~🥀Aynı Ateş🥀~

1415 Words
*** Bana “sus” dediğinde dudaklarım kenarına acı bir tebessüm ilişmişti. Bugüne kadar hep sustuğumuz için bu halde değil miydik zaten? diye geçirdim içimden. Kısılmış, yorgun bir sesle konuştum. Dudaklarım zor hareket ediyordu. "Çekdar..." dedim, gözlerim buğuluydu. "Bu kadar yeter... kızımın odasından çıkıp, evimden gider misin?" Sözlerim odanın ağır sessizliğinde yankılanırken, o başını hırsla iki yana salladı. Omuzları kasılmış, nefesi göğsünden hırıltıyla çıkıyordu. "Ne gitmesi lan..! Ne gitmesi?!" diye kükredi. Gözlerindeki öfke bir anlığına ürküttü beni, boğazım kurudu. Bir adım bana doğru atıp parmağını bana doğrulttu. "Başka adamı sevdiğini söyleyip, ondan kızın olduğunu söylüyorsun. Bu saçma yalanına inanacağımı mı sanıyorsun hala?!” Derin bir nefes aldım, onun inanmayacağını biliyordum. O yüzden sesim bu defa çatlayarak yükseldi. Gözyaşlarım yanaklarımdan süzülürken bağırdım. "Ne duymak istiyorsun daha? Oğuz’u nasıl sevdiğimi, onunla nasıl seviştiğimi ve bu ilişkiden nasıl kızımız olduğunu mu anlatayım? Bunu mu istiyorsun gerçekten?!" Bu sözlerimle gözleri karardı. Karşımda öfkeli bir boğa gibi nefes alıyordu; göğsü hızla inip kalkıyor, yumruğunu bir yerlere geçirmemek için zar zor tutuyordu kendini. Ama ben durmadım. Saçlarımı öfkeyle geriye savurdum, işaret parmağımı yüzüne doğru salladım. Sesim titreyerek bağırış çağırışlara dönüştü. "Sen gece benimle sevişip, akşamına karınla karşıma dikilen... yetmedi, daha doğmayan çocuğumu kaybettiğimize rağmen pişkin pişkin kızın olduğunu söyleyen adamsın bana. Bunca şeyin üstüne bana hesap soramazsın!" "Sorarım!" diye kükredi aniden. Sesi gürlediğinde yerimden sıçradım. Öfkesi göğsümün içine kadar girdi. Çekdar’ın gözleri kıpkırmızıydı. Yüzündeki damarlar bir bir belirginleşmiş, çenesi kasılmaktan taş gibi olmuştu. Dudakları titredi; sanki kelimeler boğazında kesiliyor, çıkmak istemiyordu. Ama sonunda, çatallaşmış sesiyle kükredi: "Oyundu hepsi!" Şaşkınlıktan kaşlarım hızla çatıldı. Kalbim göğsümün içinde bir an durdu sanki. Dudaklarım aralandı ama kelime çıkmadı, sonra titreyerek tekrar kapandı. Nefesim boğazımda düğümlendi. Ne oyunu? diye zihnim çığlık atarken, sesim çıkmadı. Avuçlarıyla yüzünü kapattı. Parmaklarının arasında hırıltılı nefesler çıkarıyor, sakin kalmaya çalışıyordu ama göğsü öfkeyle inip kalkıyordu. Sonunda ellerini yüzünden çekti. Yavaşça bana baktı. Gözlerindeki ateşin altında acı gizlenmişti. Dudaklarından kelimeler titreyerek döküldü. "Sen... o bıçağı polislere verdiğinde öfkelendim. İhanetini kaldıramadım. Çünkü müebbet hapis cezası yiyeceğimi bile bile bunu yaptın. Bir ömür bensiz kalmaya razı olmuştun... işte bu beni çıldırttı, delirtti." Sesi kısılmış, boğazından kırık dökük çıkıyordu. Gözlerini yumdu, nefesini dişlerinin arasından hışımla verdi. "Dün gece benimle yattığında, bunu fırsat bildim." Gözleri yeniden kıpkırmızı kesilirken. "Canını yakmak istedim. Bunu da Nazya’yı tembihleyerek yaptım." Sözleri kalbime hançer gibi saplandı. Dudaklarım aralandı, gözlerim irileşti. Demek bunun içindi. Demek bıçağı benim verdiğimi düşünüyordu. İçimden “Peki değdi mi?” diye fısıldadım. Cevabı belliydi. Hayır. Titreyen sesimle sordum, gözlerimden yaş süzülürken. "Kızınızın olduğunu söyledin?" Çekdar’ın bakışları bir an boşluğa kaydı, yüzündeki kaslar daha da sertleşti. Boğuk bir nefes aldı, sonra zorlanarak konuştu. "Evet, var... ama öz kızım değil. Sen beni o dört duvar arasına tıktığında, Nazya’yı da koruyamadım." Sesi gerildi, gözlerindeki parıltı öfkenin değil, suçluluğun izlerini taşıyordu. Gözleri boşluğa dikildi, sanki olanları yeniden yaşıyordu. Dudakları titreyerek devam etti. "Zeydanların sana yapacakları tüm şeyler; Nazya’nın... yani onların kızının başına geldi. Eski sevgilisi tarafından tecavüze uğradı. Hamile kaldı." Her kelimeyi söylemek ona azap veriyordu. Çekdar’ın gözleri bu sefer bana değil, yere takıldı. Parmak eklemleri beyazlayana kadar yumruğunu sıktı. Ben ise donup kalmıştım. İçimde acı ve öfke birbirine karıştı. Oysa onun suçu yoktu. Ama benim de bir suçum yoktu. "Neden anlatmadın?" dedim, yanağımdan süzülen yaşları titreyen parmaklarımla silerken. Sesim boğazımda çatallanmıştı, çıkardığım kelimeler yorgun bir fısıltıdan ibaretti. Omuzları dik, çenesi kasılmış, gözleri buz gibi bir inançsızlıkla parlıyordu. Sesini sakince ama taş gibi sert çıkararak konuştu. "Öfkeliydim... çünkü bıçağı veren sendin!" Nefesim boğazıma takıldı. Dudaklarım titreyerek açıldı. "Ben vermedim." Dudaklarının kenarı, acımasız bir alayla kıvrıldı. O gülüş, yıllardır taşıdığım bütün savunmalarımı yerle bir etti. "Evet, ben de öyle düşünmüştüm. Sevdiğim kadın yapmaz, bana ihanet etmez dedim..." Sesinde kırılmış gururun zehri vardı. "Ama kamera kayıtları hiç öyle söylemiyordu. Sana mı inanayım, gördüklerime mi?" Omuzlarımı silktim, bakışlarımı yere indirdim. İçimdeki yorgunluk, dudaklarımda buruk bir tebessümle dışarı taştı. "Belki gördüklerin yanıltıyordur. Emin olmak istiyorsan... Midyat’a gittiğinde uçurumdaki ağacın altına bak." Kaşları çatıldı. Tarif ettiğim yer zihninde bir şeyleri tetiklemişti ama yüzündeki ifade, ilgisinin bambaşka bir noktaya kaydığını gösteriyordu. Gözlerini kısıp beni süzdü. "Benimle gelmiyor musun?" Sesi bu kez daha yumuşaktı, içinde bir beklenti, hatta gizlenmiş bir umut vardı. "Sana her şeyi anlattım." diye ekledi. Yutkundum. Boğazımda taş gibi bir ağırlık vardı. Evet, anlatmıştı... ama hiçbir şey değişmemişti. Gözlerimi yere indirdim, parmaklarımı birbirine kenetleyip sıktım. Kırık hala kırıktı, yara hala yaralı. Her şeyin ötesinde en çok merak ettiğim soruyu sordum. "Nazya’nın... boynu morarmıştı. Sen mi yaptın?" dedim. Sesim titriyordu, kalbim hızla çarpıyordu. Yüzü bir anda değişti. Dudakları gerildi, bakışları kaçamakla odanın diğer köşesine kaydı. O an, cevaba gerek kalmadan anlamıştım. O morluğun ardında onun dudakları vardı. İçimde bir soğukluk yayıldı. Ben asla bile isteye kimseye dokunmamışken, o gözünü hırs bürüdüğü için başka bir kadına dokunmuştu. Elini alnına götürdü. Parmaklarını şakaklarına bastırırken, omuzları ağır bir yük taşır gibi çöktü. Yüzünü bana dönmeye cesaret edemediğinden, sırtını hafifçe bana çevirdi. Dudaklarının kenarı titriyordu; nasıl itiraf edeceğini bilmiyordu. Sonunda elini alnından çekip bana baktı. "Zemheri..." Sesi boğuk, pişmanlıkla doluydu. "Ben... bir anlık hırsla yaptım, özür dilerim." Ben ise başımı hafifçe iki yana salladım, dudaklarımda ki acı kıvrımla konuştum. "Sorun değil. Karın sonuçta." Bu sözüm ona bıçak gibi saplandı. Kaşları çatıldı, bir adım bana doğru attı. Tam açıklama yapacakken, elimi sertçe havaya kaldırdım, susturdum. Sesim yumuşak ama kesin bir kararlılıkla çıktı. "Asıl ben senden özür dilerim, Çekdar Ağa. Bunca ay seni beklemiş gibi yapıp, her şey düzelecekmiş gibi sana tekrar ümit verdiğim için... ben özür dilerim." Sözlerim üzerine başını hızla iki yana salladı, gözlerinde “bunu deme” diye bağıran bir öfke ve çaresizlik vardı. Yanıma geldi, elleri titreyerek yüzümü avuçlarının arasına aldı. Parmakları yanaklarımı kavrarken nefesi yüzüme vurdu. "Hayır..." dedi, gözlerindeki kan çanağı bakışlarla inkar ederek. "Her şey düzelebilir. Oğuz’la ne yaşamışsan yaşa... seni her şeyinle kabul etmeye hazırım." Gözlerimi onun gözlerine diktim. O an kalbimde fırtınalar koptu. Belki doğru söylüyordu, belki gerçekten kabul etmeye hazırdı... ama ben artık biliyordum. Bu sözlerin hiçbir anlamı yoktu. Çünkü o başka bir kadına intikam için dokunmuştu ve yine her zaman yaptığı gibi bana hiç sormadan kendi hükmünü kesmişti. O asla değişmeyecekti. Bunu kalbimin derinliklerinde hissediyordum. Bizimkisi kısır bir döngüydü; tekrar tekrar aynı acıyı, aynı ihaneti, aynı yıkımı yaşatıyordu bana. Ve artık... bozmanın vakti çoktan gelmişti. Onu çok seviyordum ama artık tutunacak dalımız yoktu. Hepsi kırıldı. Ellerini tutmuştum; sertliğiyle tanınan o eller, şimdi yanaklarımda titriyordu. Yavaşça yüzümden ayırdım, parmak uçlarım titrerken içimde kopan fırtınayı saklamakta zorlandım. Gözyaşlarım yanaklarıma doğru süzülürken, sesim boğazımda düğümlenen yumrudan zorla kurtuldu. "Sana kırgın değilim... demek ki sen de böyle bir adamsın. Ve ben bunları bile bile sana aşık olmuştum.... Ama yoruldum. Bizim için daha fazla fedakarlık yapmayacağım. Üzgünüm." Her hece, dudaklarımdan çıktığı an onun yüzüne tokat gibi çarptı. Gözleri kısıldı. Ellerimi bırakmadı, tam tersine daha sıkı kavradı; sanki son dalı bırakmak istemeyen boğulan biri gibi. Avuçlarımı dudaklarına götürüp öptü. Nefesi ellerime değdiğinde gözlerim kapanacak gibiydi, içimdeki direnç yerle bir oldu. "Değişirim..." dedi. "Çabalayıp istediğin adam olurum. Ama bana böyle, her şey bitmiş gibi bakma." Sesi ilk defa böylesine kırık, böylesine yalvaran bir tona bürünmüştü. Karanlık gözlerine baktım. İçinde yıllardır sakladığı o soğuk, taş gibi bakışların yerini şimdi çaresizlikle parlayan küçücük bir umut almıştı. Başımı eğdim, gözlerim yanıyordu. O sırada yanaklarımdan süzülen bir damla yaş, ellerimizin birleştiği yere düştü. O küçücük damla... sessiz ama bir dağ kadar ağırdı. İkimizin de sırtına binmiş, kelimelerin anlatamadığını söylemişti. "Zemheri...." Sanki o tek kelime, boğazından çıkarken parçalanıyor, her harfi kalbine bıçak gibi saplanıyordu. Ve işte o an... o koca dağ gibi adam, bütün heybetini bir kenara bırakıp dizlerinin üzerine çöktü. İki dizinin zemine çarpmasıyla çıkan ses, yüreğimin en derin yerine kazındı. Alnını elime yasladı. Güçlü nefesleri elimde titrerken, sıcak yaşları avucumun içine aktı. Dünya o an sustu benim için. Onu ilk kez böyle görüyordum: gururunu, öfkesini, maskesini söküp atmış; çıplak, kanayan bir acıyla önümdeydi. Kalbim bir anlığına durdu, nefesim boğazımda takıldı. Başımı kaldırıp, dudağımı ısırdım. Bir damla daha düşse hıçkırarak ağlayacaktım. Çünkü o... ilk defa benden merhamet dileniyordu. "Ben sevmeyi bilmedim hiç... sadece kırıp döktüm." "Sen öğret bana sevmeyi, merhameti. Ama yalvarırım beni sensiz bırakarak, daha beter bir adam yapma." Her kelime, boğazından kan gibi sökülerek geliyordu. Az önce öfkeyle kükreyen adam, şimdi güçlükle nefes alıyordu. "Akılandım... aklımı kaybedecek kadar akılandım." Sesi artık boğuk bir iniltiye dönmüştü. Ellerime yasladığı alnından titrek nefesler gelirken, ben onun sıcak gözyaşlarını hissediyordum. Ve işte o an... benim kırılmış kalbimle onun çökmüş gururu, elimde birleşti. İki yaralı ruh, tek bir acının içinde buluşmuştu. Bunu ben bozdum. Elimi elleri arasından sertçe çektiğimde, onun elleri boşluğa düşmüştü. Başı eğikti, kaldıracak cesareti yok gibiydi. "Düzelmen için bir çok kez affettim. Olmadı... Yine olmayacağını bile bile, aynı ateşe atmayacağım kendimi." ... ***
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD