~🔥Beni Engelleme🔥~

1537 Words
*** Onun her bir zerresini istiyordum. Yalan yok. Ona dokunmak, tenini hissetmek, nefesini ciğerlerimde duymak... İçimde bastıramadığım bir yangın gibiydi. Ama yapamazdım. Kendimi bu kadar bulmuşken, yeni doğmuşken, geçmişin karanlığında tekrar boğulamazdım. Çünkü bu defa yalnız değildim. Omzumda bir meleğin yükü vardı. Bu karşımda oturan adam yüzünden bir bebeğimi kaybettim. O belki bir damla gözyaşı bile dökmedi. Ama ben... ben her gece o çocuğun nefesini duyar gibi uyanıyorum. İçimde taş gibi bir suç var...ve ölene dek taşıyacağım. Babamı gözümün önünde vahşice paramparça edişi aklımdan çıkmıyor. O zaman ki korkumu anlatamam bile, eğer o gün yaşanmasaydı... belki ben iki çocuğuma anne olurdum. Ama şimdi sadece Kumsal’ın varlığı, o kaybın içinde soluk alabildiğim tek andı. Belki herkes, babam için onu bıraktığımı sanıyor... ama hayır. Beni buna şahit etmesine öfkem. Sevdiği kadını, çocuğunu annesini bu vahşete maruz bıraktığı için kırgınlığım. Evet yaşadığı zordu, hele ki görmek... ama insan sevdiği kadını her anda düşünür. O düşünmedi, çocuğunu bile... Şimdi ise ona bu gece karşılık vermek zorundaydım. Yoksa kandıramazdım onu ve kurtulamazdım. Sabır taşım çatlamak üzereyken, öpücüğüne karşılık verdim. O ise karşılık vermemle her zamanki gibi... sanki her hücremi işgal etmek istercesine, vahşi ve aç öpüyordu. Beni değil, bedenimi arzuluyordu belki. Ama işte o anda... ben ona teslim gibi görünüp, ipleri elime aldım. Üzerine çıkıp, koca cüssesini iki bacağımın arasına aldım. Bakışlarını gözlerimden ayırmıyordu. Her hareketimi dikkatle izliyordu. Göğsüne doğru kayan ellerim, kaslarının çizgilerinde dans ederken, usulca fısıldadım. "Haklısın... seni istiyorum. Hem de çok." Ama onun bildiği şekilde değil. Yatağın diğer ucuna attığı kravata uzanıp, aldım. Parmaklarımın arasına aldığım an, gözleri üzerimde süzülüyordu. Karanlık, ateşli, delici... Naptığımı sorguladığı beliydi. Üzerinden usulca kalkıp, yüzüne bakmadan arkamı döndüm. Odanın köşesindeki sandalyenin yanında durup... başlığından tutup onu nazikçe arkamdan sürükleyerek yatağın tam karşısında bıraktım. Ardından başımı çevirip, bir bakışla ona sandalyeyi gösterdim. Bu bir emirdi. Ve o bunu çok iyi biliyordu. Yatakta oturmuştu ve yüzünde o tanıdık, kibirli sırıtış belirdi. "Kucak dansına ne dersin?" dememle, oturduğu yerden tüm heybetiyle kalkıp, yanıma gelerek tam karışımda durdu. Başparmağıyla dudağımı okşarken, "Yaşadım derim hatun." diye fısıldadı. Bakışlarımız birbirine kenetlenmişken, omzundan ittim. Koca bedeni sandalyede yerini buldu. Hala karizması yerli yerindeydi. Bu teslim oluşunu fırsat bilip, elimde hala sıktığım kravatla sandalyenin arkasına geçip, bileklerini arkadan bağladım. Bir kıpırtı dahi göstermedi. Boynuna eğildim. Dilimle kulağını yaladım. Sakin, kararlı, cezbedici bir sesle fısıldadım. "Biraz zorlayacağım seni..." Sonra yavaşça önüne geçtim. Bacaklarını yaymış şekilde oturuyordu. Her erkek gibi... ama onun boyu uzun olunca, o açıklık daha fazlaydı. Saçlarımı usulca yana attım. Ve bedenimi yakıcı bir edayla kucağına bırakıp, onu iki bacağımın arasına aldım. Yüzüm, yüzüne yakındı. Sanki nefesini çalacak gibiydim. "Senin için sorun olmaz değil mi?" diye fısıldadım. Başını hafif yana eğdi. Gözleri gözlerime değdi. O karanlık bakışta arzunun en çiğ hali vardı. Tüm kasları gerilmişti. "O kalçaların daha fazla zorlarsa beni... önce kravata, sonra sana yazık olur güzelim." Sesi bile bedenimi sarstı. Evet, kabul ediyorum... sözleri tahrik ediciydi. Ama bu gece boyun eğmeyecektim. Kulağına eğildim. "Güzel..." deyip, boynunu öptüm. Dudaklarım tenine değerken, kelimelerim bıçak gibi indi. "Ama yapamam," dedim. "Ben sevdiğin kadın Zemheri değilim... Hele ki her istediğinde yatağa attığın kadınlardan hiç değilim, Çekdar... AĞA." Son kelimeyi bastıra bastıra söyledim. Bir hançer gibi sapladım ona. Oyun bitmişti. Tüm cazibem, kontrolüm ve sözlerim… sadece onu kandırmak içindi. Ve şimdi… kucağından doğruldum. Bakışları... Sönen bir çakmak gibi karardı. Kaşları çatıldı. Göz bebeklerinin içinde bastırılmış bir öfke titreşiyordu. İrisleri donmuştu. Tepki veremeyen, ama içinde yanan bir adamdı o an. Kandırılmıştı. Ama fark etmediği şey şu. Ben onu çekmedim. O, arzularına yenilip geldi. O ipleri kendi boynuna sardı. Ve şimdi? Sandalyeye bağlı bir adam vardı önümde. Ama karşısında zincirlerini koparmamış bir kadın duruyordu. Ona tek bir bakış bile atmadan, sırtımı dönüp kapıya doğru yürüdüm. Duygularım paramparçaydı ama adımlarım taş gibi sağlamdı. Tam kapıya yaklaşmışken... Arkamdan gelen tok, sert sesi duydum. Kararlı, öfkeli ve tehditkardı. "Ben... önce azdırıp sonra bırakacağın bir adam değilim. Bunun bedeli ağır olacak." Bir an durdum. Ama dönmedim. Sadece elimi havaya kaldırıp, iki parmak arasında alaycı bir "bay bay" işaretiyle yürümeye devam ettim. Bütün kendimden eminliğimle odadan çıktım. Koridora adım attığım an... ciğerlerime sanki ilk kez hava doldu. Derin bir nefes aldım. İçimde bir zafer vardı, evet. Ama bedenim hala onun sıcaklığıyla sarmalanmış gibiydi. Tam o sırada, yanımdan geçen bir adam ve bir kadın bana baştan aşağı baktı. Sorgulayan, garipseyen, "ne halt etmiş bu?" der gibi... bende aynı ciddiyetle döndüm ve onlara tip tip baktım. Asansörü çağırıp bekledim hala kasıklarımdaki sızıyla. Kapı açıldığında içeri girdim. Kapanan kapılarla beraber biraz rahatlayacağımı sandım ama yüzümü asansör aynasına çevirdiğimde, küçük bir çığlık döküldü dudaklarımdan. Saçlarım darmadağın... sanki biri saçlarımı yolmuş gibi. Rujum? Dudaklarımda değil. Etrafında, yanağımda bile var. Ve... Şortumun düğmesi açık. Yüzümdeki dağınıklık, gözlerimin kenarındaki hafif kızarıklık, rujumun dudak çizgilerinin çoktan dışına taşmış hali... Hepsi, az önceki oyunun izleriydi. Dudaklarımın arasından istemsizce bir fısıltı kaçtı. "Deliricem... rezil oldum. Hem de onun yüzünden." Öfkeyle şortumun düğmesini kapatırken, ruj lekelerini parmak uçlarımla silmeye çalıştım. Gözlerimin içine bakmaktan kaçınıyordum; çünkü orada zaferle birlikte bir de karmaşa vardı. İçimden, alaycı ama biraz da kendime kızan bir tonla mırıldandım. "Zemheri... bu intikam işini fazla gerçekçi oynadın." Evet, oynadım. Hem de fazlasıyla. Saçımı kabaca düzelttim. Rujumu tazelemek için çantama uzandım... ama parmaklarım havada asılı kaldı. Yoktu. İçimden yükselen çaresiz bir "hayır" sesi, dudaklarımın arasından döküldü. Çantam ve telefonum hala onun odasındaydı. Sırf havalı bir çıkış yapmak uğruna bütün eşyamı geride bırakmıştım. Asansörün tuşuna bastım. Kendi kendime "Zaten bağlı, bir şey yapamaz," dedim ama midemdeki sıkışma bu sözlere kanmıyordu. Metal kapılar açıldığında, adımlarım yavaşladı. Odaya doğru ilerlerken, her adımda kalbim göğsümde biraz daha ağırlaştı. Dizlerimde beliren hafif titreme, hislerimin beni ele verişiydi. Kapının önünde durup derin bir nefes aldım. Bu nefesin bana güç vermesini umarak kapıyı açtım. İçerisi sessizdi. Çantam, duvarın köşesinde olduğu gibi duruyordu. Ona doğru ilerlerken ayak seslerimi bile kısmıştım; sanki odayı uyandırmaktan çekinir gibi. Eğilip çantamı aldım. Doğrulduğum esnada, başımı kaldırıp sandalyeye baktım. Hala orada, bıraktığım gibi duruyordu sandalye ama boştu! Ve dibinde kravatın parçaları vardı. Dudaklarımın arasından sessizce kaçan bir küfürle mırıldandım. "Hay anasını..." Nerede bu adam? Bedenimi tam doğrultacakken, arkamda hissettiğim o varlıkla kaslarım anında gerildi. Ağır, sıcak bir beden kalçalarıma dayandı. Belimi kavrayan eller, tereddüt etmeden beni kendine çekti. Sert göğsü sırtıma bastığında, aramızdaki tüm mesafe kayboldu. Sanki odanın bütün havası daralmıştı. Saçlarımı da sertçe kavrayarak kendine çektiğinde, başım geriye düşmüştü. Ensemde, derin ve tok sesini duydum. "Bir dahakine iple bağla." O sözle beraber, neye uğradığımı bile anlamadan ayaklarım yerden kesildi. Kollarım, bacaklarım tepkisiz kalmıştı. Adımlarını hissedebiliyordum; her biri yere vuran sert darbeler gibi. Birkaç saniye sonra kendimi tekrar yatakta buldum. Kalbim, göğsümün içinde deli gibi çarpıyor, aklım ise tek bir şey söylüyordu: Bu kez... oyun bambaşka bir yere evriliyordu. "Akıllanmaz mısın sen?" diye sertçe çıkıştım. Daha cümlem tamamlanmadan, elleri bacaklarımdan kavradı, sertçe kendine çekti. Sırtım yatağa çarpınca göğsümden istemsiz bir nefes kaçtı. "Bedelini ödeyeceksin, demiştim." dedikten sonra dilinin sıcaklığı bacağımdan yukarı doğru ilerlerken, gözlerini gözlerime dikti. Yutkunmamam gerekiyordu. Ona zayıflığımı göstermemem gerekiyordu. Ama boğazımdaki düğüm, ihanet eder gibi yerinde büyüyordu. Yinede susmadım. "Pardon! Ne yaptım da bedelini ödeyeceğim? Bana bak Çekyat Ağa, benimle uğraşma." Ayaklarımı kurtarmaya çalıştım. Ama boşuna. Parmakları bileğimi bir kelepçe gibi kavramıştı. "Çekyat?" diye sordu, tek kaşı havada. Dudaklarımı birbirine bastırıp gülmemi yuttum. "Ay pardon... Çekpas Ağa diyecektim. Tüm karanlığı yutup silen bir paspas hemde!" dedim, bilerek damarına basarak. "Ulan!" deyip kükreyince, hayvan gibi üzerime çöktü. Yüzüme yaklaştığında, sesi bu kez uyarı doluydu. "Sakın kadın... sakın. Bana bir daha öyle itham etme." Elimi yanağına koydum. Sanki avutmak ister gibi. "Aldığın isim kaderindir ağam. Üzülme, üzülme..." Ama o an, eli boynuma dolandı. Parmakları hafifçe sıktı, dudaklarını yanağıma yasladı. Nefesini hissettiğimde, kelimeleri bir kükreme gibi döküldü. "Konuş sen, konuş. Nasıl olsa inlediğinde o ismi duyacağım ağzından." İşte o an... gerçekten yutkundum. O ses tonu, bacak aramda istemsiz bir sızıya dönüştü. Kendime kızdım ama bedenim ihanet etmişti bile. "Senle yatmak istemediğimi daha nasıl anlatabilirim?" dedim sertçe. "Yatarak." diye net bir karşılık verdi. O an, gözlerimi kapatıp oturup ağlamak istedim. "Beni bırakmayacaksın, değil mi?" dedim, bıkkınlığım kelimelerime sinmişti. "Asla." deyip boynuma küçük küçük öpücükler kondurmaya başladığında, eli göğsüme kaydı... ve sıktı. Bir an... kafamda şimşekler çaktı. Ben bunu nasıl unutabilirdim? Göğüslerimden süt geliyordu. Eğer görürse... ben biterim. "Ç-Çekdar." dedim, sesimdeki titremeyi gizleyemeden. "Söyle." dese de, durmadan dudağımın kenarını öpmeye başladı. Nefesim hızlandı, kalbim ritmini bozdu. "Göğüslerime dokunma. Hassas bir dönemden geçiyorum ve ağrıyorlar." Dudakları yanağımda durdu. Başını kaldırdı, gözlerimin içine baktı. "Acıtmam... ama üzgünüm. Dokunmadan, yalamadan duramam. Aylardır onlar için delirdim." Ve eli, yeniden göğsümü sıktı. O an dudaklarımdan küçük bir inleme kaçtı. Her sıkışında sütüm akıyordu... ve o bırakmıyor, salmıyor, laf da dinlemiyordu. Benim içimde, korku ve utanma birbirine karışmıştı. Üzerimdeki crop tarzı tişörtü çıkarıp kenara fırlatığında, parmakları yavaşça sütyenimin askısına kaydı. Bakışları, dudaklarımdan gözlerime tırmandı. O an yüzünde hem arzu hem de sahiplenme vardı. Elimi hemen askısına koyup engelledim. "Hayır, olmaz!" dedim kararlı ama gergin bir tonla. Kaşlarının arasındaki çizgi derinleşti. Dudak kenarı belli belirsiz gerildi. "Beni engelleme..!" dedi, sesi tehdit gibi çıkmıştı. Gözlerimiz birbirine kilitlendi. O elini yavaşça askımdan çekmedi, ama ben de parmağımı kaldırmadım. Aramızdaki gerilim, havadaki nefes gibi ağırdı. Ve tam dudaklarını boynuma değdirdiğinde, fısıltısı derimden içime işledi. "Ya kendi çıkarırsın... ya ben çıkarırım." O an, şaka gibi görünse de gerçekti. Kalbim hızla çarparken, bütün sırlarımın bir kumaş parçasına, bir sütyene bağlı olduğunu bilmek, içimde hem panik hem de inat ateşi yaktı. Bu askılar çözülürse, sır gibi hayatım da çözülecekti...
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD