***
Çekdar’ın sözleri zihnimde yankılanıp duruyordu. “Babasının nazlısıdır.” Bu kelimeler öyle sert, öyle keskin çarpmıştı ki ruhuma, sanki kalbimin tam ortasına çivilenmiş gibiydi. O an bütün sesler kesildi, etraftaki kahkahalar, masadaki uğultular… hepsi uzaklaştı. Tek duyduğum şey, kalbimin göğsümde attığı o acı dolu çarpıntıydı.
Ben onun yüzünden bir bebeğimi çoktan toprağa vermiştim. İçimde bir mezar gibi taşıdığım o kaybın acısı hâlâ dün gibi tazeyken… şimdi karşıma geçip başka bir kadından olan çocuğunu, gözlerimin içine bakarak söylüyordu. Hiç titremeden, hiç utanmadan.
Kalbim kavruluyordu. Öyle bir sızı ki, boğazımdan içeri nefes değil, ateş çekiyordum sanki. “Bana hiç değer vermedi mi?” diye sordum içimden. “Hiç mi sevmedi?” Eğer bir adam severse, sevdiği kadının saç teline bile kıyamazdı. Ama Çekdar... benim evimi başıma yıkıp, o molozların altında kalışımı seyretmekten hiç çekinmedi.
Gözlerim doldu, yaşlar yanaklarımdan süzülmek için fırsat kolluyordu. Ama hayır. Ona göstermek istemedim kırıldığımı, kahrolduğumu. Başımı ağır ağır eğdim, gözlerimi ayaklarıma diktim. Dizlerimin titrediğini, parmak uçlarımın bile uyuştuğunu hissettim. İçimdeki fırtınayı saklamaya çalışıyordum; o görsün istemiyordum.
Ama gerçek buydu: Çekdar’ın bana bıraktığı tek şey, yıkıntının altında ezilmiş bir kalp ve gömülmeye yüz tutmuş umutlarımdı.
Ve o an... Oğuz dudaklarından bizim için geri dönüşü olmayacak bir cümle döküldü.
"Bizim de bir prensesimiz var."
Sözleri havada yankılandı. Kalbim yerinden fırlayacak gibi hızla çarparken başımı ani bir refleksle kaldırdım. Gözlerinin içine bakmak istedim, ama Oğuz bana değil... ölümcül bir kararlılıkla Çekdar’a bakıyordu. Onun keskin gözleri, adeta kılıç gibi parlayan bakışlarla Çekdar’ın gözlerinin içine saplanmıştı.
Çekdar’a çevirdiğimde gözlerimi, beklediğim öfke patlaması yerine, yüzündeki soğuk ifadeyle karşılaştım. Bunu duymak onu etkilememiş gibi görünüyordu. Dudaklarının kenarında alaycı bir kıvrım vardı. Umursamıyormuş gibi, yanındaki Dalga ve Pusat’a döndü:
"Tebrik ederim, bilseydim küçük bir hediyeyle gelirdik."
Ama o söz... aslında gerçeği çarpıtan bir kanıttı. Çekdar bize ihtimal bile vermemişti. O sözünü yalnızca Dalga ve Pusat’a atıfla söylemişti, çünkü ikimizin çocuğu olabileceği ihtimalini aklının ucundan bile geçirmemişti.
Ben, tırnaklarımı Oğuz'un elimdeki eline geçirip susması için bir işaret vermeye çalışırken, o elimi daha da sıkı kavradı. Susturmadı onu.
"Yanlış anladın Çekdar." Sesini sakin ama meydan okuyucu bir tonda yükselterek. "Onların değil. Ben ve Zemheri’nin bir kızı var."
O an boğazımdan ses çıkmadı. Oğuz elimi nazikçe kaldırıp dudaklarına götürdü, sanki bana ait olan bir mucizeyi açıklamanın ödülünü öper gibi. Elime değen o sıcaklıkla donup kaldım. İçimde fırtınalar koptu, ama tek bir kelime bile edemedim.
Masada derin bir sessizlik çökmüştü. Zaman durmuş gibiydi. Ben ise nefesimle birlikte varlığımı da kaybetmiştim.
Gözlerim Çekdar’a kaydığında, bakışlarını üzerimde buldum. İlk kez böyle bir bakışa şahit oluyordum. Onun gözleri her zaman sert, her zaman buyurgan olmuştu; ama bu kez bambaşka bir şey vardı. Öfke elbette vardı, ama öfkenin arkasına gizlenen asıl duygu hayal kırıklığıydı. Kalbimi sıkıştıran da buydu. Beni paramparça eden o bakış, aslında bin kelimeye bedeldi.
Umurumda mıydı? Elbette evet. Ama kendi kendime sordum: Beni hiç umursamamışken, bana onca acıyı yaşatmışken, ben neden artık umursayayım ki?
O sırada Oğuz’un sesi yükseldi.
"Açıkçası Zemheri saklamak istedi. Malum, seninle olan geçmişine saygısızlık etmemek için sustu... çünkü bir bebeğinizi kaybetmiştiniz. Ama sen ona hiç saygı duymadın Çekdar. Artık saklamanın bir manası kalmadı."
Sözler masanın ortasına bırakılmış bir bomba gibiydi. Çekdar’ın damarlarını daha da kabartan bir tuzak cümleydi bu.
Ve o anda beklediğim oldu. "Ne diyorsun lan sen?!"
Çekdar’ın öfkesi tokat gibi çarptı. Masayı tek hamlede devirdi, bardaklar, tabaklar yere çarpıp paramparça oldu. Metalik çınlamalar, kırık camların sesleri birbirine karıştı. Ben dahil, masanın etrafındaki herkes şaşkınlıkla ayağa kalktı. Kadınların çığlıkları yükseldi, etraf panik içinde hareketlendi. Meraklı gözler üzerimize dikilmişti artık.
Ve o an Çekdar, karşımda tüm heybetiyle dikildi. Gözleri ateş saçıyordu, sesi yırtıcıydı.
"Doğru mu bu Zemheri?! Senin bu heriften çocuğun mu var?"
Bakışlarım gözleri arasında gidip gelirken, kalbim darmadağın olmuştu. O an içimden geçen tek şey şuydu: Sen bugün bana yaptıklarınla, her şeyi hak ediyorsun Çekdar. Bu yüzden... yalanı bozmadım.
"Evet, doğru. Oğuz, kızımın babası."
Sözlerim ağzımdan çıkarken, Çekdar’ın bakışları dondu. Gözlerime kilitlendi, bir süre tek kelime etmeden baktı. Sonra sessizce, kelimesiz, yalnızca öfke ve kırgınlıkla arkasını döndü. Bir şey söylemedi. Öfkesini de yanına alıp, mekanı terk etti.
Nazya da utanç içinde, yere eğik gözlerle onun peşinden gitti. Onun için de zor olmalıydı; kocası bildiği adam, eski karısından hesap soruyordu gözlerinin önünde.
Ben ise orada kala kaldım. Kırık dökük masanın, paramparça bardakların arasında... hem öfkemle, hem de içimde daha akşamın başında sönen umutla.
"Zemheri iyi misin?" Dalga’nın sesi kulaklarımda çınladı. Ona bakabildim ama sesim çıkmadı. Gözlerimden süzülen tek damla yaş, yanaklarımı ıslattığında başımı iki yana salladım. İyi değilim... hiç iyi değilim.
Adımlarımı hızlandırdım. Tam kulise yönelmiştim ki, arkamdan Tuğra Amca’nın sesini işitim.
"Çekdar, Alev’in eski kocası mı?" Her zamanki gibi hiçbir şeyden haberi yoktu.
Kulisten eşyalarımı da alıp, mekanın ağır havasından kurtulup dışarı adımımı attığımda, gece serinliği yüzüme vurdu.
Tam nefes alacakken önümde beliren Oğuz yolumu kesti.
"Zemheri..." dedi. Sesi yumuşaktı, ama yüzündeki ifade kararlıydı. "Özür dilerim... ama o adamın seni aşağılamasına göz yumamazdım.”
Derin bir nefes aldım. Boğazımdaki düğüm canımı yakarken, başımı gökyüzüne değil, yolun ışıklarına çevirdim. Sokak lambalarının titrek ışıkları altında arabalar birer birer geçiyordu. Alt dudağımı ısırdım, gözyaşlarımı zor tuttum. Sonra Oğuz’a döndüm. Dudaklarım titreyerek konuştum. "Belki de doğru olan buydu..."
Elimi kaldırıp gelen taksiyi durdurdum. Kapıyı açarken, peşimden gelmesin diye, "Yalnız kalmaya ihtiyacım var." dedim.
Taksiye beklemeden bindim. Kapı kapandığında, içimde tuttuğum fırtına daha fazla zincirlenemedi. Pencereden dışarıya baktım ama yol bulanık bir deniz gibiydi. Gözlerimden yaşlar ardı ardına süzüldü, sessiz çığlıklar gibi. Ellerimle ağzımı kapadım, hıçkırıklarımı boğmaya çalıştım.
O an şoförün sesi geldi, içten ve kırık bir tonda.
"Ağla bacım, ağla... Tutma hıçkırıklarını. Tutarsan daha çok dert olur, yara olur."
Sonra radyonun sesini açtı beni duymamak için, rahat etmem için. Arabadan Yıldız Tilbe'nin sesi yükseldi, içimdeki yaraya tuz basar gibi.
"Vazgeçtim yana yana,
Seni sevmeyi ağır ödüyorum..."
Dizlerimi karnıma çektim. Küçük bir çocuk gibi sarıldım kendime. Ve sonunda içimdeki tüm yükle ağladım. O şarkının her kelimesi kalbimi parçaladı, yırtıp söktü.
Ben de vazgeçmiştim.
Nazya’yla karşıma dikildiği an, ona ait tüm duygularımdan, bütün hayallerimden vazgeçtim. Kaç kez “bitti” dedim, ama her seferinde bitmedi. Bu defa ise istemeye istemeye, canım yana yana... ilk defa gerçekten bitmişti.
İstanbul’un karmaşık trafiğinde, gözyaşlarım çoktan tükenmişti. Ağladıkça ağlamış, arabada bütün acımı bırakmıştım. Geride kalan tek şey, derin ve koca iç çekişlerimdi. Her nefesim sanki göğsümü delip geçen bir bıçak gibiydi.
Evimin önünde taksi durduğunda, cebimden uzattım parayı. “Sağ ol ağabey,” dedim boğuk bir sesle. Şoför parayı alırken gözlerime baktı. O gözlerde, görmeye alışık olduğum bir yorgunluk vardı; sanki dertlerimizi bilen, tanıyan gözlerdi.
"Bu genç yaşında seni derde düşüren her neyse kardeşim, dilerim refaha kavuşur."
Sesi kalbime değdi. Başımı hafifçe salladım, teşekkür edercesine. Ama konuşacak halim yoktu. Arabadan inip, kapıyı kapattım.
Bahçeye adımımı attığımda, evime baktım. İçeri girmek… işte bu en zoruydu. Çünkü dün gece o buradaydı. O duvarların arasında bana söylediği her söz, hala canlıydı. Sanki içeri girsem taş duvarların arasında yankılanıp duracaktı.
Ama Kumsal’ı düşündüm. Evladımı... kızımı. Evde değildi ama onun kokusu, varlığı, bana biraz olsun nefes aldırabilirdi. Kapıyı açıp içeri girdim.
Işıkları açmadım. Çünkü biliyordum; ışık yanarsa, gölgeler daha derin vuracak, acılarım daha da belirginleşecekti. Ayakkabılarımı çıkardım, üzerimdeki eşyaları gelişi güzel kenara bıraktım. Ardından kapıyı sessizce kapattım.
Adımlarım beni Kumsal’ın odasına götürdü. Ama kapıya yaklaşınca... altındaki ince ışık huzmesi kalbimi hızlandırdı. Boğazım düğümlendi. Banu mu getirmişti onu? Yoksa?
Kapının kolunu yavaşça tuttum, elim titriyordu. Bastırdım, aşağı indirdim. Kapı açıldı.
Ve gözlerim, gördüğüm manzarayla büyüdü.
Tekli koltukta oturuyordu. Sessiz, dalgın, karanlık içinde bir gölge gibi. Ellerinde bir çerçeve vardı... Kumsal’ın fotoğrafı. Onun küçücük gülümsemesi, o kadim masumiyet Çekdar’ın parmaklarının arasında duruyordu. Ama gözleri bana dönük değildi. Hiç bakmıyordu. O bakışlar donmuştu.
Sonra yavaşça diğer eline indirdi bakışlarını. Elinde tuttuğu kimlik kartı vardı. Parmakları o sert plastiği sıkarken, dudakları kıpırdadı. Her kelimesi bıçak gibi, boğazımı kesen ince bir hançer gibi çıktı ağzından.
"Baba adı: Oğuz. Anne adı: Alev."
Ve sustu.
O küçücük kimlikte yazılı iki satır, sanki birden koskoca bir mezar taşı oldu aramızda. En büyük gerçeklik, en acımasız ağırlığıyla yüzümüze vurmuştu. Gözlerimde ne yaş, ne nefes kaldı. O an, kalbim sadece taş kesildi...
***