Bu bölümde cinsel içerikli ve hassas temalar yer almaktadır. Okuyucu yaşına ve hassasiyetine uygun olmayabilir. Lütfen buna göre ilerleyiniz...
***
Belimdeki elleri o kadar sıkıydı ki... nefes alamıyordum. Parmakları derime değil, geçmişime batıyordu sanki.
Sanki bir adım geri atacak olsam... beni sonsuza kadar kaybedecekmiş gibi tutuyordu.
Ama kaybedilen bendim zaten.
Burnu ve dudakları kulağıma değdiğinde, gözlerimi yumdum. Nefes alamıyordum. Zorlanıyordum.
Zihnim karanlığına çekiliyordu. Ve o an... Aylar önce... O gün. Babamın kanı ellerine bulaştığı an aklımda canlandı.
Sonra... Bir çığlık kulaklarımda yankılandı.
‘Yapma!’ deyişim.
Babamın hak ettiği çırpınışı, benim haykırışım ve bebeğimi kaybedişim.
O anı tekrar tekrar yaşadım. O gözler... o eller... o kan kokusu.
Gözlerimi hızla açtım. Ve o an... içimdeki Alev gözbebeklerime kadar tırmandı.
Zemheri sustu. Ama Alev... asla susamazdı.
Kolundan kavradım. Ani bir hareketle koca cüssesini asansörün duvarına yasladım.
Göğsüme dolan öfkeyi, kolumu boğazına dayayarak dışarı kustum.
Artık güç dengesi değişmişti. Eskiden gücüm yetmezdi ona... ama şimdi ipler bende.
"Bahsettiğin her kimse, o ben değilim!"
Sesim kükreme gibiydi. Sanki yıllarca içimde biriktirdiğim çığlık, tek cümlede can buldu.
Gözlerinin içine baktım. O soğuk bakışın altında bir şeyler vardı.
Ama korku değil. Tanıma gibi... ve hala, sahiplenme.
"Bir daha da o pis ellerinle sakın bana dokunma!"
Bunu söylerken kelimeler değil, kalbim bağırıyordu. Damarlarımda dolaşan her anı, tükürür gibi haykırdım.
Ama... O hala anlamıyordu.
Başını usulca eğdi... Napıyordu bu adam?
Ve boynuna dayadığım koluma dudaklarını değdirdi. Öptü! Sanki yaptığı her şeyi aklayabilirmiş gibi.
İçimden yükselen öfkeyle titredim. Bu adam akıllanmıyordu. Beni hala eskisi gibi sanıyordu.
"Güçlüsün." dedi. Sesi tok, sakin.
Sanki başa çıkmak değil... ateşe yaklaşmak istiyordu.
Dişlerimi sıktım. Tam geri çekilecekken... Omuzlarımdan tuttu. Tek hamleyle yer değiştirdik.
Şimdi benim sırtım soğuk asansör duvarına yaslıydı.
Oysa az önce sıcak göğsüne dayalıydım. Bu adam... beni hep dengesiz anımda yakalardı.
Sözlerine devam etti.
"Ama üzerimde bu gücün hükmü..." Dedi yavaşça, "...sadece yatakta geçer."
Sözleri çarpıldı bana. Aşağılık bir gururla. Ama aynı zamanda... tehlikeli bir çekimle.
Çenemi kavrayarak yüzüme eğildi.
Ben nefes almakta zorlanırken, o dibime kadar gelmişti. Çenemi sıktığından dudaklarım buruşmuştu.
Sanki karşı koymakla çözülmek arasında sıkışmış gibiydim.
"İnkâr etme..." dedi derinlerden gelen sesiyle.
Parmaklarının tersiyle yanağımı okşadı. Dokunuşu yavaş... ama altında bir emri vardı.
Yüzü biraz daha yaklaştı. Nefesim... daha da sıklaştı.
"Ağasının güzeli..."
Bu fısıltı... kulağıma değil, beynime kazındı.
Bu kelimeyle içimdeki bütün duvarlar çatladı. Eskiden söylediği o hitap... hani gururla taşıdığım. Ama şimdi sadece tuzla buz olmuş bir gururun yankısıydı.
Elleri belime kaydı. Omurgam boyunca bir gerilim yükseldi. Beni daha çok bastırdı kendine.
Dizleri bile dizlerime temas ediyordu artık.
O kadar yakındık ki... aramızda geçmişin tüm günahları sıkışmıştı.
Ben başımı yana çevirmişken, o usulca eğildi. Boynuma... tam o zayıf yere... bir nefes bıraktı.
Sıcak. Tehlikeli. Ve yakıcı.
"Beni unutmuş gibi yapman... ama hala bu şekilde titremen... inan, anlatıyor bana her şeyi güzelim."
Bu sözleri dudaklarımdan içeri sızan bir zehir gibi işledi.
Yüzümü buruşturarak, tekrar inkar ettim. Omuzlarından ittim.
Tüm gücümle, ama onu sarsmaya yetmedi.
"Sen delirmişsin!" dedim.
Tam o anda asansör kapısı açıldı. İçimde bir umut kıpırdadı, kaçabileceğim bir an.
Ama daha adımımı atamadan, kolumdan tuttu. Bir hamlede beni tekrar içeri çekti.
Gözleri bendeyken, tuşa bastı. Kapı tekrar kapandı.
"Ben konuşmamı bitirmedim, küçük hanım."
Allah'ım... daha ne konuşacaktık? Kırılan bir şeyin parçalarını mı? Yoksa ölü bir kadının yasını mı?
"İnkar etmediğin sürece seni salmayacağımı bilmen lazım."
Nasıl hala bana hükmedebileceğini düşünebiliyordu, aklım almıyordu.
Ama bir şeyi çok iyi biliyordum. Ben, artık Zemheri değildim. Zemherî öleli çok oldu.
"Çekdar Bey, fazla ileri gidiyorsunuz!" dedim.
Sesimdeki titremeyi saklamaya çalışarak. Bari aramızdaki mesafe kalmasa da... hitabım mesafeli kalsın.
Ama o geri adım atmadı. "İyi güzel, zaten istediğim bu. Sınırlarını zorlamak." dedi ve başını boynuma gömdü.
İlk öpücük... tutuşan bir fitil gibiydi. İlk temasta bedenim savaş sinyalleri gönderdi.
İtmek istedim. Kaçmak. Dur demek. Ama ne yapsam fayda etmiyordu. Beni hala çözebildiğini sanıyordu.
Sonunda... tüm gücümü topladım. Aldığım eğitimlerden biri hala parmaklarımdaydı.
Kolunu çevirip, yüzüne yumruğu geçirdiğim gibi sırtı sertçe asansör duvarına çarptı.
Elini çenesine götürüp, ağzını açarak çenesini gerdi.
Bir an göz göze geldik. O bakışta öfke mi vardı, yoksa zehirli bir tutku mu... seçemedim.
"Yapabileceklerin bu kadar mı?" dedi. Ve o çelik bakışla yerinden ayrılıp bir adımda önümde bitti.
"Bence daha fazlası var." deyip dudaklarıma yapıştı.
Vahşice. Doymaz gibi. Ceza verir gibi.
Nefesim kesildi. Ellerim titredi. Ayağım ayağıma dolaştı. Kendimi kaybettim.
Asansör kapısı usulca açıldığında, beni geri geri götürüyordu.
Ama bırakmıyordu. Ne bedenimi, ne dudaklarımı.
Kaldığı odanın kapısının önünde durdu.
Bir hamlede kapısını açtı. Beni içeri itti.
Odanın ortasında kendimi bulduğumda, nefes nefeseydim. Gözüm kararmıştı. Ama dudaklarım hala onunkinin tadını taşıyordu.
Kapıyı arkamdan sertçe kapattı. Siyah takım elbisenin ceketini çıkarıp, yere attı.
Üzerime yürümeye başlarken, gömleiğinin bir kaç düğmesini açmaya başlamıştı. "Hadi, karşı koy bana güzelim."
Her adımda ben geriye çekiliyordum. Ama yer yetmiyordu. Aniden belimden yakaladı.
Tuttuğu an kıpırdayamadım.
"Ne oldu? Dilini mi yuttun Zemherî?"
Yanağımı okşayıp, "O vahşi tarafını göster bana." dedi.
Ben omuzlarına vuruyor, debeleniyordum. Ama kolları demir gibiydi.
Eğitimim boyunca kaç adamı yere serdim... ama bu adamın gölgesine bile galip gelemiyordum.
Nerede gücüm?!
Boynumu diliyle baştan aşağı yaladığında, "Bırak! "diye çığlık attım.
Ama o an, öfkesini de gücüne katarak beni yatağa attı. Tüm bedeniyle üzerime kapandı.
"Ben o aptallığı iki kere yaptım... üçe tamamlamam."
Ve yine... dudaklarımı öptü. Ama bu defa daha sert. Daha aç. Daha kanatarak.
Ağzıma itirdiği diliyle savaş açtı. Ben dilimle geri itiyordum... ama o her zorlukta daha çok zevk alıyordu.
Bu sadece bir öpüşme değildi. Bu bir sahiplenişti. Beni yeniden sahiplenmeye çalışıyordu.
Ama o bilmiyordu... ben artık kimsenin kadını değildim.
Elleri, büyük bir açlıkla bedenimde dolanıyordu. Parmak uçları tenimde gezinirken, her dokunuşu sanki içime kazınıyordu. Tüm benliğimi sarsan o sıcaklık, geçmişimin duvarlarına çarpıp kırılmıyordu yine de. İçimde hâlâ yankılanan bir uyarı vardı: "Sakın."
Omzuna ellerimi koydum, ittiğim gibi dudakları dudaklarımdan ayrılmasıyla tokat attım. Yüzünde şiddetli bir iz bırakmasa da, yankısı odaya yayıldı.
"İstemiyorum seni, nesini anlamıyorsun?!" dedim, dişlerimin arasından çıkan öfkeyle.
Bir anlık sessizlik oldu. Bakışları yumuşadı, nefesi dalgalandı. Tokadın ona ağır geldiği belliydi ama asıl ağır gelen, söylediklerimdi belki de.
Gözlerini tekrar bana çevirdiğinde sesi soğuktu ama alttan alta bir gurur taşıyordu.
"Beni zaten hiç istemezdin Zemheri... ama işin sonunda hep bana yenilirdin. Altımda inlerdin."
İçimde öfke ve utanç birbirine çarpıyordu. Ne haddineydi böyle konuşmak?
Başparmağıyla dudaklarımda gezindiğinde, titredim. Ne dokunuşundan, ne hissettirdiklerinden... Kendime olan öfkemden.
"Aylardır seni isteyen tarafımı bastırıyorum. Ama artık susturamıyorum," dedi alnını alnıma yaslayarak. Nefesi sıcaktı, kelimeleri daha da yakındı. "Dilin istediği kadar 'hayır' desin... ben bedeninin ne istediğine bakarım."
Sözleri öyle ağırdı ki, boğazımda bir şey düğümlendi. Bileklerimi kavradığında kalbim sıkıştı, panikledim. Nefesim düzensizleşti ama kendime hakim olmaya çalıştım. Diğer eli usulca şortumu aşıp, iç çamaşırımın içine girince kasıldım.
"Yapma." dedim titrek bir sesle. "İstemiyorum."
Gözlerimi kapadım. Arzumu dizginlemeye çalışıyordum. Aramızdaki yakınlık, kalbimde bir fırtınaya dönmüştü. O beni yakmaya çalışıyordu, ben ise kül olmamaya çalışıyordum. Diliyle dudağımı yaladığında, gözlerim hızla açıldı. Beni izliyordu, sanki zayıflığımı kolluyormuş gibi. Bu adam çok fena. Fena olduğu kadar da... yakıcı.
Eli mahrem yerimdeydi. Bedenime hükmediğim için eline düşmüştüm. Yine ve... yine!
"Seni s*kmem için çıldırıyorsun."
Sözleri içime saplandı. Göğsüm yükselip alçaldı, nefesim boğazımda düğümlendi.
Elini usulca bacak aramdan çektiğinde bile, o yangın içimde kalmaya devam etti.
Gözlerimin içine bakarak parmaklarını ağzına götürdü. Yavaşça yaladı.
Bir meydan okuma gibiydi bu. "Kanıt yeterince açık."...
***