton taşıyordu. "Hem de beni hapse tıktırarak bitirdin sandın... Ama her zaman unuttuğun bir şey vardı Zemheri." Elini saçlarıma uzattı, tutamları geriye itip kulağımın arkasına yerleştirdi. Gözleri, sanki bana son sözünü mühürlüyordu. "Ben bitti demeden bitmez."
Yanağıma değen avucunun sıcaklığı, tenimde yakıcı bir iz gibi kaldı. Nefesim düzensizleşirken gözüm, bahçe kapısına takıldı.
Banu, kucağındaki Kumsal'la şaşkın şaşkın bize bakıyordu.
O an içimden bir şey koptu. Bazen bir gerçeği saklamak için ömrünüzü harcarsınız ama ilahi adalet, tek bir anda bütün emeğinizi paramparça eder ya. Hah! İşte bu da öyle bir şeydi. Ve ben... bu sefer büyük patladım sanırım...