~🥀Kaybettiğin Biriyim🥀~

1454 Words
*** Alt dudağımı dişlerimin arasında ezdim. Acısı boğazımdaki düğümü hafifletmedi, yalnızca kalbimin çarpıntısını biraz olsun bastırdı. İçimde tutamadığım bir hakikat vardı; ne kadar saklasam da, kanayan yara gibi kabuğunu yırtıp dışarı fırlıyordu artık. Karşımda, az önce dizlerinin üzerinde duran adam, sözlerimin ağırlığıyla yavaşça doğruldu. O heybetli beden, sanki omuzlarına koca bir dağ yüklenmiş gibi ağırdı. Başını kaldırdığında, kızarmış gözleriyle göz göze geldik. O gözlerde yorgunluğun yanı sıra, sessizce devrilen bir gururun izleri vardı. "Yine de, her şeye rağmen..." dedim, ama arkasını getiremedim. Hiç böyle hayal etmemiştim bu anı. Daha farklı, daha az kanatarak söylemek isterdim. Ama bizim kaderimiz buydu: kırıp dökerek gerçeğin üstünü açmak. Sonunda kelimeler boğazımdaki taşları yararak dışarı çıktı. "...Sana itiraf etmem gereken bir şey var." Tırnağımla elimin etini kanatacak gibi kazırken, gözlerimi ondan ayırmadım. Yüzünde, ne duyarsam duyayım teselli vermez, diyen acı bir kabulleniş vardı. Çünkü o da ben de yıkıntılar içinde kalmıştık. Ve en sonunda dudaklarım, sakladığım gerçeğin hükmünü verdi. "Yanında kalamam... ama yerimi dolduracak birini sana verebilirim." O an, zaman sanki keskin bir bıçakla ikiye ayrıldı. Bakışlarını benden kaçırdı, alnının damarları gerildi. Derin bir nefes aldı, ama nefes değildi bu; göğsünden değil, kalbinin en paramparça yerinden sökülen bir iniltiydi. Yanımda kalamayacağını bilmek, onu adım adım boğuyordu. Omuzları çöktü, başı eğildi. Göz kapaklarının ardında saklamaya çalışsa da, o acı gözbebeklerine taşmıştı. Söylediğim cümlenin yankısı yalnızca onda değil, bende de koca bir enkaz yaratmıştı. Çünkü ben her ne kadar vazgeçtiğimi söylesem de, kalbim hala onun gözlerindeki yangında yanıyordu. Merak etmedi. O itirafı hiç sormadı. Oysa bilmiyordu… dudaklarımda duran kelimeler, ona dünyaları verecek kadar büyük bir itiraftı. "Kumsal..." dedim kısık sesle. Dudaklarımdan dökülen tek kelimeyle birlikte, gözümden ağır bir damla yaş süzüldü. Ama duruşumu bozmadım, güçlü görünmeye devam ettim. Çekdar’ın bakışları o anda bana çevrildi. Gözleri bir an büyüdü, sonra küçüldü. Ne demek istediğimi anlayamıyordu, yüzünde anlam arayışıyla karışık bir şaşkınlık vardı. Derin bir nefes aldım. Sanki göğsümdeki taşları söküp atıyordum. "Senin kızın." Sözlerim odayı doldurduğunda, zaman bir anlığına durdu. Çekdar’ın yüzü gerildi, bakışları boşluğa asılı kaldı. İdrak edemedi. Yüzündeki kaslar kasıldı, ama ben duraksamadım. "Evet... senden koca bir yıl çaldım. O da benden çaldığın, yakıp yıktığın her şeyin kefareti olsun." Başımı kaldırıp odaya bakındım. Küçük raflara, oyuncaklara, duvarda asılı fotoğraflara... ve dudaklarımda alaycı bir gülüş belirdi. "Burası, babasının kokusunu hiç içine çekemeyen kızımın odası." Çekdar’ın gözleri kızarmıştı, ama hala taş kesilmiş gibi dinliyordu. Ben ise acımı alaya sarıp devam ettim. "Sen elin kızını, ‘nazlı kızım’ diyerek severken; ben kızımı, senin fotoğraflarına baktırarak uyuttum." Adımlarım odanın ortasına kadar ilerledi. Orada durdum. Kumsal’ın gülümseyen fotoğrafına baktım, yüzümde acıyla yoğrulmuş bir sırıtış belirdi. "Sana o kadar sinirliydim ki... babası olmanı asla istemedim. O yüzden Oğuz’u babası olarak gösterdim ama..." Sesim çatallandı, boğazım düğümlendi. "Ama başkasının ona babalık yapmasına izin veremedim. Ona senden başka hiç kimse ‘kızım’ diyemezdi. Hiç kimse saçını okşayamazdı." Sözlerimden sonra yüzümü ona döndüm. Hala yerinden kıpırdamamıştı. Gözlerinden yaş akmıyordu ama gözlerindeki kırmızılık daha da artmıştı; öfke, acı ve kırgınlık bir arada yanıyordu. Yumruğu ise her an duvara inecek gibi sıkılıydı. "Bugünün hayalini çok kurdum biliyor musun? Sana itiraf edecektim bu gece. Ettim de... ama böyle harap bir şekilde ettim." Gözlerimden yeni yaşlar süzüldü, sesim titredi. "Bu yüzden sana hemen teslim oldum Çekdar Ağa. Tekrar aile olabileceğimize inandığım için. Evet, doğru. Senden başka adama elimi bile sürmedim. Ama sen... sürdün, her zamanki gibi hayallerimi kabusa çevirdin!" Bir adım geri çekildim. Dudaklarım alaycı bir tebessümle kıvrıldı. "İstersen şimdi kır, dök... serbestsin." Odadan çıkmak için yanından geçerken, bileğim sertçe kavradı. O anda kalbim hızlandı. Bağırıp çağırmasını bekliyordum ama sesi sakindi. Sessizliği ise, bağırışından daha ürkütücüydü. "Sana geçen zamanın hesabını sormaya hakkım yok, her şeyin tek suçlusu benim. Kabulüm ama..." dedi, başını eğerek. Sesi, ilk kez böylesine kırık ve kabullenmişti. Ardından, sanki tüm her şeyi değiştirecek o cümleyi fısıldadı. "Sen, hayatımda sadece kızımın annesi olarak kalamazsın." Bileğim hala ellerinin içinde sıkışmıştı. Gözlerimi tutuğu bileğime indirdim. Acıyla gülümsedim. İçimde binlerce parçaya bölünmüş hatıranın ağırlığıyla konuştum. "Bileğimi ilk böyle sahiplenircesine kavradığında, kalbim yerinde duramadı. O an, hayatımda ilk defa güvende hissetmiştim. Çünkü sevdiğim adamın ellerindeydi elim." Sözlerim titremeye başlayınca boğazım düğümlendi. Sesim ince bir çizgide çatallandı. "Sonra anladım ki, güveneceğim bir liman değildin asla... sadece o limana ulaşmama engel olan hırçın bir dalgadan ibarettin." Bileğimi yavaşça ellerinden çektim. Onun parmakları boşlukta kaldığında, gözlerine kararlılıkla baktım. Artık geri dönüşü olmayan bir anın ortasındaydık. "Bu saatten sonra, beni sevdiğin kadın olarak değil, yalnızca kızının annesi olarak gör." dedim. Sesim titremedi, kararlıydı. "Çünkü benim için doğru kişi değilsin Çekdar Ağa. Senin için ise yanlış kişi değildim ama... artık kaybettiğin biriyim." Kapıya doğru ilerleyip, kapı kolunu kavradım, parmaklarım titriyordu. Arkama bakmadım. Gözlerimi kapıya diktim ve son kez konuştum. "Birazdan Kumsal burada olur. Görmek istiyorsan kal... sorun yaratacaksan da çık evimden." Arkamdan gelen sessizlik, Çekdar’ın öfkeli bir bağırışından bile daha çok canımı yakmıştı. O sessizlik, ardında gizlenen binlerce kelimenin ağırlığını taşıyordu. Ama durmadım. Adımlarımı hızlandırdım ve kapıyı sertçe kapattım. Sanki yalnızca bir kapıyı değil, aramızda kalan bütün görünmez kapıları, bütün umutların geçitlerini de kapatmıştım. Odama ilerlerken kalbimdeki sızı bir hançer gibi derinleşmeye başladı. Göğsümün üzerine çöken acı nefesimi kesti. Refleksle sağ elimi sol yanıma götürdüm; kalbimin üzerine koyup hafifçe okşadım. Sanki dokunuşumla içimdeki yarayı avutacak, sızımı susturacakmışım gibi. Ama o acı, dokundukça daha da büyüyordu. Adımlarım ağırlaştı. Odamın kapısına vardığımda, son gücümle kapıyı açtım ve içeri girdim. Yatağın kenarına oturur oturmaz, boğazımda kilitli kalan gözyaşları sel olup boşaldı. Hıçkırıklarım göğsümden taşarak bütün sessizliği yıktı. Ellerim titreyerek yüzümü kapattım. Omuzlarım sarsılıyor, her nefesim boğulmuş bir iniltiye dönüşüyordu. İçimden deli gibi bağırmak istiyordum: “Affetmek istiyorum seni!” diye. Ama yapamazdım... çünkü yaralarım hala kanıyordu. Ellerimi yüzümden indirdim. Parmaklarımın arasından süzülen yaşlarla aynaya baktığımda, karşımda tanıyamadığım bir kadın gördüm. Bir zamanlar bembeyaz saçlarıyla masumiyetin simgesi olan o kız... artık yoktu. O beyazlar, öfkenin ve yaraların ateşiyle kıpkırmızıya dönmüştü. Yumuşak, çocukça yüz hatlarım; onun yüzünden defalarca kırılıp yeniden yoğrulmuş, sertleşmişti. Masumiyetim yerini kararlı, acılı bir sertliğe bırakmıştı. Gözlerimin içine baktım. Titrek nefesimin arasında, hıçkırıklarıma karışan bir fısıltı dudaklarımdan döküldü. "Bir daha... bir daha kendime aynı kötülüğü yapmayacağım." Kendi sesim, odanın soğuk duvarlarından yankı gibi geri geldi. O an anladım; artık en büyük savaşım Çekdar’la değil, kendi içimdeydi. Yavaşça yatağın üzerine uzandım. Küçük bir çocuk gibi büzüldüm. Omuzlarım titredi, dizlerimi kendime çektim. Çarşafı sanki bir korunak, bir zırh gibi kavrayıp göğsüme bastırdım. İnce kumaş, kalbimdeki çığlıkları saklamaya yetmiyordu ama yine de sımsıkı sarıldım. Gözyaşlarım yastığı ıslatırken, içimdeki özlem ateşi hala yanıyordu. Onu delicesine özlüyordum... ama bu özlem, bir daha o yangına koşacak kadar güçlü değildi artık. Sadece sessizce yanmaya mahkum, acı bir hatıraydı... *** Çekdar'dan... Zemherî’nin gidişiyle, koca bir boşluğun içine düştüm. Kapının ardından yankılanan sessizlik, göğsümün ortasında kara bir kuyu gibi açıldı. Evet... bir kızım vardı. Bana hayatımın en büyük müjdesini vermişti ama ben buna sevinemiyordum. Çünkü aynı anda, en kıymetlimi kaybetmiştim. Birini kazanırken, ötekini yitirmiştim. Bu nasıl bir sınavdı? Koltukta oturuyordum. Dirseklerim dizlerime yaslanmıştı, parmaklarım arasında sıkışan alnımı usulca ovalıyordum. Nefesim derinleşiyor ama ciğerlerime dolmayan bir hava gibi eksik kalıyordu. Her nefeste içim daralıyordu. Onsuz bir gün... onsuz bir gece... ve en kötüsü, onsuz bir baba nasıl olunur? Bilmiyordum. Çünkü bu seferki başkaydı. Bu sefer sadece gururu kırılmamıştı. Yüreği paramparça olmuştu. Onun yokluğu ise, beni her zamankinden daha çaresiz bırakıyordu. Onun yokluğunda baba olmak... en büyük cezam olacaktı. Dakikalar ağır ağır akıp giderken, kapının aralandığını duydum. Başımı yavaşça kaldırdım. İçimde, Zemheri mi geldi acaba diye bir kıvılcım parladı. Ama kapıdan giren genç bir kızdı. Kucağında küçücük bir bebek vardı. Göz göze geldiğimiz anda ürktü, geri çekildi. Ayağa kalktım. Sesimi alçaltıp, ürkütmemek için adımlarımı yavaş attım. "Zemheri’nin, yani Alev’in haberi var.” dedim. Sözlerimin ardından gözlerim, kucağındaki minik bedene kaydı. Dudaklarımdan, cevabını bilsem de o soru döküldü. "Kumsal mı o?" Kız başını yavaşça sallayarak onayladı. O anda içimdeki her şey sustu. Adımlarım beni ona çekti. Mavi gözleriyle bana bakan küçücük meleğe yaklaştım. Dudaklarım farkında olmadan kıvrıldı; gülümsemeyi bile unutan ben, ilk defa böyle gülümsedim. Ellerimi uzattım. Kızımı kucağıma aldığımda... sanki sırtımdaki bütün yükler bir anda yere döküldü. Onun küçücük varlığı, bana kaybettiklerimi değil; hala elimde kalan mucizeyi hatırlattı. Bedenimden ağır bir zincir çözülüyormuş gibi hissettim. Huzur, iliklerime kadar yayıldı. Onu sımsıkı sardım. Yanağından, minik burnundan, boynundan öptüm. Mis gibi kokusunu içime çektim. O koku... ömrüm boyunca duyduğum en güzel kokuya aitti. Zemheri'nin kokusunu taşıyordu. Başını omzuma yatırdım, minik bedenini kollarımın arasında güvene aldım. Kapının kapanma sesi geldiğinde, genç kızın gittiğini anladım. Artık yalnızdık. Baba ve kız... ilk defa gerçek anlamda yalnız kalmıştık. "Kızım benim..." dediğimde sesim titredi, boğazım düğümlendi. Küçük saçlarını avuçlarımın arasına alıp okşadım. O an kalbim paramparça oldu. Çünkü onunla geçirdiğim her saniye, aynı zamanda kaybettiklerimin acısını hatırlatıyordu. Bunca zaman onsuz kaldığım için kahroldum. Ama bir yandan da minnettardım. Zemheri, başkasının ona babalık yapmasına izin vermemişti. Bu hakkı, sadece bana saklamıştı. Ve ben... sonunda baba olduğuma inanıyordum. Ama aynı anda, en çok sevdiğim kadını kaybetmiş olmanın acısını da ciğerimde taşıyordum... ***
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD