***
Çekdar'dan...
İnanmadım. İnanmayacaktım da. Çünkü Zemherî benden başkasına ait olamazdı. Benimdi. Bunu bana, kendisine ve herkese defalarca kanıtlamıştı. Onu başka bir adamın kollarında, nefesinde, gölgesinde bile hayal etmek... ciğerlerime saplanan bir bıçaktan farksızdı. O bana aitti. Başkasına sarılamazdı, başkasını sevemezdi. Dudaklarıma değen dudaklar, başka birine ait olamazdı. Benim bildiğim Zemheri, başka kimseye kendini açmazdı.
Nazya’yı başka bir otele göndermiştim. O, bana yabancıydı. Ama Zemheri... hala damarlarımda akan kan gibiydi. Soluğu onun evinde aldım. Arabayı müstakil evin uzağına park ettiğimde, direksiyonu sımsıkı kavrayan ellerim hala titriyordu. Çimenlerin üzerine adımımı attığımda gece serinliği yüzüme çarptı, kalbim öfkeyle daha hızlı atmaya başladı. Bahçe kapısını sessizce araladım, gıcırtısı gecenin sessizliğine karıştı. Bir hırsız gibi değil, kendi evime girer gibi girdim. Çünkü burası bana yabancı değildi. O benimdi. Bu ev de onunla birlikte benimdi.
Bu ev... kendi için özenle kurduğu yuvası. Duvarda asılı perdeler bile onun ellerini taşıyordu. Kokusu... sessizliğin içinden bile yükseliyordu. Eğer söylediği gibi bir kızı varsa, bu evde izleri olmalıydı. Oyuncak ayısı, düşmüş küçük bir çorap, belki yatağın kenarında bırakılmış minik bir battaniye... Gerçek saklanamazdı, iz bırakırdı.
Işıkları açmadım. Gözlerim gölgeler arasında ilerlerken, evin içinde sessizce yürüdüm. Zemheri’nin adımlarını hâlâ duvarlardan duyar gibiydim. Onun nefesi sanki odalarda yankılanıyordu.
Bir kapıya takıldı gözlerim. Zemheri’nin odası. Kalbim sıkıştı. Dün geceki anılar zihnime hücum etti. Onun nefesini ensemde hissettiğim an... dudaklarımın dudaklarında öfkeli titreyişi... gözlerindeki yangın. Sanki az önce yaşanmış gibiydi. O kadar canlı, o kadar yakıcıydı.
Neden yapmıştım?
Neden her şey yoluna girmeye bu kadar yaklaşmışken, ellerimle yıkmıştım?
Belki de cevap basitti. Ben Çekdar Kandaroğlu'ydum. Sevmeyi bilmiyordum.
Yakmayı, sahiplenmeyi, yıkmayı biliyordum sadece. Ve şimdi yine öyle yapacaktım. Çünkü o başka kimseye ait olamazdı.
Zemheri’nin odasının yanındaki küçük kapı dikkatimi çekti. İçimde, boğazıma kadar yükselen o merak duygusu ve korkunun karışımıyla yavaşça yaklaştım. Parmaklarım kapı koluna uzandı, metalin soğukluğu avucuma değdiğinde kalbim hızlandı. Tokmağı aşağı indirdim.
Kapı gıcırdayarak açıldığında içerisi karanlıktı. İçerdeki eşyalara gözlerim alışmaya çalışıyordu ama hiçbir şey seçilemiyordu. Karanlıkta nefesim sıklaştı. Elimi duvara sürüp anahtarı buldum. Bastığım anda tavan lambasıyla beraber bütün gerçek yüzüme çarptı.
Ve işte o an... içimdeki bütün umutlar yerle bir oldu. Oda, bir kız çocuğu için hazırlanmıştı.
Duvarları yumuşak pembe tonlarla boyalıydı. Küçücük bir yatak, baş ucunda asılı oyuncak bebekler, köşede sarı saçlı bir peluş ayıcık... Raflarda dizilmiş masallar, odanın ortasında pembe halının üzerine saçılmış küçük oyuncaklar... Her ayrıntı, küçük bir kızın hayatına özenle dokunulmuştu.
Adımlarımı ağır ağır atarak içeri girdim, kapıyı ardımdan sessizce kapattım. Nefesim kesilmişti. Odanın kokusu bile Zemheri’nin sıcaklığını taşıyordu. Odanın içine doğru ilerledim, duvarda asılı çerçevelere gözlerim kaydı.
Her karedeki küçük yüzü bana bakıyordu. Masumiyetin en saf haliydi. Ona benziyordu. Tıpkı Zemherî’ye. Dudak kenarındaki o minik gamze, gözlerinin bakışı... Anneden yadigâr bir masumiyet.
Gözlerim yanmaya başladı. Boğazımdaki yumru büyürken, elimi uzatıp çerçevelerden birini aldım. Fotoğraf parmaklarımda titriyordu. Ben hayatımda böyle güzel gülen bir bebek görmemiştim. Gülümsemesi neredeyse kulaklarımda yankılanıyordu. Sevdiğim kadının, küçük kızı...
Ama gözlerim daha fazla gezindikçe, nefesimi kesen fotoğrafı gördüm. O fotoğraf... görmek istemediğim, asla karşılaşmayı dilemediğim manzara.
Oğuz’un kucağında oturuyordu. Zemherî’nin kızı... ve o, Oğuz’un kollarında kocaman gülümsüyordu. Kızının elini tutup, onun gülümseyen yüzüne hayranlıkla bakan Zemheri'de vardı. Mutluydular. O an sanki bütün damarlarımda kanım dondu.
“Belki…” dedim içimden, kendime yalan söyler gibi. Belki sıradan bir fotoğraf. Belki aile fotoğrafı değil... belki sadece bir anlık kare. Ama gözlerim bakmaya devam etti. Gerçekten kaçamıyordum.
Komodinin üzerinde küçük bir sepet dikkatimi çekti. İçinde bir kimlik duruyordu. Elim titreyerek uzandı, aldım. Soğuk plastik kart avucumda ağırlık yaptı.
Ve kelimeler gözlerime saplandı: Baba adı: Oğuz. Anne adı: Alev.
O an dünya ikinci kez başıma yıkıldı.
Ellerim titredi, çenem kilitlendi. Gözlerim tarihe kaydı. Doğum tarihi... Zemherî’nin benden gidişinden yalnızca iki ay sonraydı. Demek ki... tarihe göre o, benden ayrılır ayrılmaz 2 ay sonra hamile kalmıştı.
Gözlerimi yumdum. Nefesim öfke dolu bir inilti gibi çıkıyordu. İçimdeki fırtına göğsümü yırtacak gibiydi. Yine de... hala inanmıyordum.
“Olamaz…” dedim içimden, dişlerim sıkarak. “Böyle bir şey olamaz. Bu gerçek olamaz.”
Ama elimdeki kimlik ve fotoğraf bütün yalanlarımı suskun bırakıyordu
Tekli koltuğa bedenimi bıraktım. Derin, göğsümün içini acıtan bir nefes aldım. Elimde tuttuğum çerçevede küçük yüz bana bakıyordu. İncecik gülüşü, parlayan gözleriyle hayat dolu bir bebek... Zemheri’nin kızı.
Gözlerim karardı. İçimde hiç dinmeyen o acı tekrar kabardı. Bizim çocuğumuz ölmeseydi, böyle mi olacaktı?
Gözlerimin önünde hayali canlandı. Küçücük bedeniyle kucağımda... Annesi gibi albino belki. Onun gibi bembeyaz saçlarıyla, masum yüzünde masmavi gözlerle bana bakacaktı. Tıpkı Zemheri gibi kokacaktı; onun gibi güzel bakacak, onun gibi derin sevecekti. Ve ben... babalığı iliklerime kadar hissedecektim.
Ama kader bize bunu bile çok görmüştü. O bebeği toprak almıştı. Benim içimde bir mezar bırakmıştı.
O an dış kapının açılıp kapanma sesi geldi. Derin bir iç çektim. Zemheri gelmişti.
Geldiğini anlamıştım. Ne kaçtım ne de saklandım. Koltuğa çivilenmiş gibiydim. İçimdeki bütün öfkeye, bütün kırgınlığa rağmen tek bir şey istiyordum: Bana bakıp, her şeyin bir yalandan ibaret olduğunu söylemesini. Ölesiye istiyordum bunu.
Bir kez “yalan” dese, elimde tuttuğum her şeyi silmeye hazırdım.
***
Zemheri'den...
Bugün yaşananların bir gün gerçekleşeceğini biliyordum aslında. Bunun için her şeyi önceden planlamıştık. Çekdar’a o kadar öfkeliydim ki o dönem... onun adını bile anmak istemediğim, sesini duysam boğazımı sıkan bir dönemdi. Kalbimde taşıdığım kırgınlık o kadar büyüktü ki, ona ait hiçbir şey istemedim. Hatta kızımda bile onun izi olmasın istedim.
Bu yüzden kimlikte babası olarak Oğuz’u gösterip, doğrum tarihini değiştirdim. Kumsal 1 yaşında olsada, kimliğe göre 8 aylıktı. Bir gün Çekdar çıkıp da “benim kızım” demesin, bulamasın, hakkı olmadığını bilsin diye... Elimden gelen her şeyi ardıma koymadım. Ama yine de içimde bir ses susmuyordu. Oğuz’un adı o belgelerde yazıyordu belki ama ben kızıma babalık etmesine asla izin vermedim. Vicdanım kabul etmedi.
Benim gözümde “babalık” kelimesinin bir ağırlığı vardı. Eğer bir gün birisi kızımın babası olacaksa ya Çekdar olmalıydı ya da hiç kimse. Kimlikte yazan isim… sırf kâğıt üzerinde duran bir kelimeydi. Önemsizdi. Ama bugün… Çekdar’ın elinde o kimliği gördüğümde, o isim bir anda her şeyden daha ağır bir gerçeğe dönüşmüştü.
Fotoğraflara gelince… Çekdar’ın gördüğü şey, sandığı kadar büyük bir aile saadeti değildi. O fotoğrafları bana Oğuz vermişti. Benim için sıradan bir gündü; kızımla geçen basit bir an. Ama Çekdar’ın gözünden bakınca, mutlulukla dolu bir aile tablosu gibi görünüyordu.
Oysa benim için öyle değildi. Çünkü o yoktu yanımda. O olmadığında, aldığım her nefes bile anlamsızdı.
Kendime bile itiraf edemesem de... ben o mutluluğun içinde bile hep eksiktim.
Gözleri bana çevrildi. Delici, öfkeli... ama altında tarifsiz bir hayal kırıklığı gizliydi. Sesini duyduğumda içim ürperdi.
"Bana anlatacak mısın? Yoksa yine sustuğun her şeyle beni delirtecek misin?"
Yutkundum. Kalbim göğsümü parçalıyor gibiydi ama yüzümdeki maskeyi indirmedim.
"Ne öğrenmek istiyorsun? Zaten her şeyi bulmuşsun." Sesim sandığımdan daha kısık çıkmıştı.
Fotoğrafı masaya bıraktı, parmakları titriyordu. Çektiği nefes, bir fırtına gibiydi.
"Gerçek bulduğum şey değil, duymak istiyorum." dedi. "Kendin söyle. Bu çocuk... gerçekten Oğuz’un mu?"
Gözlerim bir anlığına yerdeki halıya kaydı. İçimde kopan fırtınayı saklamak için dudaklarımı sıktım. Boğazıma oturan taş gibi ağırlıkla cevapladım. "Kimlikte ne yazıyorsa, gerçek odur."
O an içimdeki parçalanmayı duymasın diye sesimi sert çıkarmaya çalıştım. Ama gözlerim yanıyordu.
Onun gözlerinde bir boşluk belirdi, sonra öfke kabardı. Yumruğunu seetçe dolaba vurdu; çıkan ses kalbimi yerinden söküp aldı.
"Kimlikte yazan harfler sakladığın gerçekleri değiştiremez!" diye haykırdı.
Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım. Tüm yorgunluğum, tüm kırgınlığım dudaklarımdan ince bir fısıltıyla döküldü.
"Ben... sen değilim. Sadece kabulen." Sonra sessizlik çöktü. Ama o sessizlik, bin sözden daha gürültülüydü.
"Neden yaptın bunu?" İhanetin en büyüğünü o bana yapmışken, hesap soruyordu. Madem öyle anlatacaktım. Yalanıyla, gerçeğiyle hemde...
"Sensiz kaldığım süre boyunca ne anladım biliyor musun?" Gözlerim dolarken. Sesim titriyordu ama bakışlarımı kaçırmadım ondan.
"Sen daha en başta sadece imkansız oluşumu sevdin. Merak ettin beni. Elde edersem ne olur, o çarşafın altındaki kız kimdir sorusuna kapıldın. Şimdi ise vazgeçilmez olduğunu kanıtlamak için beni kandırıyorsun."
Nefesim ağırlaştı, dudaklarım titredi.
"Aslında sen hep bana bencildin... Ben ise hep sana kör. Sen beni asla sevmedin. Bir an ayaklarımı yerden kesip arşa çıkardın, sonra bir anda yerden yere vurdun. Sevilmedim ben bu hayatta. Her halde sevmek böyle bir şey dedim kendi kendime. Defalarca affettim... ama her defasında başka yerden vurdun beni. Önce sevgimle, sonra güvenimle, en son da korkumla."
Başımı öfkeyle salladım, gözyaşlarım yanaklarıma aktı.
"Sen beni de, sevgimi de hiç hak etmedin Çekdar Ağa. Ben seni öyle bir büyüttüm ki içimde, gerçek zalimliğini bile göremedim. Hayatımı zindan edip, duygularımı zincir gibi kullanıp boynuma doladığını fark edemedim. Çünkü aptaldım ben! Her şey senden ibaret sandım..."
Sesim kısılıp boğazımda düğümlendi.
"İşte aramızdaki fark bu. Sen çabalarken hiç sevmedin. Ben kıpırdamazken aşkımdan eriyip bittim."
Gözlerimi yumdum, içimdeki bütün acıyı bırakır gibi.
Gözlerimi tekrar açtığımda, boğazımda düğümlenen tüm gerçekleri, yalanla karışmış hakikatleri dile getirdim. Sesim titriyordu ama geri durmadım.
"Ama Oğuz öyle değildi...." dedim, gözlerimden yaşlar süzülürken.
"Seni sevdiğimi bile bile elimden tutup kaldırdı. Sabretti. Senin gibi, boşluğumu, kırılmışlığımı kullanmadı. Senin çözümlerin hep yataktan geçerken, onun çözümleri sevgiydi. Sen her şeyi bana zorla kabul ettirirken, o saçlarımı okşayıp doğruyu yanlışı gösterdi."
Nefesim göğsümden bir çığlık gibi çıktı. Yutkundum, devam ettim.
"İşte sevmek bu dedim kendi kendime... Eğer bir adam seni böylesine mutlu ediyorsa, kalbini hiç kırmıyorsa, işte o sevgidir. Gün geçtikçe aklımdan, kalbimden yavaş yavaş eridin sen. Ben, kendimi onun sevgisine ve aşkına teslim etmek istedim. Çünkü senin bana asla veremeyeceğin çoğu şeyi, o hiç düşünmeden ayaklarımın altına seriyordu."
Gözlerimden taşan yaşlar yanaklarımı yakarken, sesim iyice kısıldı.
"Sen çocuğumun ölümüne sebep olurken... o, yeni doğan çocuğumun en güzel tebessümü oldu."
O an içimde kopan fırtınayı saklamaya çalışmadım. Dudaklarımdan çıkan her kelime, yılların birikmiş acısını, kırgınlığını ve pişmanlığını taşıyordu.
Gözlerimden süzülen yaşları silmeye çalıştım ama ellerim titriyordu. Dudaklarımda acı bir tebessüm belirdi. Sanki kalbimin son kırık parçasını söküp ona fırlatıyormuş gibi, sesimi sakin ama buz gibi çıkardım.
"Kısacası gerçek seven adam, yakıp yıkıp sonra yanımda durmuş gibi yapan değil... kalbimi onarmaya çalışanmış."
Sözüm odanın içinde yankılandı.
Çekdar’ın göz bebekleri büyüdü, şakaklarındaki damarlar kabardı. Dudakları titredi. Sert adımlarla odanın içinde volta atmaya başladı. Nefesi hırıltılıydı; sanki ciğerleri daralıyor, içindeki ateşi sığdıramıyordu.
"Sus..." dedi önce kısık bir sesle, dişlerinin arasından sızar gibi. Gözleri kan çanağına dönmüştü.
Ellerini saçlarına götürdü, parmaklarını saç diplerine geçirdi ve başını kavradı. Sanki beyninin içini parçalamak ister gibi bastırıyordu. Dudaklarından çıkan hırıltı, öfkesinin ve çaresizliğinin birleşmiş haliydi.
Bir adım bana doğru geldi, sonra tekrar geri çekildi. Sesini yükseltti, bağırdı.
"Sus! Tek laf dahi etme!"
Gür sesi odayı doldurdu. Pencerenin camları titreyecek gibi oldu. Sanki söylediğim her kelime, gururunu paramparça eden bir bıçaktı.
Ben donup kaldım, ama gözlerimi ondan ayırmadım. O öfkenin altında gizlenen şeyi, incinmişliğini, acısını çok iyi görüyordum. Onun bağırışı bana değil, kendi çaresizliğineydi.
Evet, Oğuz belki bana öyle yaklaşmıştı gerçekten... ama ben onun havasına hiç kapılmadım. Yine de Çekdar böyle bilsin. Gerçek sevgi neymiş öğrensin. Kendi sevgisinin sadece hastalıklı bir takıntı olduğunun farkına varsın...
***